*Cihatçı geçmişi bilinen aktörlerin siyasi olarak meşrulaştırılması, mağdurlar için yeniden travmadır.
*Êzidîler için Halep’te geriye iki seçenek kalıyor: Sürgün ya da yok edilme riski.
*Bir daha asla’ söylemi, koruma iradesi olmadığında boş bir vaade dönüşür.
*Bilinen bir soykırım riskini kabul ederek yapılan sınır dışılar, açıklanamaz.
*Kürtler açısından diplomatik çalışmalar bugün her zamankinden daha önemlidir; özellikle ABD ile ve mümkün olduğu ölçüde İsrail ile…
Avrupa Birliği’nin, Suriye’de çatışmaların yeniden yoğunlaştığı ve cihatçı grupların sahada etkili olduğu bir dönemde Şam’a 620 milyon euroluk destek açıklaması, özellikle azınlık toplulukları açısından büyük kaygı yarattı. “İstikrar ve insani yardım” gerekçesiyle savunulan bu kararın sahadaki gerçekliklerle örtüşüp örtüşmediği tartışma konusu.
Ancak bu karar, fiilen sivillerin, özellikle Kürtler, Êzidîler ve diğer azınlıkların güvenliğini garanti altına almıyor, aksine mevcut cihatçı güçleri meşrulaştırma riski taşıyor.
Uzun yıllardır Êzidî kadınların ruh sağlığı üzerine çalışan travma uzmanı Prof. Dr. Jan İlhan Kızılhan, bu politikayı hem hukuki, hem ahlaki, hem de psikolojik açıdan Gazeteci Filiz Deniz’e değerlendirdi.
Sayın Kızılhan HTŞ güçlerinin Halep’e saldırdığı bir dönemde, Avrupa Birliği’nin Şam’a 620 milyon euroluk destek açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Avrupa Birliği’nin Suriye’ye bu aşamada 620 milyon euroluk destek sağlamaya karar vermesi, hem politik hem de psikolojik açıdan son derece sorunlu ve çelişkili bir adımdır. Bu karar, Halep’in yeniden yoğun çatışmalara sahne olduğu, sivil halkın ağır şiddet altında yaşadığı ve HTŞ gibi cihatçı yapıların doğrudan bir tehdit oluşturduğu bir dönemde alınmıştır.
Buna ek olarak, söz konusu destek verilen yapı, halk tarafından seçilmiş, demokratik meşruluğu olan bir hükümet değildir. Sözde geçiş hükümeti ne demokratik olarak seçilmiştir ne de Suriye toplumunun çıkarlarını, özellikle de etnik ve dini azınlıkların hak ve güvenliğini temsil etmektedir.
Bu karar, Halep’in yeniden yoğun çatışmalara sahne olduğu bir anda alınmıştır.
Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri çok iyi bilmektedir ki, yeni başkan cihatçı bir geçmişten gelmektedir, uluslararası düzeyde aranan bir figür olmuştur ve ciddi insan hakları ihlallerinden sorumludur. Hukuki açıdan bakıldığında, bu tür suçlamalar uluslararası yargı mercilerinde ele alınması gereken niteliktedir. Buna rağmen bu aktör bugün fiilen siyasi olarak meşrulaştırılmakta ve uluslararası düzeyde muhatap alınmaktadır.
Özellikle dikkat çekici ve kaygı verici olan husus şudur: Dürziler, Aleviler, Kürtler, Hristiyanlar, Êzidîler ve İsmaililer gibi Suriye’nin temel toplumsal ve dini azınlıklarına bugüne kadar hiçbir bağlayıcı anayasal hak, güvenlik garantisi ya da siyasi koruma mekanizması sunulmamıştır. Bu koşullar altında mali desteğin “istikrar” gerekçesiyle savunulması politik olarak ikna edici değildir. Psikolojik ve bilimsel açıdan bakıldığında ise bu tutumun sonuçları son derece ağırdır. Travma araştırmaları açıkça göstermektedir ki, savaş ve soykırım deneyimlerinden geçmiş bireyler için yeniden korunmasız bırakılma hissi, ciddi yeniden travmatizasyon süreçlerini tetikler. Uluslararası aktörlerin mağdurları görünmez kılarak, fail ya da ağır şekilde suç yükü taşıyan aktörlerle işbirliği yapması derin ahlaki yaralanmalara yol açar. Bu durum yalnızca bireysel travmaların kronikleşmesine değil, aynı zamanda toplumsal düzeyde umutsuzluğa, güven kaybına ve uzun vadeli istikrarsızlığa neden olur.
