“Barış masası umutla kurulur, ama güvensizlikle devrilir.” Türkiye, bir kez daha çözüm süreci tartışmalarının eşiğinde duruyor. Ancak bu kez tablo, geçmişten çok daha karmaşık ve kırılgan. 2009’daki Oslo görüşmelerinden 2015’teki Dolmabahçe Mutabakatı’nın çöküşüne kadar uzanan başarısız girişimler, toplumsal hafızada derin bir güvensizlik yarattı.
Siyasi aktörlerin farklı ajandaları, Rojava politikalarındaki çelişkiler ve devletin kurumsal çürümesi, umut ile kaygı arasında ince bir çizgide salınan bir atmosfer oluşturuyor. Bugün, barış ihtimali, sadece siyasi iradeye değil, aynı zamanda toplumsal güvenin yeniden inşasına bağlı. Türkiye’nin çözüm süreci deneyimleri, 2009’daki Oslo görüşmelerinden başlayarak 2015’te Dolmabahçe Mutabakatı’nın çöküşüne kadar uzanıyor.
Oslo süreci, gizli yürütülen müzakerelerin sızması ve kamuoyunda yaratılan tepkiyle başarısız oldu. 2013-2015 arasındaki Çözüm Süreci ise, ilk etapta umut verse de, siyasi irade eksikliği, güvenlikçi politikaların baskın gelmesi ve Kobani protestolarıyla başlayan çatışma ortamı nedeniyle çöktü. Bu süreçler, Kürt halkında ve genel toplumda, barışın mümkün olabileceğine dair inancı zedeledi. Bugün, yeni bir çözüm süreci tartışılırken, bu tarihsel bagaj, umutların önünde ağır bir yük olarak duruyor.
Siyasi Aktörlerin Rolü
Siyasi partilerin tutumları, çözüm sürecinin yönünü belirleyecek temel etken. Ancak her bir aktörün farklı ajandaları, ortak bir zemini zorlaştırıyor. AKP: İktidar partisi, çözüm sürecini hem iç politikada sıkışmışlığını aşmak hem de Suriye/Rojava politikalarını desteklemek için bir araç olarak görüyor. Ancak, “toplumsal barış” söylemiyle sahada izlenen güvenlikçi politikalar arasındaki çelişki, samimiyet tartışmalarını körüklüyor. MHP: “Milli birlik” söylemiyle hareket eden MHP, çözüm sürecine temkinli, hatta mesafeli.
Güvenlikçi duruşu, Kürt sorununun çözümünü asimilasyoncu politikalarla özdeşleştiriyor. Ancak, koalisyon ortağı olarak AKP’yi koşullu bir şekilde destekleyebilir.
CHP: Demokratikleşme vurgusuyla öne çıkan CHP, parti içinde ulusalcı ve reformist kanatlar arasında sıkışmış durumda. Genel başkan değişimiyle daha cesur adımlar atsa da, tabanının sürece ne kadar destek vereceği belirsiz.
DEM Parti: Kürt sorununun çözümü için süreci en büyük fırsat olarak gören DEM Parti, siyasi baskılar (kayyım atamaları, dava süreçleri) ve tabanının radikalleşme eğilimiyle karşı karşıya. Rojava’daki kazanımları koruma ile Türkiye’deki demokratik haklar arasında denge kurmaya çalışıyor.
Diğer Aktörler: İYİ Parti gibi merkez sağ partiler, sürece temkinli yaklaşırken, sivil toplum kuruluşları ve barış odaklı inisiyatifler, kutuplaşmış medya ortamında etkisiz kalıyor. Toplumsal mutabakat için bu aktörlerin rolü kritik, ancak mevcut koşullar hareket alanlarını daraltıyor.
Rojava’nın Gölgesinde Barış
Rojava, yalnızca Kürt halkı için bir özerklik deneyi değil, aynı zamanda bölgesel güç mücadelesinin bir yansıması. Türkiye’nin Rojava’ya yönelik politikası, çözüm sürecinin samimiyetini sorgulatan en büyük çelişki. Hükümet, bir yandan “barış süreci” söylemiyle umut mesajları verirken, diğer yandan Suriye’deki cihadist geçici yönetime destek vererek SDG’ye (Suriye Demokratik Güçleri) entegre olma baskısı yapıyor.
