İnsan, bir zamanlar toprağın hafızasıydı. Bir ağacın gövdesine elini koyduğunda, orada kendi damarlarını hissederdi. Yağmurun sesini duymak, atalarının duasını duymaktı. Toprak, yalnızca yürüdüğü yer değil, içinden geçtiği bir hatıraydı. Ama bir gün, insan toprağından daha hızlı yürümeye başladı. Ayağının altındaki yeri değil, gözünün önündeki yolu seçti.
Ve o gün, kökleri toprağın değil, hızın altına gömüldü. Şehirler büyüdükçe insan küçüldü. Gökyüzü betonun üstüne çekildi, yıldızlar pencerelerin ardına sıkıştı. Her şey yakınlaştı ama hiçbir şey dokunulmaz olmadı artık. Bir zamanlar “bizim köy” diyen insan, şimdi “benim dairem” diyor. Aynı gökyüzünü paylaşan kalabalıklar, birbirine yabancı nefesler gibi geçiyor sokaklardan. Köyden şehre taşınan valizlerde sadece giysiler değil, kökler de unutuldu. Toprağın kokusu, soba dumanı, komşunun sesi — hepsi birer arkaik anı gibi kaldı çocukluk albümlerinde.
İnsanın ruhu da tıpkı göçmen kuşlar gibi yönünü kaybetti. Artık mevsimlerin bile anlamı yok; bahar, takvimde bir renkten ibaret. Ne doğduğu yerin ağırlığı var yüreğinde, ne de gideceği yerin umudu. Bir çağ başladı: her şeyin ait olduğu ama kimsenin kendini ait hissetmediği bir çağ. Belki de sorun, ilerlemenin bedelini ruhumuzla ödememizdi. Makinalar ilerledikçe, biz geriye doğru küçüldük; bilgilerimiz arttı ama bilgeliklerimiz azaldı. İnsanın artık bir evi yok — çünkü ev dediğimiz şey, sadece duvarlardan değil, hatıralardan inşa edilir.
O hatıralar da şimdinin hızında yanıp geçiyor, hiçbir duygunun kök salmasına izin vermeden. Bir zamanlar toprak, bizi besleyen ana iken şimdi üzerine bastığımız bir yüzey. Oysa toprak sadece beslemezdi; bizi çağırırdı, dinlerdi, taşırdı. Şimdi ise insan, kendi köklerini unuttuğu için dünyanın gürültüsünde yankısını bulamıyor. Ait olamamanın ilk yankısı işte buradan gelir: Köklerini unutandan, yönünü bulması beklenemez. Bir ağacın dalı ne kadar uzarsa uzasın, eğer köküyle bağını koparırsa rüzgârın ilk öfkesinde devrilir. İşte bu çağın insanı da böyledir — yükseklerde yaşar, ama köksüzdür. Artık insan yalnızlığını susturmayı değil, süslemeyi öğrendi.
Bir ekranın karşısında, binlerce yüzün arasında kaybolurken bile gülümsemeyi beceriyor. Kendi varlığının tanığı olarak bir ekranı yeterli görüyor. Parmak uçlarıyla dokunduğu şey, bir başka insanın teni değil artık; soğuk bir camın ardındaki yankısıdır sadece. Bu çağda kimse yalnız değil gibi görünür, ama herkes kendi boşluğunun yankısını dinler. Kalabalıklar çoğaldı, sesler çoğaldı, görüntüler çoğaldı — ama anlam azaldı, dokunuş azaldı, içtenlik azaldı. Bir fotoğraf kadar parlak, bir mesaj kadar kısa, bir bildirim kadar geçici oldu sevgilerimiz. İnsan artık bir profilin içindeki küçük mavi ışığa sığmaya çalışıyor; orada görünmek, var olmak sanıyor.
Ama varlık, görülmek değildir. Görülmek, yalnızca bir gözdür; varlık ise, bir yürek ister. Bir zamanlar insanlar birbirine bakarak konuşurdu. Şimdi herkes kendi yansımasıyla konuşuyor. Bir “hikâye” paylaşıyoruz, ama kendi hikâyemizi bilmiyoruz. Bir “beğeni” alıyoruz, ama kendimizi beğenmeyi unutuyoruz. Sanal aidiyetler, ruhun boşluğunu geçici bir renkle boyuyor yalnızca. Ve o renk, her akşamın sonunda ekran karardığında soluyor. Yalnızlık, eskiden bir odanın sessizliğinde hissedilirdi; şimdi ise binlerce bağlantının ortasında yankılanıyor. İnsan, görünür oldukça kendinden uzaklaşıyor. Çünkü bu çağda görünürlük, samimiyetin karşıtıdır.
Byung-Chul Han der ki: “Şeffaflık toplumu, utancı yok eder.” Ve utancın olmadığı yerde derinlik kalmaz. Artık kimse yüzünü saklamıyor, ama kimse yüzünü göstermiyor da. Herkes ortada ama kimse ortada değil. Belki de asıl trajedi, bu kadar bağlanmışken hiç bağ kuramamak. Bir ekranı kapattığında yalnız kaldığını fark eden insan, ertesi gün bir başkasının penceresini açıyor — ama orada da kendini bulamıyor. Çünkü aidiyet, veri tabanlarında değil, vicdanda kök salardı bir zamanlar. Şimdi ise ruhun derinliği “yükleniyor…” yazısında bekliyor. Modern insan, artık görünmek için var oluyor. Ama görünürlük bir gölge gibidir; ışık söndüğünde kaybolur.