Bu destek, sivillerin özellikle Êzidî kadın ve erkeklerin karşı karşıya olduğu tehditlerin fiilen göz ardı edilmesi anlamına mı geliyor?
Evet, bu politika sivillerin ve özellikle Êzidîlerin maruz kaldığı gerçek ve somut tehditleri fiilen görmezden gelmektedir. Suriye, özellikle Rakka ve benzeri bölgeler, Êzidîlerin IŞİD tarafından sistematik biçimde kaçırıldığı, köleleştirildiği, zorla din değiştirmeye zorlandığı ve kitlesel olarak yok edilmeye çalışıldığı yerler olmuştur. Bu yaşananlar geçmişte kalmış, kapanmış bir tarih değildir; bu şiddetin ve ideolojinin etkileri bugün hâlâ devam etmektedir.
IŞİD Suriye’de hâlâ aktiftir ve bunun ötesinde, eski IŞİD mensuplarının ve cihatçı ağların bugün sözde geçiş hükümetinin yanında ya da onun çevresinde çeşitli biçimlerde yer aldığı bilinmektedir. Bu yapıların ideolojisi değişmemiştir. Hâlâ dini azınlıkların varlığını reddeden, onları meşru hedef olarak gören bir dünya görüşünden söz ediyoruz. Êzidîlere yönelik soykırım, bu ideolojinin birlikte yaşamı değil, açıkça yok etmeyi hedeflediğini tüm açıklığıyla ortaya koymuştur.
Uluslararası raporlarla belgelenmiş tehditler, azınlıklar için hâlâ somut bir risk oluşturuyor
Bu gerçekler biliniyorken ve uluslararası raporlarla belgelenmişken, azınlıkların korunmasına dair açık, bağlayıcı ve denetlenebilir güvenceler talep edilmeden destek verilmesi politik olarak son derece sorunludur. Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri bu durumu bilmektedir. Buna rağmen bu politikanın sürdürülmesi, tarihsel sorumluluğun ve hâlen devam eden tehlikenin bilinçli biçimde görmezden gelinmesi anlamına gelmektedir.
Avrupa Birliği bu paketi “istikrar ve insani yardım” gerekçesiyle savunuyor. Bu yaklaşım nasıl olur da cihatçı grupların güçlenmesine katkıda bulunur?
Avrupa Birliği, desteğini istikrar ve insani yardım söylemiyle gerekçelendirirken temel bir güvenlik gerçeğini göz ardı etmektedir. Suriye bağlamında, açık siyasi ve hukuki koşullara bağlanmamış bir istikrar politikası, aşırılıkçı yapıların zayıflatılmasına değil, fiilen güçlenmesine hizmet etmektedir. Ahmed el-Şaraa ve onun temsil ettiği HTŞ yapıları, ideolojik ve yapısal olarak İslamcı terörizmi temsil etmektedir. Bugün takım elbise giymeleri, ılımlı bir dil kullanmaları ve demokratik söylemler benimsemeleri, bu ideolojik özü değiştirmemektedir. Bu ideoloji çoğulcu toplumlara, azınlıklara ve demokratik temel ilkelere açıkça düşmandır.
