Bir ülkede herkesin “cumhuriyetçi” olması ne kadar tehlikeliyse, herkesin “sosyalistmiş gibi görünmesi” de aynı derecede tehlikelidir. Bugünün bazı Cumhuriyet yazarları ile sahte TKP’cileri, Fransız Devrimi’nin üç kelimesini ezberleyip demokrasiyi unutmuş bir kuşağın mirasını taşıyor olabilir. Ama unutuş onlarla sınırlı değil; Türk solunun geniş bir kesimi de aynı körlüğün içinde.
On yıllardır en ağır bedeli ödeyen bir halkı görmeden özgürlükten, eşitlikten söz edenler, aslında kendilerinden başka kimseyi savunmuyor. Kürtleri görmeyenlerin devrimden söz etmeye hakkı yoktur. Bugün kimse, “sınıf analizi” adı altında Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını gölgelemeye kalkmasın. Çünkü artık aynalar kırıldı; süslü sözlerin arkasında sadece inkâr, kibir ve seçkinci korkular duruyor.
Cumhuriyetçi çevreler, 1789’un mirasını ağızlarında sakız ederken üç kelimeyi tekrarlar: Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik. Ama nasıl oluyorsa bu sözler Türkiye’de yalnızca Türklere anlamlı gelir. Kürtler aynı kelimeleri telaffuz ettiğinde sesleri boğulur. “Özgürlük” dediklerinde bölücülükle suçlanırlar. “Eşitlik” istediklerinde feodal ilan edilirler. “Kardeşlik” çağrısı yaptıklarında bile tepeden bakan bir ağabeylik tonuyla küçümsenirler. Gerçek basittir: Bu ülkede cumhuriyet yüz yıllık bir kavramdır; demokrasi ise hâlâ yasaktır.
Ve Kürt halkı bugün cumhuriyetin yalanlarına değil, demokrasinin hakikatine tutunmaktadır. Türk solunun bir kısmı, Che’nin fotoğrafını duvara asıp Rojava’daki kadın öncülüğündeki devrimi küçümsedi. Zapatista maskesiyle poz verip Botan dağlarında yürüyen gerillayı görmedi. Fidel’in purosunu romantize edip Qamişlo’da toprağa düşen çocuklara kör kaldı. Neden? Çünkü o devrim onların diliyle konuşmuyordu. Çünkü özne Kürtlerdi. Çünkü başaran Kürtler olmuştu. Ve bu durum, yıllardır süslü teorilerin arkasına saklananları huzursuz etti.
Rojava’da halk meclisleri kurulduğunda, kimi sol çevreler hemen “Amerikan oyunu” dedi. Oysa orada olan şuydu: Doğrudan demokrasi… Komünal ekonomi… Kadın özgürlüğü… Eşit yurttaşlık… Yıllardır savunduklarını iddia ettikleri her ilke sahada gerçek bir yaşam bulmuştu. Ama bu başarı, onların sahte enternasyonalizmini yerle bir etti. Çünkü gerçek devrim bazen sırtında mermi taşıyan bir kadındı.
Bazen ayakkabısız bir çocuktu. Bazen kimliğini savunmak için açlıkla direnen bir anneydi. Geçenlerde yayımlanan bildirinin başlığı şöyleydi: “Cumhuriyet uçurumdan düşmesin.” Altında onlarca imza, üstünde süslü cümleler vardı. Ama bir şey yoktu: demokrasi. Neden? Çünkü o bildiriyi yazanların derdi halkın yönetime katılması değil, halkın sessiz kalmasıydı. Onların cumhuriyet anlayışı; halksız bir devlet, halksız bir sol, halksız bir özgürlüktür. Kürtlerin bu oyunu bozmasından, ülkeyi gerçek anlamda demokratikleştirecek bir sürecin kendi imtiyazlarını sarsmasından korktular. O yüzden bağırıyorlar: “Cumhuriyet uçuruma düşüyor!”
Hayır. Cumhuriyet değil, ayrıcalıkları uçuruma düşüyor. Bugün Kürtler barış istiyor; hem de başı dik, onurlu, eşit bir yaşamın barışını. Ama özellikle kendini “sol” zanneden bazı çevreler bu talebi kendi ajandalarına göre büküyor. Barış söylemini bir oyalama taktiğine, bir vitrin süsüne çeviriyorlar. En çarpıcı örnek: CHP’nin İmralı’ya gidecek olası bir çözüm komisyonunda yer almayacağını ilan etmesi. Bu açıklama, onları farkında olmadan değil; gayet bilinçli bir biçimde aşırı sağcılarla aynı çizgiye itti. Çünkü inkârın zemininde ideolojik farklar değil, benzer korkular vardır: Kürtler eşit olursa düzen değişir. Düzen değişirse imtiyazlar biter. Ve işte tam burada maskeler düşer Zapatista’yı bilip Botan’ı görmeyen, Fidel’i sevip Mahmur’u duymayan, Che’yi övüp Rojava’ya düşman kesilen sol; ne devrimcidir ne halkçıdır ne enternasyonalisttir.
Gerçek enternasyonalizm, en yakındaki ezilenle dayanışmayla başlar. Bu coğrafyada o ezilen, o inkâr edilen, o bedel ödeyen halk: Kürtlerdir. Ve bugün artık çok şey açığa çıktı: Kürt halkı yalnızca devleti teşhir etmedi; sosyalist makyajlı milliyetçiliği de ortaya çıkardı. Devrimin afişte değil, dağda; sloganda değil, sokakta; barda kadeh kaldırmakta değil, beyaz tülbendini bir halkın onuruna dolayan annelerin direnişinde kurulduğunu gösterdi. Kimse artık bizi kandıramaz.
Cumhuriyet maskesinin ardındaki kibri, sosyalist makyajın altındaki milliyetçi dili görüyoruz. Ve biliyoruz: Devrim, bazen çıplak ayaklı bir çocuğun gözlerinde, bazen alanlarda kaybolan evladının akıbetini soran bir annenin haykırışında, bazen barışı savunmanın bile suç sayıldığı bir ülkede inadına barış diyenlerin cesaretindedir. Bu yazı, kime ne hissettirdiğiyle değil, neyi ortaya çıkardığıyla değerlendirilsin.
Çünkü bazen bir halk konuştuğunda, suskunların kim olduğu daha iyi anlaşılır.











