“Bazı haritalar çizilirken, halklar silinir.” Yüz yıl önce, bir masa kuruldu. O masada cetveller, kalemler ve mürekkep vardı. Ama halklar yoktu. Kürtler yoktu. Bu yazı, bir yokluğun tarihini değil; bir halkın yok sayılmasına karşı büyüttüğü varoluş sesini anlatıyor. Sykes-Picot’un cetvelleriyle parçalanan bir coğrafyadan, Lozan’ın suskun haritasına; oradan bugüne, Rojava’nın direngen sabahlarına uzanan bir yürüyüşün izlerini sürüyoruz. Her bölüm, bir tanıklık. Her cümle, bastırılmış bir hakikatin yeniden dile gelişi.
Ve her satır, “Biz buradayız” diyen bir halkın hafızasından damlıyor. Lozan’da masaya çağrılmayan Kürtler, şimdi yeni bir masa kuruyor: Ulus-devletin tekçiliğine karşı halkların çoğulluğu; inkâra karşı hakikat; suskunluğa karşı söz… Bu yazı bir ağıttır, ama aynı zamanda bir çağrıdır: Yüz yıl süren sessizlikten, yeni yüzyılın eşiğinde bir uyanışa…
1. BÖLÜM – GİRİŞ: TARİH BİR ANLAŞMAYI DEĞİL, BİR SESSİZLİĞİ ONAYLADI
24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Anlaşması, resmi anlatımlarda Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası meşruiyetini kazandığı gün olarak yüceltilir. Gerçekten de bu anlaşma; Türkiye’nin sınırlarını tanımlamış, kapitülasyonları kaldırmış ve Osmanlı borçlarını yeniden yapılandırarak diplomatik düzlemde bir “zafer” olarak kabul edilmiştir. Fakat bu “zafer”, bir halkın yüzyıllık sessizliğinin başlangıcına da işaret eder: Kürtler. Lozan, yalnızca yeni bir devletin tanınması değil; bir halkın yok sayılmasının, kimliğinin silinmesinin de resmî belgesidir. Kürt halkı, o masada ne taraf olarak yer aldı ne de bir paragrafın öznesi olabildi. Türkiye’nin bağımsızlığı tanınırken, Kürtlerin adı bile anılmadı. Çünkü bu anlaşma sadece bir sınırlar haritası değil; aynı zamanda bir görünmezlik haritasıdır. Bu tarihsel metin, diplomatik bir mutabakat olmanın ötesinde, ulus-devlet paradigmasının Ortadoğu’ya dayatılması anlamına gelir.
Osmanlı’nın çok kimlikli, çok dilli, çok inançlı toplumsal yapısı, modern ulus-devlet anlayışıyla tasfiye edilmiştir. Lozan, bu tasfiyeyi meşrulaştıran bir “barış anlaşması” değil, bir inkâr ve imha düzeninin manifestosudur. Kürtler açısından Lozan, dört parçaya bölünmenin, statüsüzlüğün ve uluslararası hukukta tanınmamanın başlangıç noktasıdır. Sevr’de sınırlı da olsa tanınan Kürt varlığı, Lozan’da tamamen silinmiştir. Bu silinme yalnızca diplomatik bir kayıp değil, toplumsal, kültürel ve siyasal yok saymanın kurumsallaştığı tarihsel bir kırılmadır. Ve Lozan, bir başka gerçeği daha açığa çıkarır: Egemen devletler, halkların hakikatini değil, kendi çıkarlarını esas alır. Bu yüzden Kürtler, hakikatlerini görünür kılmak için başka masalar kurmak zorunda kaldılar. Bu yeni masalar; dağlarda, zindanlarda, sokaklarda, komünal meclislerde ve kadınların öncülüğünde kuruldu. Çünkü inkârla kurulan her barış, halklar için suskun bir savaştır.
