Mehmet Ağar, çiçeği burnunda İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’yi makamında ziyaret etti. “Hayırlı olsun” dedi. Yeni İçişleri Bakanı, bu gayriresmî ziyareti resmî bir ziyaretmiş gibi kamuoyuna takdim etti: “1992 yılında Erzurum Valiliği de yapmış, İçişleri ve Adalet eski Bakanı Sayın Mehmet Ağar’a nazik ziyaretleri ve hayırlı olsun dilekleri için teşekkür ederim.” dedi. Ağar ise ziyarete ilişkin eleştiriler üzerine şöyle dedi: “Eleştirilere bakarak hayatımı şekillendirmem. Kimseyi ikna etmek gibi bir derdim yok.”
Tıpkı 1996’daki Susurluk kazasından sonra söylediği “Devlet için bin tane operasyon yaptık” sözündeki gibi…
Ya da “Çok kurcalamayın. Bir tuğla çekerseniz o duvar tamamen yıkılır” açıklamasındaki rahatlık gibi. Bu açıklamalarda tuhaf olan şey, Ağar’ın sarsılmaz emin olma hâli. Gayet minnetsiz. Kürtçede buna “bêminet” diyoruz. Türkiye, çok güçlü liderler gördü. Mustafa Kemal Atatürk bir devlet kurdu ama hayatı boyunca iç ve dış tehditlerle yaşadı. İsmet İnönü en sert dönemlerde ülkeyi yönetti ama hiçbir zaman tarihin ve siyasetin baskısından azade olmadı. Recep Tayyip Erdoğan bugün yürütme gücünü elinde bulunduruyor ama her dönem farklı imtihanlarla yeniden sınanıyor. Sandık, en güçlü siyasetçiyi bile terletti. Ama bazı isimler sandığın dışında bir alanda varlığını sürdürüyor. Mehmet Ağar’ın rahatlığı tam da burada başlıyor. Yıllanmış şarap gibi her yıl biraz daha güçlenerek karşımıza çıkıyor.
Mehmet Ağar’ın rahatlığının ve gücünün nereden geldiğini hiçbirimiz bilmiyoruz. Durum öyle bir hâle geldi ki kamuoyunda artık bunu merak eden bile yok. Türkiye’nin karanlık yıllarında adı faili meçhullerle, kontrgerilla iddialarıyla, devlet içindeki paramiliter yapılarla birlikte anılan bir isimden söz ediyoruz. 90’ların o puslu atmosferini hatırlayın: Yol kenarında ölü bulunan insanlar, sokak ortasında vurulan gazeteciler, işkence tezgâhları… Binlerce insanlık suçu. Bir ülkede binlerce insanın hayatına mal olmuş olaylar hafızalardaki tazeliğini korurken, o dönemin aktörlerinden biri bugün hâlâ “Kimseyi ikna etmek gibi bir derdim yok” diyebiliyorsa, orada bireysel cesaretten çok onu yaratan sistemin verdiği bir güven vardır. Bu yüzden Ağar’ın arkasında bir yapı olduğunu düşünüyoruz. Ya da en azından kimsenin o yapıya dokunamayacağını. Yıllarca “derin devlet” dedik; kimi zaman inkâr edildi, kimi zaman küçümsendi.
Ama bu ülkede bazı isimler hep bu zırha bürünerek kendini korumayı başardı. Ağar gerçekten o zırhın sahibi mi, yoksa o zırhı yaratan sistemin sembol ismi mi? Ağar bir kişi mi, yoksa bir devlet refleksi mi? Ağar = devlet kutsallığı = “devlet baba” kültürü mü? Mehmet Ağar’ın siyasi performansına bakıldığında sandıkta güçlü bir karşılık bulduğunu söylemek zor. Demokrat Parti Genel Başkanı olarak girdiği seçimlerde kayda değer bir halk desteği elde edemedi. Yani bu rahatlık, halktan alınmış bir yetkinin rahatlığı değil. O hâlde bu güven nereden geliyor? 1990’larda faili meçhul cinayetler, kontrgerilla iddiaları, kayıplar ve karanlık operasyonlar konuşuluyordu. 2000’lerde Ergenekon ve Balyoz davalarıyla bir tasfiye süreci yaşandığı iddia edildi. 2016 sonrası ise devletin yeniden yapılandığı söylendi. Peki, gerçekten ne değişti? Hâlâ Mehmet Ağar’ı koruyan bu sistemin değiştiğine ya da değişeceğine kim, neden inansın? 1970’lerin, 1990’ların en derin, en güçlü, en dokunulmaz isimleri 2026 yılında hâlâ etkili ve görünürse, o ülkede dönüşüm iddiası inandırıcılığını kaybeder.
Mehmet Ağar, Doğu Perinçek, Korkut Eken, Yeşil, Alaattin Çakıcı bu devletin bilinçaltıdır. 1996’daki Susurluk kazası, devlet, siyaset ve yeraltı dünyası arasındaki ilişkileri gösteren bir ayna tutmuştu. O dönemde kurulan cümleler hâlâ hafızalarda: “Devlet için bin tane operasyon yaptık.” “Bir tuğla çekerseniz o duvar yıkılır.” Bu ifadeler bir savunma değil, bir uyarı tonuyla söylenmişti. Devlet adına hareket ettiğini düşünen bir zihniyetin, hukukun üstünde konumlanma hâliydi bu. Aradan otuz yıl geçti. İktidarlar değişti, anayasa değişti, sistem değişti. “Eski Türkiye” dendi, “Yeni Türkiye” dendi. Ama bazı isimler değişmedi. Bazı figürler her dönemin içinde bir yer buldu. Bu durum, kişisel bir başarı hikâyesinden çok kurumsal bir sürekliliğe işaret ediyor.
O yüzden mesele sadece Mehmet Ağar değil. Mesele, bu ülkede hesap sorulabilirliğin sınırlarıdır. Ve bir ülkede en tehlikeli duygu korku değildir. En tehlikeli duygu alışmaktır. Biz neden bu duruma alıştık? Belki de kendimize sormamız gereken soru budur. Aksi takdirde Mehmet Ağar, “Kimseyi ikna etmek zorunda değilim” rahatlığında ülkenin dengeleri üzerinde etkili olmaya devam edecektir.












