Kayseri’ye giden yol, her zamanki gibi uzun ve suskundu. Tozlu ovalar, çorak dağlar arasında kıvrılarak uzanıyordu. Uzak şehirlerin duvarları bile burada daha soğuk, daha mesafeli görünür — sanki betonlar bile yabancı bir dil konuşur. Her adımda, bir halkın coğrafyayla arasına çekilmiş görünmez sınırları hissedersin: tel örgüler, kontrol noktaları, sessiz bir işgalin izleri…
Kayseri Kadın Kapalı Cezaevi’ne yaklaşırken içimde ağır bir soru dönüp duruyordu: İnsan, sevdiklerine kavuşmaya giderken neden arama noktalarından, utanç kapılarından geçmek zorunda kalır? Yanımdakine sordum, hevalim: Bu yollar neden hâlâ özgürlüğün değil, esaretin haritası gibi? Bir saatlik açık görüş. Bir saatlik nefes alma hakkı. Bir saatlik insanlık payı — o bile gardiyanın saatine zincirlenmiş.
Evin’le göz göze geldiğimiz an, zamanın anlamı değişti. Sanki saatler durmuş, kelimeler birbirine karışmıştı. Gözlerinde dokuz yıllık özlemin gölgeleri, ellerinde çocukların sıcaklığı yoktu — hatırası vardı. Hal hatır, sağlık, moral… “Çocuklar nasıl, sağlıkları nasıl, okullarına devam ediyorlar mı?” diye sordu Evin; sesinde hem anne sıcaklığı hem de uzak yılların sızısı vardı. Bir an sustum, kelimeler boğazıma düğümlendi. Bazı gerçekler duvarların ardında söylenmez — sadece gözlerle anlatılır.
Kelimelerin ömrü gardiyanın sesine kadardı. “Görüş bitti!” dediğinde, sanki bir romanın son sayfası aniden koparıldı. Sarılmak yasaktı, dokunmak sınırlı — bakışlar hâlâ özgürdü. Fakat devletin takvimi farklı işler: Onlar için bir saat yeterlidir. Çünkü bir saatin içine insanlık sığmaz, tahakküm sığar; bir saatin içine sevgi sığmaz, korku sığar.
Dokuz yıldır bir anne, üç çocuğundan ayrı. İçeri girdiğinde en küçüğü dokuz yaşındaydı; şimdi genç bir delikanlı olmuş. Onun çocukluğunu görmüştü ama gençliğini kaçırdı — sesinin kalınlaşmasını, yüzündeki ilk sakalı göremedi. Mektuplar sansürlenir, telefonlar dinlenir, ziyaretler sayılıdır. Ve sudan gerekçelerle — bir şarkı, bir kelime, bir kimlik — bir halkın vicdanı cezalandırılır. Evin gibi binlerce kadın; Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gibi semboller, yıllardır çürütülmek isteniyor.

Bugün burada, bu beton duvarların arasında anladım: Bu sadece bir annenin hikâyesi değil; bir halkın kolektif mahkûmiyetinin sembolü. Çünkü bu topraklarda adalet terazisi eşit tartmaz. Kimliğin, inancın, dilin, rengin varsa; hukuk senin değil, sana karşı işler. Kürtçe bir ninni “terör propagandası” olur, bir Newroz ateşi “ayaklanma” sayılır, bir “bijî” çığlığı “suç” ilan edilir. Cezaevi duvarlarının ötesinde yürüyen o eski zihniyet hâlâ aynı cümleyi fısıldıyor: “Baskıyı artırırsak, Kürt kendi gerçeğinden vazgeçer.” Tarih tersini söylüyor. Hiçbir baskı gerçeği unutturmamış; tam tersine, onu daha kristal bir bilince dönüştürmüştür — Dersim’den Roboskî’ye, Sur’dan Kobanî’ye.
Hiçbir yasak dili susturmamış; onu daha derin bir yankıya dönüştürmüştür — dağlarda, sokaklarda, annelerin ninnilerinde. Hiçbir sürgün kimliği silmemiş; aksine onu daha köklü kılmıştır — diasporada, zindanda, çocukların düşlerinde. Bugün de değişen bir şey yok. On yıl, yirmi yıl, otuz yıl ceza yatan özgürlük mahkûmlarına, cezalarının bitiminde bile teslimiyet dayatılıyor. “Gözlem kurulu” adı verilen bir hukuksuzluk garabeti, onları yeniden yargılıyor; kendini inkâr etmeyen, pişmanlık göstermeyen her tutsak, bir kez daha cezalandırılıyor.