Kısa vadeli jeopolitik çıkarlar, aşırılığı azaltmak yerine güçlendiriyor
Daha da tehlikeli olan, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği’nin bu aktörleri kısa vadeli jeopolitik çıkarlar doğrultusunda siyasi olarak kullanmaya çalışmasıdır. Bu tarihsel olarak defalarca yanlışlığı kanıtlanmış bir yaklaşımdır. Geçmişte “kullanışlı ortak” olarak görülen yapıların, daha sonra Batı dünyası için en büyük güvenlik tehditlerine dönüştüğünü El-Kaide ve IŞİD örneklerinden çok iyi biliyoruz. HTŞ de aynı mantığın, yalnızca daha sofistike ve uyarlanmış bir versiyonudur.
Bu tabloya Türkiye’nin rolü de eklenmelidir. Türkiye, Kürt meselesine dair derin korkuları nedeniyle, Kürt özyönetimini zayıflatan her aktörü – ister devlet yapısı olsun ister cihatçı gruplar – desteklemektedir. Amaç Kürtleri silahsızlandırmak, siyasetsizleştirmek ve meşru siyasi taleplerini kontrol altına almak ya da inkâr etmektir. Uluslararası mali destek ve siyasi meşrulaştırma, bu denklemde aşırılığı azaltmamakta; aksine onu yönetilebilir ve kabul edilebilir hâle getirmektedir. Bu son derece tehlikelidir, çünkü bugün meşrulaştırılan İslamcı terörizm, yarın bir bumerang gibi Batı toplumlarına geri dönecektir.
Bu gelişmeler Halep’te akut tehlike altında olan yaklaşık 1.200 Êzidî için somut olarak ne anlama geliyor?
Halep’te yaşayan yaklaşık 1.200 Êzidî için bu gelişmeler açık bir varoluşsal tehdit anlamına gelmektedir. Gerçek tehlike, geçmişte yaşananların yeniden tekrarlanmasıdır: zorla İslamlaştırma, köleleştirme, öldürülme ya da yeniden kaçmak zorunda kalma. Cihatçı aktörlerin kontrolü altındaki bölgelerde Êzidîlerin hayatta kalma şansı yoktur; çünkü Êzidîlerin varlığı bu ideolojiye bütünüyle aykırıdır. Êzidî soykırımı bu gerçeği tüm açıklığıyla göstermiştir.
Êzidîler için güvenli bir şehir yok, geriye sadece sürgün ya da yok edilme riski kaldı
Halep bu insanlar için güvenli bir şehir değildir; aksine Rakka’dan Şengal’e ve Suriye’nin diğer bölgelerine uzanan bir şiddet sürekliliğinin parçasıdır. Garantili bir koruma, uluslararası varlık ve açık siyasi sorumluluk olmadan Êzidîler için geriye fiilen yalnızca iki seçenek kalmaktadır: yeniden sürgün ya da yok edilme riski. Bu, soyut bir politik değerlendirme değil, doğrudan bir yaşam ve ölüm meselesidir.
Sizce 2014 Êzidî soykırımından sonra Avrupa’nın dile getirdiği “Bir daha asla” sözü bugün inandırıcılığını yitirmiş midir?
Evet, bu “Bir daha asla” ifadesi bugün birçok mağdur açısından ciddi biçimde inandırıcılığını kaybetmiştir. Êzidî soykırımı siyasi olarak tanınmıştır; ancak sonuçları olmayan bir tanıma sembolik kalır. Êzidîler yeniden tehdit altındayken, kaçmak zorunda bırakılırken ya da cihatçı yapıların güç kazandığı bölgelerde yaşarken somut ve etkili koruma önlemleri alınmıyorsa, “Bir daha asla” bir söylemden öteye geçemez.
Bir daha asla’ söylemi, koruma iradesi olmadığında boş bir vaade dönüşür
Bu durum yalnızca mağdurların güvenini sarsmakla kalmaz, aynı zamanda Avrupa’nın ahlaki bütünlüğünü de zedeler. “Bir daha asla” geçmişe dönük bir anma ifadesi değil, aktif bir koruma ve müdahale yükümlülüğüdür. Êzidîler örneği, siyasi tanımanın koruma iradesiyle birleşmediği sürece gerçek bir güvenlik yaratmadığını acı biçimde göstermektedir.
