Mecit Zapsu: Irkçılık; İnsanlığın Aynasındaki En Karanlık Leke

Genel

Irkçılık insanlık tarihinin en eski ve en inatçı günahıdır. İnsan, daha mağaralardan çıkmadan önce bile kendisine benzeyeni “biz”, benzemeyeni “öteki” diye ayırmaya başlamıştı. Tenin rengi, dilin sesi, adın biçimi — hepsi birer işarete dönüştü; birine ait olmanın ya da birinden nefret etmenin gerekçesine…

Yüzyıllar geçti, imparatorluklar doğdu ve yıkıldı, insan Ay’a gitti, atomu parçaladı; fakat o ilkel içgüdü hâlâ yerinde kaldı. Irkçılık yalnızca nefretin değil, korkunun da çocuğudur: Farklı olanı anlamak yerine ondan ürker, diyalog kurmak yerine duvar örer, yüzleşmek yerine yok etmeyi dener.

Frantz Fanon, “Siyah Deri, Beyaz Maskeler”de ırkçılığın özünü bir cümleyle özetlemişti: “Beyaz adamın gözünde ben insan değilim; onun aynasında yalnızca onun üstünlüğünü onaylayan bir yokluğum.” İşte ırkçılık tam da budur: Birinin insanlığını eksiltmeden diğerinin insanlığını var edemeyen bir sistem. Bu yüzden sadece bireylerin önyargısı değildir; yasaların, eğitim müfredatlarının, toplumsal reflekslerin içine sızar. Kolonyal çağda “medeniyet götürme” yalanının ardına saklanır, Afrika’nın damarlarını boşaltır, Asya’nın belleğini siler, Amerika kıtasını mezarlığa çevirir. Köle ticaretiyle milyonlarca insan zincire vurulur; Avrupa’nın zenginliği, siyah bedenlerin kanı ve emeği üzerinde yükselir.

20.yüzyılda insanlık, ırkçılığın en korkunç yüzlerinden biriyle yüzleşti: Nazi Almanyası’nda fabrikalaşmış ölüm, gaz odalarında duman olup yükselen hayatlar… Primo Levi, Auschwitz’den kurtulduktan sonra şöyle yazmıştı: “Burada olanlar olmuş değildir; hâlâ olmaktadır. İnsan unutursa yeniden olur.” Aynı çağda Güney Afrika’da apartheid siyahların hayatlarını duvarlarla bölerken, Amerika’da siyahlar linç ağaçlarının dallarında sallanıyordu. Irkçılık yalnızca bedenleri öldürmedi; dilleri, kültürleri, tarihleri ve insan olma hakkını da yok etti.

Bugün biçim değiştirmiş olsa da varlığını sürdürür: Avrupa’nın şehirlerinde göçmen çocuklar “entegrasyon” adı altında kimliklerinden soyundurulur, ABD’de siyahların bedenleri hâlâ polis kurşunlarıyla yere düşer, Çin’de milyonlarca Uygur toplama kamplarında asimilasyona zorlanır. Hannah Arendt’in sözleri bu yüzden hâlâ geçerlidir: “Kötülüğün en tehlikeli biçimi, sıradanlaştığı andır.” Irkçılık da böyledir — artık bağırarak değil, “ulusal güvenlik”, “toplumsal düzen” gibi masum görünen kelimelerle konuşur.

Ama özü değişmez: Bir grubun varlığı, diğerinin varlığına tehdit sayılır. Türkiye’de ırkçılık, bu evrensel belanın yerli maskesidir. Osmanlı İmparatorluğu’nun çok dilli, çok dinli, çok kimlikli yapısı 19. yüzyılın milliyetçi dalgasıyla sarsıldığında “tek millet” ideali, çeşitliliği bir tehdit olarak görmeye başladı. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte bu eğilim resmiyet kazandı: “Türk” kimliği devletin kutsalı haline geldi, diğer tüm kimlikler — özellikle de Kürt kimliği — ya yok sayıldı ya da tehlikeli ilan edildi.

1925’te Şeyh Sait isyanı kanla bastırıldı, 1937’de Dersim bir haritadan silinir gibi bombalarla yok edildi. Kürtçe yasaklandı, köylerin isimleri değiştirildi, diller susturuldu, hafızalar kazındı. Devletin arşivleri bugün hâlâ bir “sır” olarak saklanırken, geride kalan kuşaklar kendi tarihlerini ağıtlarla öğrenmek zorunda kaldı. Aimé Césaire’nin sömürgecilik üzerine söylediği gibi: “Bir halkı yok etmenin en kesin yolu, onun hafızasını öldürmektir.” Türkiye’de bu yol sıkça denendi: yasaklanan diller, yakılan köyler, sürgün edilen aileler…

Ancak ırkçılık yalnızca geçmişin gölgesinde kalmadı; bugünün gerçekliğine dönüştü. 1990’larda zorunlu göçlerle milyonlarca Kürt, köylerinden koparıldı; şehirlerde “doğudan gelen tehlike” diye damgalandı. Kürtçe konuşan bir çocuk okulda azarlanır, Kürtçe tabelalar hâlâ indirilir, Kürt siyasetçiler yıllardır cezaevlerinde tutulur. Afyon’da tarlada çalışan Kürt işçiler katledilir, Sakarya’da evleri taşlanır, Yozgat’ta linç edilmeye kalkılır. Tüm bunların ardından, failler çoğu zaman “tahrik” bahanesiyle serbest bırakılır.