Bugüne kadar hiçbir özgürlük mahkûmu bu teslimiyeti kabul etmedi. Cezaları keyfi biçimde uzatıldı; kimi otuz yıl yerine otuz üç yıl yattı, kimi tahliyesine günler kala yeniden fişlendi. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bu sistem, yalnızca bedenleri değil, iradeyi tutsak etmeye çalışıyor — ama o irade her seferinde duvarı delip ışığa ulaşmayı biliyor. Tüm hukuksuzluklara, baskılara, tecritlere rağmen tutsakların moralleri yüksek. Kendilerine güvenleri tam; ideallerine, mücadelelerine inançla yürüyorlar.
Gözlerinde teslimiyet değil, inatla parlayan bir umut var. Zincirlerin değil, direnişin sesi yankılanıyor avlularında. Tutsak bedenlerin duvarlara sıkıştığı yerde bile özgür ruhlar uçmayı biliyor. Kürt halkı yüzyıllardır aynı soruyu sormaktan yorulmadı: Eşit yurttaşlık ne zaman yalnızca bir anayasa maddesi değil, bir yaşam biçimi olacak? Hukuk ne zaman devletin değil, insanın tarafında duracak? Adalet ne zaman kimliksiz bir isim kazanacak — azadî herkesin hakkı olacak mı? Bugün Türkiye’de cezaevleri yalnızca duvar değil, bir düşünce biçimi haline geldi. Kadınlar orada sadece hapsedilmiyor; toplumsal hafızadan silinmek isteniyor.
Anneler sadece tutuklanmıyor; kuşaklar arası sevgi zinciri kesiliyor. Çocuklar annesiz büyüyor, torunlar ninelerinin dilini camın ardından öğreniyor. Ve her ziyaret, bu zincirin halkalarını yeniden örme çabası gibi — bir gülüş, bir gözyaşı, bir fısıltı ile. Barış bir kelime değil; bir adalet biçimidir. Bir halkın dili mahkeme dosyalarında “suç unsuru” olarak görülüyorsa, taşıdığı ulusal renkler yasak sayılıyorsa, mecliste konuşulan Kürtçeye “bilinmeyen dil” deniliyorsa, bir annenin çocuğuna sarılması “izinli süre”ye bağlıysa, ve bir halk hâlâ kendi kimliğiyle onurlu yaşamak için bedel ödüyorsa — hapiste, sürgünde, mezarda — orada barışın adı sadece bir maskedir, bir vaattir. Kürt halkı hiçbir zaman kendi gerçeğinden vazgeçmedi — geçmeyecek. Çünkü bu gerçek, bir ideoloji değil; bir varoluş biçimidir. D
ağların rüzgârında, nehirlerin şarkısında, annelerin dualarında yaşar. Bir halkın hafızası, annesinin gözyaşında, çocuğunun suskunluğunda, gencin isyanında nefes alır. Ve hiçbir iktidar bu hafızayı mahkûm edemez; çünkü hafıza, duvarları deler, zincirleri kırar. Eşit yurttaşlık, birlikte yaşamanın onuruna inanmak demektir. Bir halkın dili bir başkasının korkusu olmamalı — zenginliğin sesi olmalıdır. Bir annenin özgürlüğü bir devletin tehdidi olmamalı — toplumun vicdanı olmalıdır. Bir kimliğin varlığı, birliğe tehdit değil; insanlığın zenginliğidir — mozağin bir parçası, ortak geleceğin tuğlası.
O bir saatlik görüş bittiğinde, gardiyanın sesi sadece bir uyarı değil, bir itiraf gibiydi: Bu ülkede zaman bile eşit değil. Kimi için bir saat bir nefes, bir hediye; kimi için bir ömürlük hasret, bir yara, bir direniş. Ben inanıyorum: Bir gün bu topraklar adaleti yeniden öğrenecek. Hukuku yalnızca devleti değil, insanı koruyan bir kalkan haline getirecek. Ve o gün geldiğinde, hiçbir çocuk annesini camın ardından görmek zorunda kalmayacak; o yollar, o kontrol noktaları birer anıya dönüşecek. Çünkü özgürlüğe ve hakikate giden yolda, bütün kontrol noktaları nafile kalacak!