2. BÖLÜM – SYKES-PICOT’TAN LOZAN’A: PAYLAŞIMIN KODLARI
Lozan’ı anlamak için, onun önsözü olan 1916 tarihli Sykes-Picot Anlaşmasına bakmak gerekir. Bu gizli mutabakat, Birinci Dünya Savaşı sürerken İngiltere ile Fransa arasında imzalanmış; Osmanlı’nın Arap vilayetlerinin savaş sonrası nasıl paylaşılacağını belirleyen bir emperyal pazarlık belgesi olmuştur. Anlaşma gereği Ortadoğu haritası, cetvellerle ve kalemlerle masa başında çizilmiştir. Ancak bu çizgiler yalnızca toprakları değil, halkları da bölmüştür. Kürdistan coğrafyası, bu pazarlığın en ağır bedelini ödeyen halkın yurdudur. Kürtler bu anlaşmada ne masadaydı, ne haritada. İngilizler, Musul ve Kerkük’teki petrol kaynaklarını güvenceye almak için Güney Kürdistan’ı (Başûr) kendi denetimine aldı. Fransızlar, Suriye ve Lübnan’ı hedefleyerek Batı Kürdistan’ı (Rojava) mandasına bağladı. Kuzey Kürdistan ise, daha sonra Ankara Antlaşması ve Lozan süreciyle Türkiye sınırları içine dâhil edildi. Bu paylaşımda etkin rol oynayan İngiliz ajanı Gertrude Bell, halk arasında “Çöl Kraliçesi” olarak tanındı. O, haritaları çizerken yalnızca sınırları değil; halkların kaderini de yeniden yazdı.

Kürtler, onun gözünde yalnızca büyük stratejilerin dipnotuydu. “Medeniyet götürme” bahanesiyle yapılan bu tasarımlar, aslında Ortadoğu’nun kadim halklarını parçalamayı, bölgesel güçleri birbirine düşürmeyi ve kaynakları kontrol etmeyi amaçlıyordu. Kürtler içinse bu durum, yüzyıllık bir parçalanmışlık, inkâr ve direniş döngüsünün başlangıcı oldu. Sykes-Picot’un çizdiği gayrimeşru haritalar, Lozan’da hukuki bir elbise giydi. O çizgiler, bu kez uluslararası diplomasi nezdinde “meşru sınırlar” olarak kabul gördü. Oysa bu meşruiyet halkların rızasından değil; sömürgeci çıkarların ortaklığından doğmuştu. Lozan, Sykes-Picot’un diplomatik maskesiydi. Ve o maskenin ardında dört parçaya bölünmüş bir halk, statüsüz bırakılmış bir Kürdistan ve bastırılmış bir tarih yatıyordu.
3. BÖLÜM – SEVR UMUDU VE LOZAN İHANETİ
1920 yılında imzalanan Sevr Anlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasını öngören ilk kapsamlı uluslararası belgeydi. Aynı zamanda, halklara —özellikle de Kürtlere— belirli statüler tanınmasını içeren nadir bir metindi. Kürtler açısından Sevr, tarihte ilk kez bir halk olarak uluslararası düzeyde tanındıkları bir metin olmuştur. 62, 63 ve 64. maddeler, Kürtlere önce özerklik, ardından ise belirli koşullarda bağımsızlık hakkı tanımaktaydı. Bu maddeler, yalnızca diplomatik hükümler değil; yüz yıllardır sömürülmüş, bölünmüş ve inkâr edilmiş bir halk için bir umut kırıntısı, geleceğe dair bir “ihtimal penceresi”ydi. Ancak Sevr, hiçbir zaman uygulanmadı. Anlaşma imzalanmış olsa da, dönemin emperyal güçleri Kürt halkına verdikleri bu sözleri tutmak gibi bir niyet taşımıyordu. Sevr, Kürtler için kazanılmış bir hak değil; batılı çıkar dengelerinin geçici bir manevrasıydı. Ve nihayet, 1923’te imzalanan Lozan Anlaşması, bu ihtimali sonsuza dek ortadan kaldırdı. Lozan, Sevr’i yalnızca geçersiz kılmadı — onu tarihin çöplüğüne gömdü. Sevr’de adı geçen “Kürtler” halkı, Lozan’da hiç var olmamış gibi yok sayıldı. Bu yalnızca bir diplomatik değişim değil; bir halkın siyasi, kültürel ve hukuki düzlemde sistematik olarak silinmesi demekti.
