“Hayat, varılacak yer değil; yolculuktur.”
Ralph Waldo Emerson
*
Bir yön var içimizde; bazen bilmeden ilerlediğimiz, bazen durup baktığımız ama adını koyamadığımız. Ne başladığı yer bellidir ne de bittiği. Ama bir şekilde hep çağırır bizi. Sessizce akan bir arayış gibidir; görünenle görünmeyen arasında bir hat, yürüyenle düşünen arasında ince bir geçit.
Karadayım, denizdeyim, havadayım. Bir iz gibi sürülürüm toprağa, bir kıpırtı gibi geçerim suyun üstünde, bir esinti gibi dolaşırım gökyüzünde. Haritalar bile benden başlar. Pusulalar beni işaret eder. Hangi yönü gösterirse göstersin ben orada; her yerdeyim.
Evet, ben yolum…
Ben, gün ortasında duyulan bir düşüncenin sarsıntısıyım. Gölgesi uzayan bir adımda gizliyim. Henüz uyanmamış bir mahallenin kaldırımında, çantasını omzuna alan bir telaşın içindeyim. Bir yere yetişmeye çalışan ama nereye yetiştiğini unutmuş bir ruhun ardındayım. Ben bir sonuç değilim. Bir hâl, bir oluşum. Her sabah yeniden başlayan, her gün yeniden şekillenen bir dönüşümüm.
Yolum ben, kolay olanı seçen değil. Konforla değil, yürüyerek büyüyenim ben. O yüzden Matt Haig der ki: “Belki de kolay yol yoktur. Yalnızca yollar vardır.” Ben işte oradayım, kaçınılan yerde, göz göze gelinmeyen çizgideyim. Çünkü yol, her zaman açık bir harita değildir; bazen karanlıkta hissedilerek yürünür.
Murathan Mungan’ın dediği gibi: “Yol insanı başkalaştırır.” Hiçbir yürüyüş seni başladığın gibi bırakmaz. Yürürken değişirsin ki ben içimden geçeni dönüştürürüm.
Bazen gökyüzü açıktır ama için sıkışıktır. Bazen dışarısı fırtınadır, ama için netleşir. Çünkü yürümek, her zaman dış koşullara değil, iç pusulaya da bağlıdır. “Sadece güneşli günlerde yürürseniz, hedefinize asla varamazsınız.” der Paulo Coelho.
Ve bazen de önün sadece boşluktur. Ne harita kalır elinde, ne pusula. Ama Lucretius’un hatırlattığı gibi: “Yolunu bildikten sonra, önün çöl olmuş ne çıkar?”
Ben yolum. İnsanlığın geçmişinden bugüne taşınan bir hattım. Tarihin ilmek ilmek geçtiği, göçlerin rüzgârla çizdiği bir yöndüm bir zamanlar. İmparatorluklar beni çizdi, kervanlar ayak izini üzerime bıraktı.
Ben düşüncenin sessiz yürüyüşüyüm. Bir teleskopta başlayan, bir denklemle şekillenen kavrayışım. “Her keşif bir yön tayinidir,” derler. Ben o yönü gösteren ama dayatmadan açan geçidim.
Ben bedenin iyileşme hâliyim. Ağrının azalışı, yaranın kapanışı, nefesin yeniden huzurla doluşuyum. İyileşmek bir yürüyüştür; ben o sabırlı iç geçişim.
Ben ışığın taşıdığı bilgiyim. Bir verinin kıtalar arası koşusu, bir bit’in fısıltısı… Zamanla değişti yönüm ama kaybolmadı izim. Kervan yoluydum bir zaman, şimdi fiber optik kablolarım geleceğe uzanır.
Ben yolum.
Bir çizgi değilim sadece. Bir sezgi, bir arayış, bir özlem, bi ihtimalim…
Ben sanatın içine düşen ilk sessizliğim. Söze dönüşmeden önceki düşünce, tuvale varmadan önceki iç titreyişim. Çünkü “Sanat, yürümek isteyen kalbin kıvılcımıdır.” Ben o ilk kıvılcımın yönüyüm. Felsefeyle sorulan her “neden?” sorusunun altındayım.
Karl Jaspers der ki: “Felsefe, yolda olmaktır. Yerleşmemektir. Aramaktır.” Ben o yerleşmeyenin, sürekli göçen bir göçmenin ardında kalmış iziyim.
Bulan değil, arayandır bende yürüyen.
İnanç da benimle yürür. Mircea Eliade şöyle der: “Kutsala varan her geçit, sınavdan geçer.” İnanç da bir yolculuktur; kimi zaman aydınlıkta yürünür, kimi zaman karanlıkta. Ben o sınavım. Bazen dua olurum, bazen şüphe. Ama hep içten yürünürüm.
Ben düşe kalka büyüyenin iziyim. Büyümek sadece yaş almak değilse, ben yürüdükçe derinleşenin adıyım.
Bazen adım atan bir kişi değildir; bir halktır, bir geçmiştir, bir suskunluktur.
Ben yolum.
Yıllarca dağlarda yankılanan seslerdeydim, bastırılmış dillerde, görünmeyen haritalarda yürütülen bir arayıştaydım.
Bazen bir halkın susarak direnmesiydim, bazen yüksek sesle haykırması.
Şimdi o ses, dağdan düzlüğe inen yeni bir yürüyüşte yankılanıyor.
Yara sarmak da yürüyüşün bir hâlidir.
Çünkü bazen en zor yol, mücadeleyi başka bir dilde sürdürebilmektir. Bu da yürüyüştür.
Yürüyen varsa, ben varım. Ben bazen çağırırım, bazen sadece beklerim. Yol, her zaman harekete geçeni değil, beklemeyi bilenin de sabrını sınar. Konfüçyüs’ün dediği gibi: “Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.”
Ben susarım, ama yön gösteririm.
Ben izim, gölgeyim. Hem taşım hem tohumum. Ben kendine yürüyen herkesin içinden geçerim.
Hans Christian Andersen’in dediği gibi: “Hiçbir yol, aşılamayacak kadar yüksekten geçemez.” Çünkü ben geçilenim. Ve kimse geçerken aynı kalmaz.
Ben yolum. Bir geçişim. Bir iç derinliğiyim…Bir kendiyle baş başa kalışım. Ama her zaman da taşıyanım.
İyiye, güzele, umuda açılanım. Çünkü her adımda yeniden doğan, yeniden yön bulanım.











