Bizim hikâyemiz yıllarca yasaklandı; şimdi ise gösteriliyormuş gibi yapılarak yeniden susturuluyor. Kameranın ışığı yüzümüze tutulduğunda görünür olduğumuzu sanıyoruz, oysa o ışık çoğu zaman gölgemizi büyütüyor. Bu metin, başkalarının kurduğu aynayı kırıp kendi yüzümüze yeniden bakma çağrısıdır.
Çünkü bazen en büyük yok oluş, en çok göründüğün anda başlar. Görünmek bazen varoluş değil, sessiz bir siliniştir. Bizim çocuklar ekranda göründüğünde sevindiğimizi sanırız; ama çoğu zaman gördüğümüz, kendi yüzümüz değil, başkalarının çizdiği bir gölgedir. Türk televizyonlarında Kürtlerin “görünürlüğü”, gerçekte görünmezliğin en modern hâlidir: Ses var ama anlam yok. Beden vardır ama ruh yoktur. Bir halk ekrana taşınırken hikâyesi senaryonun altına gömülür.
Ve kültürel yok oluşun yeni biçimi tam da burada başlar: Görünürlük içinde yok edilmek. I. Kültürel Temsilin Karanlık Aynası Kültürel temsil, çağımızın en sessiz savaş alanıdır. Toplumlar artık tankla değil, kamera ile fethedilir. Kürtler ekrana çıktığında “nihayet görünür olduk” deriz; oysa çoğu zaman karşımıza çıkan şey, bizim hikâyemiz değil, bizim adımıza kurulmuş bir dekorun içindeki silik figürlerdir. Türkiye’de Kürtlerin televizyon ve sinema temsili tam olarak şunu gösterir: Görünürlük içinde görünmezlik. Bu görünmezlik bir eksiklik değil, bilinçli bir silmedir. Kürt’ün adı geçer ama sesi duyulmaz. Bedeni görünür ama ruhu yoktur.
Ekrandaki Kürt figürü çoğu zaman Kürt değildir: ya dilsizdir, ya öfkenin karikatürüne indirgenir, ya da folklorik bir dekorun içinde kaybolur. Kimlikleri vardır ama kişilikleri yoktur. Geçmişleri vardır ama hikâyeleri yoktur. Görünür olmanın bedeli, kendisi olamamaktır. Modern medya artık devletin en rafine ideolojik aygıtıdır. Sansür artık yasakla değil, temsille yapılır: Bir topluluğu susturmanın en etkili yolu, onun yerine konuşmaktır. Türk dizilerinde Kürt “varmış gibi” görünür; ama bu görünürlük çoğu zaman yeni bir zincirdir.
Kamera kimliği değil, iktidarın uygun gördüğü imajı gösterir. Kürt karakterler hep bir “sorun”un içinde yaşar: terörist, mağdur ya da egzotik figür… Hiçbiri eşit bir özne değildir. Kürt erkeği kaba ve öfkelidir. Kürt kadını suskun ve kurbandır. Aşiret cehaletin kaynağıdır. Bu bir estetik değil; bilinçli bir siyasal tercihtir. Bu temsillerin bilinçaltındaki mesaj ise açıktır: “Kürt kendini anlatamaz; onu biz anlatırız.” Bir toplumun kendisiyle kurduğu ilişki, hikâyesiyle belirlenir.
Hikâyeni başkası yazıyorsa, kendi yüzünü unutursun. Kürtlerin yaşadığı tam da budur: Kendileri hakkında söylenenleri dinliyorlar ama kendi sözlerini duyamıyorlar. Ekran gerçeği yansıtmaz; gerçeği biçimlendirir. Kürtler dizilerde hep “problemin içindedir” ama problemin sahibi olmaz. Aşkları töreye boğulur, yasları melodrama hapsedilir, özgürlükleri dramatik bir kapan olarak kurgulanır.
Bir gün televizyonda dedeme benzeyen bir adam gördüm. Ağzı oynuyor, sesi yoktu. Gözleri tanıdıktı ama bakışında bizim dağların rüzgârı yoktu. O an anladım: Görünmek, bazen en incelikli siliniştir. Bir dizi sahnesinde halay çeken bir genci vurdular. Stran sustu, müzik devam etti. İzleyici ağladı. Ama ağladığı bizim acımız değil, onların yazdığı sahneydi. II. Kimliğin Karikatürü, Hafızanın Sömürgeleştirilmesi ve Anlatının Geri Alınışı Bir toplumu küçültmenin en eski yolu, onu karikatüre çevirmektir.
