Mecit Zapsu: Adı Söylenmeyen Ülkenin Çocukları

Genel

Bir halkın sesi olmak, bazen sözün çok ötesinde bir yerden başlar: Sessizliğin en derin yerinden. “Biz kimsenin adını bile söyleyemediği bir ülkenin yurtseverliğini yaptık; kimliğini ağzına almak istemeyenlerin bile konuşmak zorunda kaldığı bir hakikati ortaya çıkardık.” Bu cümle, yalnızca politik bir iddianın değil, yüzyılların acısının, yalnızlığının, direnişinin ve yeniden doğuşunun özetidir.

Kürdistan mücadelesi, haritalarda görünmeyen bir yeri, dillerde susturulan bir ismi, kalplerde kanayan bir belleği yeniden var etmenin adı oldu. Bir halk düşünün… Dört parçaya bölünmüş, her biri ayrı ayrı bastırılmış. Bir dil düşünün… Bir çocuğun annesinden öğrendiği, ama okul kapısında unutması istenen. Bir coğrafya düşünün… Mezar taşlarının bile susmak zorunda bırakıldığı. Ve o coğrafyada bir kuşak…

Adını anmanın bile suç sayıldığı bir ülkenin yurtseverliğini omuzladı. Bu, bir siyasî tercih değildi; varoluşun kendisiydi. 20. yüzyıl boyunca Kürt halkı yalnızca fiziken değil, hafızasıyla birlikte bölündü. Türkiye’de “kart-kurt” diye alaya alınan bir kimlik, Irak’ta Halepçe’nin gazıyla boğuldu; İran’da darağaçlarına çekildi, Suriye’de statüsüzlüğe mahkûm edildi. Ama isimler susturulunca, şarkılar konuştu. Diller yasaklanınca, ninniler dağlara sığındı. Ve en çok da yazı direndi—kimsenin söyleyemediğini kelimeler söyledi.

Dünyanın çoğu yerinde yurtseverlik bayrakla ölçülür; marşlarla, sınırlarla, törenlerle. Burada ise başka bir anlam taşıdı: Haritada olmayan bir ülkeyi hafızada kurmak; susturulan bir kimliği dilde diriltmek; yasaklı bir geleceği çocukların gözlerinde büyütmek. Kürdistan yurtseverliği, devlete karşı olmak değil; hakikate sadık kalmaktı. Bir bayrak sallamak değil; kayıp bir tarihin izini sürmekti. Adı bile anılmak istenmeyen bir halkı, insanlık onurunun öznesi hâline getirme çabasıydı.

Bazıları kamerayla yaptı bunu, bazıları kalemle, bazıları da bir siperin gerisinde sessizce… Hepsinin ortak yanı şuydu: İmkânsız olanı sevdiler. Ve sevginin bedeli ağırdı. Kürtlerin mücadelesi, bir dilin mücadelesidir aynı zamanda. Çünkü dil, sadece seslerden ibaret değildir; bir halkın hafıza teknesidir. Adını koyamadığın şeyi sevemezsin. Telaffuz edemediğin bir kimliği savunamazsın. Bu yüzden Kürtçe bir çocuk şarkısı, çoğu zaman bir bildiriden daha politik oldu. Bir masal, çoğu ajans haberinden daha gerçekti. Çünkü yasaklanan her kelime, hafızaya daha derin kazındı. Yıllarca “o bölge”, “doğu illeri”, “güneydoğu”, “güvenlik sorunu olan yerler” diye adlandırılan topraklar, artık kendi adını yüksek sesle söylüyor: Kürdistan. Artık sadece dağlar değil, insanlar da konuşuyor.

Çünkü biliyoruz: Sessizlik bazen korkunun değil, inkârın dilidir. Birileri hâlâ soruyor: “Bunca yıllık mücadeleden geriye ne kaldı?” Belki cevabı kayıp bedenlerde, sürgün yollarında, isimsiz mezarlarda arayanlar bulamayacak. Ama cevap başka yerde duruyor: — Çocukların artık utanmadan taşıdığı isimlerde — Kadınların yükselen seslerinde — Okunmaktan korkulmayan kitapların ilk cümlesinde — Yasaklı bir ülkenin adının çekinilmeden yazılabildiği yerde Ve en çok da şu cümlede: “Biz kimsenin adını bile söyleyemediği bir ülkenin yurtseverliğini yaptık.”

Çünkü bazen bir halkın en büyük kazanımı, önce kendine sahip çıkmasıdır. Bir halk kendine döndüğünde, tarih de ona döner. Ve işte tam orada, adı söylenmeyen ülkenin çocukları, kendi ülkesinin adını yeniden dünyaya öğretir

İlginizi Çekebilir

Delil Karakoçan: ‘Sırgûn’ dan dönüp geldiler
Berhem Salih, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseri oldu

Öne Çıkanlar