Irkçılık artık bireysel bir nefret değil; medya dilinden yargı kararlarına, polis reflekslerinden siyasi nutuklara kadar örgütlü bir düzeneğin parçasıdır. Bu tablo yalnızca Kürtler için değil, başka “ötekiler” için de değişmez: Aleviler yüzyıllardır katliamlarla yüzleşir, Ermeniler hâlâ 1915’in adını anmaktan korkar, mülteciler ucuz emek deposu olarak görülürken linç kampanyalarının hedefi olur. Bu ülke, kendisinden farklı olana tahammülsüzlüğü bir refleks haline getirmiştir. Ama en ağır yükü yine de Kürtler taşır; çünkü bu topraklarda Kürt kimliği, bir “azınlık”tan çok daha fazlasıdır — devletin kuruluş anlatısının “öteki”si, sistemin sürekliliğinin günah keçisidir. Son yıllarda bu zehrin yeniden dolaşıma sokulmasında bazı siyasi çevrelerin oynadığı rol göz ardı edilemez.

Özellikle İYİ Parti ve Zafer Partisi gibi milliyetçi çizgideki partiler ile kimi radikal Kemalist gruplar, barış ihtimalini zayıflatmak ve Kürtlerin siyasal temsilini itibarsızlaştırmak için sistemli bir dil kullanmaktadır. Kürt siyasetçilerin demokratik talepleri “terörle işbirliği” olarak yaftalanmakta, eşit yurttaşlık çağrıları “bölücülük” diye karalanmaktadır. Bu söylem yalnızca Kürtleri hedef almakla kalmaz; toplumun sinir uçlarına dokunarak kutuplaşmayı derinleştirir, birlikte yaşama zeminini dinamitleyen bir nefret atmosferi yaratır.

Her seçim döneminde “terörle pazarlık”, “vatan bölünüyor” gibi söylemler, barış ve çözüm ihtimalini siyasetin dışına itmek için bir silah gibi kullanılmaktadır. Böylece Kürt halkının meşru temsilcileriyle kurulabilecek diyalog kanalları sabote edilirken, milliyetçi refleksler sürekli diri tutulur. Bu dil yalnızca Kürtlerin hak mücadelesine zarar vermez; aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşme ihtimalini de felç eder. Çünkü gerçek barış, yalnızca dağlarda silahların susmasıyla değil, parlamentoda sözlerin özgürce konuşulabildiği bir iklimle mümkündür. Irkçılık bir topluluğu hedef alır gibi görünse de aslında bütün bir toplumu hasta eder. Bir dil yasaklandığında yalnızca o halk değil, tüm toplum dilsizleşir. Bir kimlik reddedildiğinde yalnızca o kimlik değil, insanlığın tamamı eksilir.

Çünkü insanlık, farklılıklarla birlikte anlam kazanır. Simone Weil’in dediği gibi: “Köklerinden koparılan bir insan, evrenin her yerine sürüklenmiş bir toz zerresi gibidir.” Bugün Kürtlere yönelen her nefret söylemi, aslında bu toplumun vicdanına saplanan bir bıçaktır. “Bölücülük”le suçlayanlar, asıl bölünmeyi bizzat kendileri yaratır; çünkü baskı altında birlik kurulmaz, yasaklanan bir dilde kardeşlik büyümez, inkâr üzerine barış inşa edilemez. Irkçılığa karşı mücadele, yalnızca bir siyasi talep değil, ahlaki bir zorunluluktur.

İnsan olmak; acıyı kıyaslamadan, kimliği başkalarının varlığı üzerine kurmadan, eşitliği yalnızca “bizimkiler” için değil, herkes için istemektir. Bugün Kürtlere yönelik ırkçılığa sessiz kalanlar, yarın başka bir azınlık hedef alındığında da susacaklardır. Sessizlik tarafsızlık değil, suç ortaklığıdır. Primo Levi’nin uyarısı hâlâ geçerlidir: “Olduysa tekrar olabilir. Olduysa her yerde olabilir.” Irkçılığı kalemimizle, vicdanımızla ve dayanışmamızla yenebiliriz. Bunu başardığımızda yalnızca Kürtler değil, bütün Türkiye kazanır.

Gerçek barış, kimsenin kimliğinden utanmadığı, dilini saklamak zorunda kalmadığı, herkesin eşit ve özgür yaşadığı bir toprakta filizlenir. Çünkü o barış, devletlerin imzaladığı anlaşmalarda değil, halkların birbirine uzattığı ellerde doğar. Ve belki o gün geldiğinde, insanlık aynasına baktığımızda hâlâ orada duran o kara lekeyi değil, ortak yüzümüzü görürüz. Irkçılık bir fikir değil, bir utançtır. Onu savunanlar değil, onun karşısında duranlar tarihe onurla yazılır. 

İlginizi Çekebilir

Kenan Azizoğlu: Işığın Ardında
Kitap: Avesta / Zerdüştilerin Kutsal Metinleri yeni baskısı çıktı

Öne Çıkanlar