Mecit Zapsu: Tarihsel Adımlarla Geleceğe Işık Tutmak

Genel

Casus kameraların işlemediği, resmî protokollerin ulaşamadığı, propaganda afişlerinin gölgelenemediği bir yerdi burası; dağların sessizliğine sinmiş bir tanıklığın sessizce yankılandığı bir mekân.

Casene Mağarası, sıradan bir jeolojik oluşum değil. Geçmişin direniş hafızasını, geleceğin suskun ihtimalleriyle buluşturan bir geçittir adeta. Bugün, bu mağaranın çevresine toplanan bedenler yalnızca yürümüyor; bir çağın yükünü omuzlayarak geçiyor bu geçitten.

Kadın ve erkek özgürlük savaşçıları, farklı alanlarda mücadele etmiş, yılların yorgunluğunu yüzlerinde taşıyan bir grup. Omuzlarında silahlarıyla geliyorlar. Bu silahlar, bir çatışmaya değil, bir veda anına taşınıyor. Yıllarca taşınmış, kimi zaman ateşlenmiş, kimi zaman sadece susmuş silahlar… Şimdi, bu bedenlerle birlikte aşağıya iniyor — ama dönüş yolu onlarsız olacak.

Tanıklık ediyoruz: Bu yalnızca fiziksel bir iniş değil; bir çağrının vücut bulmuş hâli. Bir halkın, dağın gölgesinden siyasetin zeminine uzanan yeni bir yürüyüşü.

“Silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz.” diyorlar, Barış ve Demokratik Toplum Grubu adına. Ve bu cümle, yalnızca bireysel bir karar değil; tarihsel bir iradenin, örgütsel bir yönelimin toplumsal ilanıdır.

Barış ve Demokratik Toplum Grubu’nun yaptığı açıklama, yalnızca bir metin değil; yılların direniş hafızasından süzülüp gelen kolektif bir karardır. Ama aynı zamanda bir halkın, geleceğini yeniden inşa etmeye dönük özgür iradesinin somut beyanıdır.

“Barış ve Demokratik Toplum sürecinin pratik başarısı için bir iyi niyet ve kararlılık adımı olarak ve bundan sonra özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelemizi, demokratik siyaset ve hukuk yöntemiyle yürütmek amacıyla…”

Bu cümleyle başlayan irade beyanı, tarihsel bir kopuşun değil, tarihsel bir devamlılığın ifadesidir. Çünkü bu sözleri söyleyenler, Kürt halkının inkâr ve imha politikalarına karşı yıllar boyunca silah kuşanmış olanlardır.

“Silahın değil, siyasetin ve toplumsal barışın gücüne inanıyorum.”

Bu inanç, artık sadece bir temenni değil; bir örgütlenme biçimidir. Kadınların ve gençlerin öncülüğünde, kelimeler silahların yerini almaya başlamıştır. Artık sloganlar mermi değil, tohum gibi atılmak isteniyor toprağa.

Görülmek İstenmeyen Tanıklık: Sessiz Kameralar, Sınırlı Kayıtlar

Bu açıklama, yalnızca bir iç karar değil; tanıklık isteyen, dünya kamuoyuna dönük bir adımdı. Türkiye’den ve dünyanın dört bir yanından yüzlerce gazeteci bu tarihî buluşmayı takip etmek için yola çıktı. Ancak oraya ulaştıklarında, gördükleriyle kayda geçirebildikleri arasında büyük bir uçurum vardı.

Yetkililer yalnızca önceden belirlenmiş bir kameraman ve fotoğrafçıya, belli alanlarda çekim izni verdi. Geriye kalan tüm gazetecilere çekim yasağı getirildi. Aldığımız duyumlara göre, bu yasak doğrudan Türk devlet yetkililerinin talebiyle uygulandı.

Barış süreci adına atılan böylesi tarihsel bir adım, kamuoyunun tanıklığından kasten uzak tutuldu. Amaç açıktı: Bu yürüyüşün, bu kararlılığın, bu halk iradesinin kayıt altına alınmaması, tarihe düşecek görsel bir bellek yaratılmaması isteniyordu.

Ama görüntüler yasaklansa da, bu anlar halkın vicdanında yerini aldı. Kameralar susturuldu ama barışın sözü sessizliğin içinden akmayı sürdürdü.

Sansür, bu kararı görünmez kılmak için değil; onun büyüklüğünü kabul edememenin dışavurumuydu.

“Şimdiye kadar hiçbir şey kolay, bedelsiz ve mücadelesiz olmadı; tersine her şey her gün ağır bedeller ödeyerek ve dişle-tırnakla mücadele ederek kazanıldı.”

Bu satırlar, silahı bırakırken hafızayı da bırakmayan bir yoldaşlık bilincini gösterir. Yani bu adım, geçmişin inkârı değil; onu bugüne taşıyan bir devrim ahlakıdır.

“Başta kadınlar ve gençler, işçi ve emekçiler olmak üzere tüm halkları, demokratik ve sosyalist güçleri, aydın, yazar, akademisyen, hukukçu, sanatçı ve siyasetçileri bizimle, halkımızla dayanışmaya çağırıyoruz.”

Bu, yalnızca bir barış çağrısı değil; bir ittifak haritasıdır. Bu metnin dili bir örgüt metninden çok bir toplum sözleşmesine benzemektedir.

“Bölgesel ve küresel güçleri, halkımızın son derece meşru ve demokratik ulusal haklarına saygı göstermeye davet ediyoruz.”

Bu çağrı, çözümün sadece iç dinamiklerle değil, uluslararası destekle de ilerlemesi gerektiğini ifade eder.

“Zulüm ve sömürü son bulacak, özgürlük ve dayanışma kazanacaktır. Barış ve Demokratik Toplum süreci mutlaka başarıya ulaşacaktır.”

Bu başarı, yalnızca bu açıklamayı yapanların değil; ses çıkaran aydınların, cesur kadınların, örgütlenen gençlerin, dirençli işçilerin, halklar arası köprü kuran sanatçıların yani herkesin ortak emeğiyle mümkün olacaktır.

11 Temmuz 2025’te atılan adım bir başlangıçtır. Ve her başlangıç gibi kırılgandır, sorumluluk ister. Bu açıklamanın kalıcılığı, toplumsal sahiplenmeyle, siyasal cesaretle ve hukuksal düzenlemeyle mümkün olacaktır.

Bugün bir grup insan, ellerindeki silahı bırakıp, ellerini halka uzattı. Yarın o elleri tutacak olan biziz.

Tarihsel adımlar atıldı… Şimdi hep birlikte geleceğe ışık tutma zamanı.

 

İlginizi Çekebilir

Kenan Azizoğlu: Adımların Ardında
A. Halûk Ünal: Sanat ve Sorumluluk -3-

Öne Çıkanlar