Hakan Fidan gibi isimlerin ağzından çıkan tehditkar söylemler, Kürt halkının barışa olan güvenini tüketiyor. Rojava meselesi, uluslararası aktörlerle de kesişiyor. ABD’nin SDG’ye desteği, Rusya’nın Esad rejimiyle ittifakı ve İran’ın bölgesel nüfuz arayışı, Türkiye’nin politikalarını karmaşıklaştırıyor.
Türkiye, NATO müttefiki olarak ABD ile iş birliği yaparken, Astana Süreci’nde Rusya ve İran’la masada oturuyor. Rojava’daki kazanımlara yönelik baskılar, yalnızca Suriye’deki Kürt hareketini değil, Türkiye’deki barış masasını da temelden sarsıyor. Çünkü halk, masada verilen sözlerin sahadaki politikalarla çeliştiğini gördükçe, barış söylemine inanmakta zorlanıyor.
Kurumsal Çürüme ve Güven Bunalımı
Devletin kurumsal yapısındaki erozyon, çözüm sürecinin önündeki en büyük engellerden biri. Yargı bağımsızlığının aşınması, keyfi tutuklamalar ve kayyım politikaları, sadece Kürt sorununa değil, genel demokratik güvenilirliğe de darbe vuruyor. Örneğin, DEM Parti’li belediyelere yönelik sistematik kayyım atamaları, Kürt halkının siyasi iradesine müdahale olarak algılanıyor. CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar ise, iktidarın muhalefeti sindirme çabası olarak görülüyor. Medyadaki tek seslilik ve sansür, toplumsal diyalog kanallarını tıkıyor. Adalet sistemine duyulan güvenin bu kadar düşük olduğu bir ortamda, barış masası en küçük sarsıntıda dağılabilir.
Güven İnşası için Somut Adımlar
Toplumun çözüm sürecine destek verebilmesi için güvenin yeniden tesis edilmesi şart. Bunun için: Şeffaf ve Kapsayıcı Süreç: Çözüm süreci, sadece siyasi partilerle sınırlı kalmamalı; sivil toplum, akademisyenler, kadın hareketleri ve gençlik örgütleri gibi geniş kesimlerin katılımıyla yürütülmeli. Hukukun Üstünlüğü: Kayyım uygulamaları, siyasi tutuklamalar ve yargı operasyonları durdurulmalı; adalet sisteminde şeffaflık sağlanmalı.
Toplumsal Diyalog Platformları:
Farklı kesimlerin önyargıları kıracak diyalog mekanizmaları kurulmalı. Eğitim ve Medya Desteği: Barış dilini güçlendirecek eğitim programları ve medyada kutuplaşmayı azaltacak yayınlar teşvik edilmeli.
Rojava ile Barışçı Çizgi:
Türkiye, Rojava’yı bir tehdit olarak görmek yerine, bölgesel istikrar için bir iş birliği fırsatı olarak değerlendirmeli.
Sonuç: “Barış, devletin lütfu değil; halkların iradesiyle inşa edilen bir hakikat zeminidir.” Türkiye, kritik bir kavşakta. Yeni çözüm süreci, geçmişin hatalarından ders alınmazsa tıkanma riskiyle karşı karşıya. Siyasi aktörlerin farklılıkları, süreci kırılganlaştırıyor; devletin kurumsal çürümesi ise toplumsal güveni yok ediyor.
Kalıcı bir barış için önce güven yeniden inşa edilmeli. Bu güven, operasyonlarla, baskılarla veya kutuplaştırıcı söylemlerle değil; eşit yurttaşlık, şeffaflık ve temel haklar ekseninde kurulacak bir demokratik mutabakatla sağlanabilir.
Barış, yalnızca Ankara’daki müzakerelere değil, Rojava’daki kazanımlara ve halkların iradesine saygı gösteren bir vizyona bağlı. Eğer bu fırsat bir kez daha ertelenirse, ertelenecek olan sadece bir umut değil; bir halkın geleceğidir.