Bu koşullar altında Avrupa Birliği’nin Şam’a verdiği destek, Kürtler, Êzidîler ve diğer azınlıklar için bir güvenlik garantisi mi yoksa yeni bir tehdit mi oluşturuyor?
Mevcut koşullar altında bu destek Kürtler, Êzidîler ve diğer azınlıklar için bir güvenlik garantisi değil, aksine potansiyel olarak yeni ve ciddi bir tehdittir. Böyle bir destek ancak net, bağlayıcı ve denetlenebilir koşullara açık biçimde bağlanmış olsaydı politik olarak sorumlu sayılabilirdi. Ancak şu ana kadar böyle koşulların varlığına dair ikna edici bir gösterge bulunmamaktadır.
Öncelikle gerekli olan, şeriata dayanmayan, sivil ve demokratik bir anayasal düzenin oluşturulmasıdır. Bu anayasa, tüm etnik ve dini gruplar için anayasal güvence altına alınmış eşit haklar sağlamalı, gerçek bir adem-i merkeziyetçilik ve siyasi katılım mekanizması içermelidir. Bu temel unsurlar olmadan “istikrar” kavramı içeriksiz ve boş bir söylem olarak kalır.
Bağlayıcı koşullar olmadan verilen destek, azınlıklar için güvenlik değil, yeni bir tehdittir
İkinci olarak, insani yardımların dağıtımı mutlaka sıkı ve bağımsız biçimde denetlenmelidir. Pek çok kriz ve çatışma bölgesinde, yardım fonlarının rejime yakın ya da cihatçı yapılara yönlendirildiğini, sivil halka ulaşmadığını ve yaygın yolsuzluk nedeniyle amacından saptığını gördük. Burada da aynı risk mevcuttur. Bugüne kadar hangi denetim mekanizmalarının kararlaştırıldığı, bu fonları kimin izlediği ve yardımların siyasi sadakat ya da ideolojik yakınlık temelinde dağıtılmasının nasıl engelleneceği net değildir. Bu sorular yanıtsız kaldığı sürece, verilen destek azınlıklar için güvenlik yaratmaz; onları dışlayan, marjinalleştiren ve tehdit eden güç yapılarını istikrara kavuşturur.
Bu tür uluslararası siyasi kararların, soykırım ve kitlesel şiddetten sağ kurtulanlar üzerindeki psikolojik etkileri nelerdir?
Bu tür kararlar soykırım ve kitlesel şiddetten sağ kurtulanlar üzerinde derin psikolojik etkiler yaratır. Savaş bölgelerindeki uzun yıllara dayanan deneyimlerim ve bu alandaki bilimsel çalışmalarım göstermektedir ki, güvenlik tek başına yeterli değildir. Asıl belirleyici olan unsurlar adaletin sağlanması, yaşanan acının açık ve inandırıcı biçimde tanınması ve somut sorumluluk mekanizmalarının oluşturulmasıdır; buna maddi ve sembolik onarım biçimleri, yani tazminatlar da dahildir.
Eğer siyasi kararlar, ağır insan hakları ihlalleriyle bağlantılı aktörlerin siyasi olarak meşrulaştırıldığı izlenimini yaratıyorsa ve mağdurların güvenliği, adaleti ve tanınması ikinci plana itilirse, hukuka ve uluslararası düzene duyulan güven derinden sarsılır. Özellikle bir soykırımın ardından yaşanan yeni krizler, geçmişteki yok edilme, ihanet ve cezasızlık deneyimlerini yeniden harekete geçirir. Bilimsel olarak iyi bilinmektedir ki, adaletin ve tanınmanın yokluğu, ağır şiddet deneyimlerinin işlenmesini ciddi biçimde engeller ve travmatik sonuçların kalıcı hâle gelmesine yol açar.