Lozan’da İsmet Paşa’nın başkanlık ettiği Türk heyeti, Kürtleri ayrı bir halk olarak tanımadı. “Kürtler bizim Müslüman kardeşlerimizdir” söylemiyle, Kürt kimliği dinsel birlik potasında eritilmek istendi. Bu strateji, Lozan sonrasında yürürlüğe konacak olan inkâr ve asimilasyon politikalarının da ideolojik zeminini oluşturdu. Sevr, Batılı devletlerin verip tutmadığı bir söz olarak kalırken; Lozan, bu sözün artık hatırlanmadığı, bilerek unutturulduğu bir ihanete dönüştü. Bu yüzden Kürtler için Sevr, yarım bırakılmış bir ihtimal, Lozan ise bu ihtimalin sistematik olarak bastırıldığı tarihsel bir kırılmadır. Bugün bile Lozan’ı sadece bir diplomatik belge olarak değil, bir halkın kaderinin masaya bile getirilmediği tarihsel bir kopuş olarak hatırlamak gerekir. Çünkü o masada olmayan Kürtler, bugün kendi masalarını —halk meclislerinde, komünlerde, özgür dağlarda— kurarak kaderlerini yeniden yazmaktadır.
4. BÖLÜM – LOZAN MASASI: KİM VARDI, KİM YOKTU?
Lozan Konferansı, 20 Kasım 1922’de İsviçre’nin Lozan kentinde başladı ve yaklaşık sekiz ay süren çetin müzakereler sonunda 24 Temmuz 1923’te bir anlaşmayla sonlandı. Bu konferansta masada oturanlar kadar, masada olmayanlar da tarihin yönünü belirledi. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Japonya, Romanya ve Yugoslavya gibi devletlerin temsilcileri karşı karşıya otururken, Kürt halkı yalnızca yokluğuyla temsil edildi. Türkiye adına görüşmelere katılan heyetin başında İsmet Paşa (İnönü) bulunuyordu. Türk tarafı, Lozan’ı sadece Sevr’i geçersiz kılmak ya da sınırları belirlemek için değil; aynı zamanda çok kimlikli Osmanlı mirasını tasfiye ederek homojen bir ulus-devlet inşa etmenin imkânı olarak görüyordu. Bu nedenle, konferans boyunca etnik, dilsel ve kültürel farklılıkların gündeme gelmesi sistematik biçimde engellendi. Oysa Kürtler, daha önce 1919’daki Paris Barış Konferansı gibi platformlarda diplomatik varlık göstermiş; bildiriler sunmuş, temsilciler göndermiş, kendi kaderleri için uluslararası toplumun dikkatini çekmeye çalışmışlardı. Ancak Lozan’da bu girişimler yok sayıldı.
Kürtler ne taraf olarak ne de gözlemci olarak çağrıldılar. Masadan dışlandılar. Konferansta azınlıklar konusu özel olarak ele alındı. Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler azınlık statüsüne alınırken; Müslüman Kürtler, “çoğunluğun parçası” sayılarak görmezden gelindi. İsmet Paşa’nın “Kürtler bizim Müslüman kardeşlerimizdir” söylemi, yalnızca dini birlik çağrısı değil; Kürt kimliğinin sistematik biçimde silinmesinin diplomatik versiyonuydu. Bu yokluk, yalnızca fiziksel bir eksiklik değil; inkâr siyasetinin kurumsallaşması demekti. Konferans tutanaklarında Kürtlere dair tek bir maddenin yer almaması, ilerleyen yıllarda uygulanacak asimilasyon politikalarına hukuki zemin sağladı. Lozan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş manifestosunun diplomatik sureti oldu — ve bu manifestoda Kürtlere yer yoktu. Lozan masası, çok kimlikli halkların temsil edildiği bir masa değil; emperyal çıkarlarla ulus-devlet projelerinin kesiştiği bir mutabakat alanıydı. Ve o masada oturmayanlar, mutabakattan en çok etkilenenler oldu. Bugün geriye dönüp baktığımızda, Lozan masasında kimlerin oturduğundan çok, kimlerin oturtulmadığını hatırlamak gerekir. Çünkü bu inkârın açtığı boşluk, yalnızca tarihsel bir eksiklik değil; bir halkın yüzyıllık direnişinin ilk kıvılcımıdır. Masaya alınmayan Kürtler, kendi masalarını dağlarda, zindanlarda, sokaklarda ve meclislerde kurarak tarihe yeniden müdahil olmuştur.