Bugün dizilerde Kürt erkeği öfkeli, kadını kurban, topluluğu töreye mahkûm, coğrafyası tehlikeli gösterilir. Bu bir klişe değil, bilinçli bir operasyondur. İzleyicinin zihnine iki duygu yerleştirilir: acımak ve korkmak. Kürt erkeği senaryoda düşünmez, sadece öfkelenir. Oysa bizim söz kültürümüz yüzyıllardır onur, diyalog, hakikat üzerine kuruludur. Dedem “Söz namustur” derdi tandır başında. Ama dizide o söz, bir kurşuna indirgenir. Bu karikatür Türk izleyicinin “merhametli üstünlük” duygusunu besler, Kürt gencin ise kendi kimliğine yabancılaşmasını hızlandırır. Bir gün bir genç bana şöyle dedi: “Televizyonda bizi izliyorum ama kendimi tanıyamıyorum.” O an anladım: Karikatür, bir toplumun ruhunu öldürür. Kürt kadını ise iki uç arasında sıkıştırılır: ya gözyaşı, ya entrikacı kuma. Oysa tarih Leyla Qasim’i, Sakine Cansız’ı, Zarife’yi taşır. Hepsi güçlü, örgütlü, bilinçli kadınlardı.
Ama ekranda yokturlar; çünkü güçlü Kürt kadını, kurulan hikâyeyi bozar. Aşiret, dayanışmanın değil şiddetin sembolü olarak işlenir. Bu, ulusal kimliği zayıflatmanın en kolay yoludur. Coğrafya kriminalize edilir: Dağ, taş, rüzgâr, sis… Hepsi tehlike olarak sunulur. Dağ, özgürlüğün değil, suçun sahnesidir. Mesaj nettir: “Bu topraklar kontrol edilmeli.” Ve böylece güvenlik politikaları vicdanlarda meşruiyet kazanır. Kürtçe bir fon sesine indirgenir. Stran duyguyu taşır ama tarihini taşımaz. Kıyafetler, renkler, tandır dumanı dekor olur. Bu, inkârın en kibar hâlidir. Bütün bu temsiller zihni kolonize eder. Eskiden sömürgecilik toprakla başlardı; bugün zihinle başlıyor.
Diziler duyguyla rıza üretir: Ağlayan izleyici düşündüğünü sanır, oysa bilinçaltı iktidarın bakışını içselleştirir. Kürt genci kendi hikâyesine yabancılaşır. Türk izleyici ise “seviyoruz ama onlar gibi değiliz” düşüncesine yerleşir. Bu, ırkçılığın en yumuşak, en kalıcı hâlidir. Ama karanlık burada bitmez. Çünkü sanat hafızanın en inatçı direnişidir. Bir dil fon müziğine indirgenebilir, ama bir şairin kaleminde yeniden doğar. Bir kültür dekor olabilir, ama bir annenin ninnisinde dirilir. Anlatı geri alınabilir. Bir genç telefonuyla köyde çekim yapar— anası halay çeker, babası türkü söyler. Ses gerçektir. Bir kadın kendi dilinde dizi yazar, kendi oyuncularıyla çeker; televizyona girmese de milyonlar izler. Bir çocuk dedesinin masalını çizer, çizgi filme dönüştürür. Kahramanı Kürttür: ne terörist, ne mağdur—sadece çocuk.
Bu küçük kameralar büyük ekranların yalanını deler. Gerçek görünürlük, kendi gözümüzle görmek, kendi sözümüzle konuşmaktır. Bizim hikâyemiz onların senaryosuna sığmaz. Bizim acımız melodram değildir. Biz yaşarız. Ve yaşadığımızı kendimiz anlatırız. O gün sahne aydınlanır, karanlık çözülür. Görünürlük gerçek varoluşa dönüşür.
Son söz Bir halkın hikâyesi başkalarının elinde bir dekor hâline gelirse, o halkın kaderi de başkalarının cümlesiyle yazılır. Bizim görevimiz, sadece görünmek değil— kendi bakışımızla görünmek, kendi sözümüzle var olmaktır. Çünkü bir toplum kendi dilinde anlatmadıkça, her görünürlük bir yok oluş biçimidir. Ve unutma hevalim: Bizim en büyük direnişimiz, kendi hikâyemizi geri almaktır.