İnsan hakları ve “Bir daha asla” gibi temel değerlerin zedelendiği ve inandırıcılığını kaybettiği hissi yaygınlaşır
Tazminatlar bu bağlamda yalnızca maddi bir mesele değildir; aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk göstergesidir. Mağdurlara, yaşadıkları acının relativize edilmediğini, aksine siyasi ve toplumsal düzeyde ciddiye alındığını gösterir. Bu unsurlar eksik kaldığında derin bir ahlaki yaralanma ortaya çıkar. İnsan hakları ve “Bir daha asla” gibi temel değerlerin zedelendiği ve inandırıcılığını kaybettiği hissi yaygınlaşır. Bu durum yalnızca bireyleri değil, bütün toplulukları etkiler ve uzun vadede güveni, toplumsal istikrarı ve adil bir geleceğe dair inancı zedeler.
“Dünya bizi yine yalnız bıraktı” duygusu travmanın kronikleşmesini nasıl etkiliyor?
Bu duygu, travmanın kronikleşmesinde merkezi bir rol oynamaktadır. Bu duruma somut bir örnek Irak’tır. Bağdat hükümeti Êzidîlere yönelik soykırımı resmen tanımış olmasına rağmen, güvenlik, yeniden inşa ve eşit yurttaşlık için gerekli temel koşullar hayata geçirilmemiştir. Êzidî bölgelerindeki altyapı büyük ölçüde yıkık kalmış, ayrımcılık devam etmiş ve adalet sağlanmamıştır. Bunun sonucu açıktır: 2014’ten bu yana 200.000’den fazla Êzidî Irak’ı terk etmek zorunda kalmıştır. Tanıma, koruma ve somut siyasi sonuçlarla desteklenmediğinde, fiilen bütün bölgelerin boşalmasına yol açmıştır.
Bu durum uzun vadede açıkça adlandırılmasa bile fiili bir etnik ve dini temizlik sürecine yol açar
Benzer bir sürecin Suriye’de de yaşanması riski giderek artmaktadır. Gayrimüslim grupların ve Kürtlerin ülkeden uzaklaşmasının yalnızca tolere edilmediği, aynı zamanda siyasi olarak hesaba katıldığı yönünde güçlü bir izlenim oluşmaktadır. Azınlıklar sistematik biçimde güvensiz bırakıldığında, hakları garanti altına alınmadığında ve yaşam koşulları yeniden inşa edilmediğinde, geriye tek bir seçenek kalır; kaçış…
Bu durum uzun vadede açıkça adlandırılmasa bile fiili bir etnik ve dini temizlik sürecine yol açar. Tek tip, İslamcı bir toplum yaratma eğilimini yalnızca Suriye ve Irak’ta değil, Ortadoğu’nun pek çok bölgesinde gözlemliyoruz. Bu, yalnızca mağdurlar için değil, bölgesel istikrar ve barış için de son derece yıkıcı sonuçlar doğurur.
Avrupa Birliği’nin desteği, uluslararası hukuk ve insan hakları açısından hangi soruları gündeme getiriyor? Bu destek sizin görüşünüze göre hangi somut koşullara bağlanmalıydı?
Uluslararası hukuk ve insan hakları perspektifinden bakıldığında, bu destek çok ciddi soruları gündeme getirmektedir. Avrupa Birliği, koruma sorumluluğu ilkesine, soykırımın önlenmesine ve evrensel insan haklarına bağlı olduğunu defalarca beyan etmiştir. Bu yükümlülükler soyut değildir; özellikle azınlıkların akut tehdit altında olduğu durumlarda somut biçimde uygulanmalıdır. Demokratik meşruiyeti olmayan ve azınlıkların korunmasını güvence altına almayan bir siyasi yapının desteklenmesi, bu temel ilkelerle açık bir çelişki içindedir. Bilinen fail yapılarının tolere edilmesi ya da görmezden gelinmesi, insan haklarının siyasi pazarlık konusu hâline geldiği izlenimini yaratır.