5. BÖLÜM – LOZAN’IN SONUÇLARI: KÜRDİSTAN’IN DÖRT PARÇAYA BÖLÜNMESİ
Lozan Anlaşması’nın en derin ve kalıcı sonuçlarından biri, Kürdistan’ın dört parçaya bölünerek dört farklı devletin sınırları içine hapsedilmesidir. Sykes-Picot ile çizilen emperyal sınırlar, Lozan’la birlikte uluslararası meşruiyet kazandı. Böylece Kürt halkı yalnızca coğrafi olarak değil; siyasal, toplumsal ve kültürel düzeyde de parçalandı. Kuzey Kürdistan, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kaldı. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte, bölgede sistematik bir inkâr ve asimilasyon politikası yürürlüğe kondu. Anadilde eğitim yasaklandı, köy ve şehir isimleri değiştirildi, Kürt kimliği bastırıldı. 1925’teki Şeyh Said İsyanı’ndan 1938’deki Dersim Tertelesine kadar uzanan süreçte, isyanlar ve katliamlar arasında dönen bir devlet şiddeti döngüsü yaşandı. Güney Kürdistan, İngiltere’nin yönlendirmesiyle Irak’a bırakıldı. Türkiye’nin Musul üzerindeki talepleri, 1926 Ankara Anlaşması ile son buldu. Bu anlaşma Kürtlerin rızası alınmadan imzalandı. Musul ve Kerkük gibi zengin petrol sahaları, İngiliz mandası altındaki Irak Krallığı’na bağlandı. Kürtlerin kaderi, bir kez daha büyük güçlerin enerji hesaplarına kurban edildi. Doğu Kürdistan, İran’ın sınırlarında kaldı. Pehlevî rejimi boyunca Kürt kimliği sistematik biçimde baskı altına alındı. 1946’da kurulan Mahabad Kürt Cumhuriyeti, kısa ömürlü olsa da Kürtlerin kendi kaderini tayin etme iradesinin ilk büyük ifadesi oldu. Ancak Sovyet desteğinin çekilmesiyle bu deneyim hızla bastırıldı. Mahabad, halkların özgürlük umudunun nasıl kolayca boğulabildiğinin trajik bir sembolüdür.
Batı Kürdistan, yani Rojava, Fransız mandası altındaki Suriye’ye bırakıldı. 1962’de yapılan nüfus sayımının ardından yüz binlerce Kürt vatandaşlık hakkından mahrum bırakıldı. Kimliksiz, eğitimsiz ve mülksüz bir yaşam dayatıldı. Bu derin dışlanma, 2011 sonrası Rojava Devriminin toplumsal tabanını da hazırladı. Çünkü kimliksizliğe karşı verilen mücadele, yalnızca siyasi değil; varoluşsal bir mücadeleydi. Kürtlerin dört parçaya bölünmesi, sadece bir jeopolitik hamle değil; aynı zamanda bir bilinç parçalanması, ortak hafızanın parçalanması anlamına geliyordu. Her parçada farklı alfabeler kullanılmaya, farklı diller konuşulmaya, farklı devletlerle başa çıkılmaya başlandı. Bu durum, ortak bir ulusal kimlik inşa etmeyi son derece zorlaştırdı. Ancak zamanla bu parçalanma, aynı zamanda bir direniş coğrafyasına dönüştü. Her parçada verilen mücadeleler, birbirini besleyen bir kolektif hafıza ve özgürlük iradesi doğurdu. Bugün, dört parçada yaşayan Kürtler, yalnızca kendi yerel direnişlerini değil; ortak bir geleceği örgütlemektedir. Lozan’ın Kürtlere bıraktığı miras; bölünmüşlük, statüsüzlük ve inkârdı. Ama bu miras, halkın direniş ruhuyla tersyüz edildi. Çünkü Kürt halkı, dayatılan parçalanmışlığı bir yazgı olarak değil; aşılacak bir tarihsel engel olarak okudu. Bugün hâlâ Lozan’ın çizdiği sınırlar yürürlükte olabilir, ama o sınırların içinde yaşayan Kürtler, çoktan o sınırları aşan bir bilinçle hareket etmektedir.
