Mecit Zapsu: Güç Ne Zaman Normalleşti?

Genel

Bir kapının önünde bekleyen insanı düşün. İlk gün sinirlidir. İkinci gün sessizleşir. Üçüncü gün telefonuna bakar. Dördüncü gün artık beklemeyi düşünmez bile. Sıra, hayatın doğal bir parçası olmuştur. Güç çoğu zaman bağırarak gelmez. İlk anda bir sertlik, bir korku yaratır; evet. Kişi, gücü ilk fark ettiğinde irkilir. Bir bakışta, bir ses tonunda, uzayan bir bekleyişte hisseder. İçgüdüsel bir alarm çalar: Burada bir şey yanlış. Ama ardından başka bir ses devreye girer: Bu geçici. Normalleşme tam da bu cümleyle başlar.

Güç ilk aşamada korku üretir. Korku bedeni uyarır; geri çekilmeyi, temkinli olmayı öğretir. Kişi zarar görmemek için susar, bekler, kenara çekilir. Çoğu zaman bu hayatta kalmanın tek yoludur. Kimse bundan ötürü suçlanamaz. Yaşam her zaman cesaret gösterisine izin vermez. Ama güç korkuyla yetinmez. Süreklilik kazandığında başka bir dile geçer. İkinci aşama alışmadır. İnsan sıraya girmeye alışır. Beklemeye, cevapsız sorulara, anlamsız prosedürlere. İlk başta rahatsız eden şeyler zamanla günlük rutinin parçası hâline gelir. “Zaten böyle” denir. “Her yerde aynı.” Baskı artık tekil bir tehdit değildir; gündelik hayatın dokusuna karışır. Sokakta, iş yerinde, bir kapının önünde, bir ekranda… Nerede olduğu tam söylenemez; ama herkes orada olduğunu bilir. Alışma başlangıçta koruyucudur.

Kişi kendini korumak için uyum sağlar. Ama bu uyum uzadıkça başka bir şeye dönüşür. Sorular sorulmaz olur. “Neden?” yerini “Boş ver”e bırakır. İçte bir rahatsızlık vardır; fakat dile gelmez. Zamanla rahatsızlık bile sıradanlaşır. Vicdanın sesi kısılır. Düzen artık savunulmak zorunda değildir; çünkü sorgulanmaz. Meşruiyetini korkudan değil, alışkanlıktan alır. Bu noktada güç görünmezleşir. Şiddet bağırmaz; sıradanlaşır. Haksızlık açıklama yapmadan sürer. Kişi olan biteni fark eder ama tepki vermez. Bir gün, daha önce itiraz edilen bir şeye artık itiraz edilmediği fark edilir. Bir başka gün, “asla kabul etmem” denilen bir durum olağan sayılır.

Bu değişim ani değildir; yavaştır, fark edilmeden ilerler. Düzen tam da bu görünmez kaymada derinleşir. Tarihte bu normalleşmenin en çıplak hâli defalarca görülmüştür. Toplama kamplarında, bürokratik düzeneklerde, totaliter rejimlerin gündelik işleyişinde… Bir memur düşün. Önüne gelen dosyaya bakar. İmza atar. Ne olduğunu tam bilmez. Bilmek de istemez. Kimse kendini “kötü” olarak görmez. Yapılanlar yalnızca görevdir. Kurallar vardır, emirler vardır, prosedürler vardır. Kötülük burada olağanüstü bir niyetle değil; sıradan bir uyumla yayılır. Ama bu yalnızca tarihsel felaketlere özgü değildir. Günlük hayatta da benzer bir kayma yaşanır. Bir iş yerinde başta rahatsız eden bir haksızlık zamanla “işin doğası” sayılır. İtiraz etmenin bedeli düşünülür; susmanın daha güvenli olduğuna karar verilir. Bir süre sonra susmak bile fark edilmez. Çünkü susmak düzenin doğal bir parçası hâline gelmiştir.

Elbette her uyum teslimiyet değildir. Her sessizlik işbirliği sayılmaz. Çoğumuz bazen yalnızca yaşamı sürdürmeye çalışırız. Ama uzun süren normalleşme adalet duygusunu aşındırır. Kişi kendini korumak için başladığı uyumu, bir süre sonra kendinden vazgeçmeye dönüştürebilir. Güç kendini dayattığında değil; içselleştirildiğinde kalıcı olur. İnsanlar nerede duracaklarını bildiklerinde, neyi görmezden geleceklerini öğrendiklerinde, baskı artık bağırmak zorunda kalmaz. Herkes rolünü bilir. Bu bilgi korkudan daha etkilidir.

Ve o anda güç dışarıdan gelen bir baskı olmaktan çıkar. İçsel bir düzene dönüşür. Kişi nerede durduğunu fark etmediği sürece, normalleşme sessizce sürer. Ve güç artık karşısında değil, içinde çalışır.

İlginizi Çekebilir

Oktay Candemir: Mehmet Ağar Neden Hâlâ Bu Kadar Rahat?
Hillary Clinton, ​​Trump yönetimini Epstein dosyalarını ‘örtbas etmekle’ suçladı

Öne Çıkanlar