Avrupa’nın kendi normatif iddiasının inandırıcılığını da ciddi biçimde aşındı
Tam da bu nedenle, Avrupa Birliği desteğini açık ve net koşullara bağlamalıydı. Öncelikle, şeriata dayanmayan, sivil ve demokratik bir anayasa; tüm etnik ve dini gruplar için anayasal haklar; gerçek bir adem-i merkeziyetçilik ve siyasi katılım mekanizmaları talep edilmeliydi. Bunun yanı sıra, insani yardımların dağıtımı için bağlayıcı ve uluslararası denetime açık bir kontrol sistemi kurulmalıydı. Yardımların gerçekten sivil halka ulaştığının ve yolsuzluk ya da siyasi sadakat temelinde yönlendirilmediğinin garanti altına alınması gerekiyordu. Ayrıca güvenlik, uluslararası kuruluşlara engelsiz erişim ve bağımsız izleme mekanizmaları vazgeçilmez koşullar olmalıydı.
Bugün bu koşulların hangilerinin gerçekten kararlaştırıldığı ve nasıl denetleneceği açık değildir. Bu belirsizlik, desteği bir koruma aracı olmaktan çıkarıp, azınlıkları dışlayan ve yerinden eden güç yapılarını istikrara kavuşturan bir unsura dönüştürmektedir. Bu durum yalnızca insan hakları temelini zedelemekle kalmamakta, aynı zamanda Avrupa’nın kendi normatif iddiasının inandırıcılığını da ciddi biçimde aşındırmaktadır.
Halep’te sivil halkın korunması için şu anda atılması gereken en acil adım nedir?
En acil adım, sivil halkın fiilen ve sahada korunmasıdır; yalnızca söylem düzeyinde değil, pratikte. Bunun anlamı, tehlike altındaki mahalleler ve azınlık grupları için derhal uluslararası denetime açık bir koruma mekanizmasının kurulmasıdır. Güvenli insani koridorlar oluşturulmalı, uluslararası kuruluşların engelsiz erişimi garanti altına alınmalıdır. Aynı zamanda net bir siyasi sınır çizilmelidir: cihatçı aktörlerle hiçbir biçimde işbirliği yapılmamalı, bu yapılar meşrulaştırılmamalı ve dolaylı olarak dahi desteklenmemelidir. Êzidîler, Kürtler, Hristiyanlar ve diğer azınlıklar, koruma ve karar mekanizmalarına doğrudan dahil edilmelidir; bir kez daha başkalarının onlar adına karar vermesine izin verilmemelidir.
Cihatçı aktörlerle hiçbir biçimde işbirliği yapılmamalı, bu yapılar meşrulaştırılmamalı
Uluslararası görünürlük, açık sorumluluklar ve denetlenebilir güvenlik garantileri olmadan yapılan her siyasi açıklama etkisiz kalacaktır. Sahadaki insanlar için belirleyici olan, açıklamalar değil; ertesi gün hayatta olup olmayacaklarıdır. Sivil halkın korunması uzun vadeli bir kalkınma hedefi değil, acil ve ertelenemez bir yükümlülüktür.
Almanya’dan sınır dışı edilen Êzidîlerle ilgili olarak “hedef soykırımsal bir ortamdır” diyorsunuz. Almanya bu sınır dışılarla bugün bilinçli biçimde bir soykırım riskini mi göze alıyor?
Evet, Almanya bu konuda ciddi ve bilinen bir riski bilinçli biçimde göze almaktadır. 2023 yılında Alman Federal Meclisi’nin Êzidîlere yönelik soykırımı tanıma sürecinde bilirkişi olarak görevlendirildim ve o dönemde de açıkça ifade ettim ki, Êzidîler için yeterli güvenlik koşulları hâlâ mevcut değildir ve Irak’a ya da bölgedeki diğer alanlara geri gönderilmeleri son derece tehlikelidir. Bu uyarılar kayda geçirilmiş, bilinmiş, ancak siyasi olarak tutarlı biçimde hayata geçirilmemiştir.