6. BÖLÜM – LOZAN’IN KÜRTLER İÇİN ANLAMI
Lozan Anlaşması, Kürt halkı için yalnızca bir diplomatik başarısızlık değil; tarihsel bir travmadır. Çünkü bu belgeyle birlikte Kürtler, uluslararası hukuki statüsünü tümüyle kaybetmiş, kendi kaderini tayin etme hakkından mahrum bırakılmıştır. Lozan’da Kürtlerin adı anılmamış, talepleri duyulmamış, varlıkları yok sayılmıştır. Bu yok sayılma, yalnızca bir ihmalkârlık değil; uluslararası düzeyde tescillenmiş ilk büyük inkâr politikasıdır. Türkiye, Lozan masasında Kürtleri ayrı bir halk olarak değil, “Müslüman Türk vatandaşları” içinde eritilmiş bir unsur olarak sundu. Bu söylem, yalnızca masadaki temsil krizini değil; sonrasında yürütülecek olan tüm inkâr, asimilasyon ve bastırma politikalarının da temelini oluşturdu. Kürtler, anayasada tanınmayan, dili yasaklanan, isyanları cezalandırılan, kültürü yok sayılan bir halk hâline getirildi. Ama bu sadece Türkiye’ye özgü bir durum değildi. Irak, İran ve Suriye gibi diğer ülkelerde de benzer süreçler yaşandı. Kürtler bu coğrafyalarda ya vatandaş bile sayılmadı ya da sadece sisteme mutlak sadakat gösterdiklerinde “görünmez bir yaşam” hakkına sahip olabildiler. Bu statüsüzlük, yalnızca hukuki bir yokluk değil; varoluşsal bir boşluk hâline geldi. Kimliksiz bırakılan Kürtler, aynı zamanda hafızasız, eğitimsiz ve temsilsiz kalmaya zorlandı. İnkâr politikaları yalnızca bireysel travmalar üretmedi; aynı zamanda kolektif bilinçte de derin yaralar açtı.
Lozan, Kürtler için sadece bir tarihî belge değil; adlarının silindiği ve yerlerine bir başka kimliğin yazıldığı diplomatik bir mezar taşı gibidir. Ulus-devletin homojenleştirici yapısı, çok kimlikli bu halkı bir “tehlike” olarak gördü. Bu yüzden sadece tanımamakla kalmadı; aynı zamanda bastırdı, yok etmeye çalıştı. Ama Kürt halkı, bu inkârın karşısında sessiz kalmadı. İnkâr edilen her isyan, bastırılan her dil, yasaklanan her stran (şarkı), daha güçlü bir kolektif hafıza ve direniş bilinci yarattı. Bugün Kürtler yalnızca kaybettiklerini değil; uğruna direndikleri değerleri de taşıyor. Statüsüzlük onları silmedi; tersine, yeni bir mücadele kuşağı doğurdu. Kayıptan kolektif bilince, sessizlikten siyasal örgütlenmeye uzanan bir yol… Lozan, Kürtler için “yok sayılma”nın adıydı. Ama bugün artık bu halk, yalnızca tanınmak isteyen değil; tüm dünyada kendi varlığını örgütleyen bir özne hâline gelmiştir. Lozan, inkârın belgesi olduğu kadar; aynı zamanda bir uyanışın da fitilidir. Çünkü bastırılan her kimlik, bir gün başka bir haritada, başka bir bilinçte yeniden doğar.
/Devam edecek/