Ve insan, her gece yeniden karanlıkta kalır. Ait olmak, yalnızca bir yere bağlanmak değildir; bir yükü taşımaktır. Ait olduğun şeyin acısını da, utancını da, güzelliğini de kendi kalbinde duymaktır. Gerçek aidiyet, bir sadakat değil, bir bilinçtir. Bir yere körü körüne ait olan, oranın ruhunu değil, zincirini taşır. Ama bilinçle ait olan, hem kök salar hem de yönünü bilir. Bir halkın acısına, bir dostun yalnızlığına, bir toprağın yarasına ait olmak… Bu, insanı yoran değil, insanı insan yapan şeydir.
Çünkü yüreğini bir yere yaslamayan, rüzgârın her yönüne savrulur. Spinoza der ki: “Her varlık, kendi varlığını sürdürme çabası içindedir.” İşte ait olmak da, varlığını sürdürmenin en insanca biçimidir. Çünkü aidiyet, bir tür dirençtir — yokluğa, unutulmaya, yabancılaşmaya karşı verilen sessiz bir direniş. Bu çağda “ait olmak” denilince akla hemen bağımlılık gelir. Oysa gerçek aitlik, bağımlılığın zıddıdır. Bağımlı olan teslim olur; ait olan, sorumluluk alır. Bağımlı olan kendini kaybeder; ait olan, kendini bulur. Birine, bir yere, bir davaya ait olmanın özü, “ben”i “biz”in içinde eritmek değil; “biz”i daha adil, daha merhametli kılmaktır.
Ait olduğun şey seni küçültüyorsa, o artık aidiyet değil, esarettir. Ama seni yüceltiyorsa, insanlığa yaklaştırıyorsa — işte o, gerçek bağdır. Belki de en büyük ahlaki sınav, “kime ve neye aitim?” sorusuna dürüst cevap verebilmektir. Çünkü insan, çoğu zaman ait olmadığı şeylere bağlanır: güce, alkışa, korkuya, alışkanlıklara… Ve sonra o bağlar, ruhunun etrafında sessiz bir çit örer. Oysa ait olmak, önce o çiti kırmayı gerektirir. Aitlik, sahip olmak değildir; aksine, kendini bir bütüne açmaktır.
Bir ağacın kökü toprağa nasıl teslimse, ama aynı zamanda ondan nasıl besleniyorsa — insan da öyle bir bağlılıkla yaşamalı: teslim olmadan, köksüz kalmadan. Ahlak, bazen bir seçim değil, bir yönelimdir. Kimi insanlar bir yere ait olmaktan korkar, çünkü orada yüzleşme vardır — hem kendinle, hem başkalarıyla. Ama kim ait olmayı beceremezse, sonunda hiçbir yere ait olamamanın boşluğuna düşer. Bu yüzden ait olmak, yalnızca bir aidiyet değil, bir duruştur: adaletin yanında, merhametin içinde, insanlığın kalbinde durabilme cesareti. İnsan, en uzun yolculuğunu kendi içine yapar. Ve o yolculukta hiçbir rehber, hiçbir harita yoktur.
Sadece bir yankı vardır: kendine dön çağrısı. Ne şehirler doyurabilir o boşluğu, ne ilişkiler, ne idealler. Çünkü insan, ne kadar uzağa giderse gitsin, taşıdığı eksiklik hep aynıdır: kendine ait olamamak. Kendine ait olmak, dünyadan kaçmak değil; dünyayı kendi içinde yeniden kurabilmektir. Kalbini bir ev gibi düzenlemektir. Kırık eşyalarıyla, tozlu raflarıyla, eski hatıralarıyla — hepsini kabul edip yeniden yerleştirmektir. Çünkü insan, ancak kendini kabullendiğinde, gerçekten bir yere ait olabilir.
Yalnızlıkla barışmak, aitliğin ilk eşiğidir. Yalnızlıktan korkan, kendi sesini hiç duyamaz. Ama yalnızlığını dinleyebilen, orada bir sessizlik değil, derin bir anlam bulur: var olduğunu. Dışarıdan duyduğumuz tüm sesler, aslında içimizde yankılanan çağrının yankılarıdır. Ve bir gün, o sesin peşinden gidecek cesareti bulduğunda, anlarsın: sen zaten bir yere aitsindir — kendine. Kendine ait olmak, kimseye ait olmamak değildir. Tam tersine, başkalarına daha içten bir yerden bağlanabilmektir.
Çünkü kökleri içindedir artık; dışarıdan gelen hiçbir rüzgâr, seni söküp atamaz. O zaman sevmek, korkutmaz; bağlanmak, esir etmez; gitmek, kaybolmak anlamına gelmez. Çünkü nereye gidersen git, yanında götürdüğün bir evin olur: kendi yüreğin. Belki de bütün çağların öğretisi tek bir cümlede saklıdır: insan, eninde sonunda kendine döner.
Ve orada bulduğu şey, yeni bir yer değil — çoktan unutulmuş bir evdir. O evde zaman sessizdir, duvarlar konuşmaz, ama bir nefes yankılanır: “Hoş geldin.”