On bir yılı aşkın süredir Irak’ta Êzidîlerle çalışıyorum ve bu durumu tekrar tekrar vurgulamak zorundayım: Êzidîler için bugün hâlâ sürdürülebilir bir güvenlik yoktur. 250.000’den fazla Êzidî hâlâ mülteci kamplarında, geleceksiz, altyapısız ve hukuki güvenceden yoksun bir yaşam sürmektedir. Birçoğu soykırım, köleleştirme ve zorla yerinden edilmenin yol açtığı ağır ve kronikleşmiş travmatik sonuçlarla yaşamaktadır. Buna ek olarak, 2011 yılından bu yana 40.000’den fazla Êzidî Suriye’yi terk etmiştir. Bu da durumun yalnızca Irak’ta değil, Suriye’de de istikrara kavuşmadığını açıkça göstermektedir.
Êzidîler için bugün hâlâ sürdürülebilir bir güvenlik yoktur
“Hedef soykırımsal bir ortamdır” derken kastettiğim tam olarak budur: Êzidîler, IŞİD ideolojisinin, ayrımcılığın, cezasızlığın ve yapısal şiddetin hâlâ varlığını sürdürdüğü bağlamlara geri gönderilmektedir. Bu gerçek bilinmekte, belgelenmekte ve siyasi olarak tanınmaktadır. Bu koşullar altında sınır dışı eden bir devlet, cehalete sığınamaz. Almanya’nın bir soykırım istemediği söylenebilir; ancak bilinen riskleri kabul ederek hareket ettiği açıktır. Bu durum, soykırımın tanınmasıyla, bundan doğan koruma yükümlülüğüyle ve geri göndermeme ilkesinin özüyle açıkça çelişmektedir.
Ursula von der Leyen’e doğrudan bir mesaj verebilseydiniz, Êzidîler adına ne söylerdiniz?
Ursula von der Leyen Suriye’deki insani durumu, Kürtlerin, Êzidîlerin, Dürzilerin ve Alevilerin yaşadığı koşulları çok iyi bilmektedir. Buradaki temel sorun bilgi eksikliği değil, siyasi irade eksikliğidir. Alınan kararlar büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri’nin etkisi altında ve jeopolitik çıkarlar doğrultusunda şekillenmektedir; tutarlı bir insan hakları politikasından değil. Aynı durum ABD, Türkiye, Birleşik Krallık ve Avrupa Birliği’nin geneli için de geçerlidir. Hepsi, sözde geçiş hükümetini kontrol edebileceklerine dair irrasyonel bir rekabet içine girmiştir. Bu son derece tehlikeli bir yanılsamadır.
Bir yılı aşkın süredir Britanya istihbaratı, Şam’daki idari ve güvenlik yapılarını danışmanlık yoluyla şekillendirmektedir; bu süreçte insan hakları, azınlıkların korunması ya da demokratik ilkeler belirleyici bir rol oynamamaktadır. İsrail de esas olarak kendi güvenlik ve siyasi çıkarları doğrultusunda hareket etmektedir. Kürtlerin desteklenmesine dair açıklamalar çoğunlukla sözde kalmakta, somut ve sürdürülebilir bir destek sağlanmamaktadır. Söylem ile gerçeklik arasındaki bu uçurum açıktır.
Kürtler açısından diplomatik çalışmalar bugün her zamankinden daha önemlidir
Bu nedenle, Ursula von der Leyen’e bireysel olarak çok şey söylemektense, Avrupa toplumlarını, sivil kurumları ve kamuoyunu bu yanlış politikaya karşı harekete geçirmek daha anlamlıdır. Gerçek değişim yukarıdan değil, aşağıdan gelen baskıyla mümkün olacaktır. Bununla birlikte, Kürtler açısından diplomatik çalışmalar bugün her zamankinden daha önemlidir; özellikle ABD ile ve mümkün olduğu ölçüde İsrail ile. Avrupa Birliği bu süreçte ikincil bir rol oynamaktadır.











