Murat Issı: Büyük İskender’den günümüze Kürt- Yunan toplumları arasında ciddi kopukluklar oluşmuştur

*Kürtler ve Yunanların arasındaki soğuk mesafe, karşılıklı bir ilgisizlikten ziyade jeopolitik temkinlilik, Kürtlerin çok parçalı olmalarından kaynaklı olarak aktör çeşitliliği, kurumsal temas eksikliği ve sınırlı tarihsel etkileşimden kaynaklanmaktadır.

*Büyük İskender’den bugüne geçen 2000 yıllık zaman çizelgesinde iki toplum arasında ciddi kopukluklar oluşmuştur. Buna birde Yunanlıların devlet olmaları ve Kürtlerin devletsizliği de eklenince, organik bir ilişkinin oluşmaması doğal gibi görünmektedir.

* Yunan devletinin politik vizyonu çoğunlukla Ege, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs eksenine sıkışmıştır. Bu durum, uluslararası konumlanmanın yerine tematik ve coğrafi açıdan dar bir alana yoğunlaşmasına neden olur. Yani şehriniz yerine evinizle ilgilenirsiniz.

*Öte taraftan sokağın nabzını ise Meclis dışı marjinal olarak tanımlanabilecek sol, aşırı sol ve aşırı sağ gruplar tutmaktadırlar. Zaten Kürtler gibi ezilen ama mücadele eden toplumlara direkt dayanışmanın görüldüğü yerlerde bu alanlardır. 

* Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nde bile yer alan Ulusların Kendi Kaderini Belirleme Hakkı yada Self-determinasyon, sadece devlet kurmakla eşdeğer bir tanımlama değildir. Bunu istememek ayrı bir şeydir ama bunu ulusunun gelecek nesillerine bir hak olarak bile görmemek, işgalcinin reçetesini kendisininmiş gibi kardeşlerine sunmak çok daha farklıdır. Kürtler, dönemsel veya jeostratejik çıkarları gereği bu haklarını kullanmak istemeyebilirler ama bunun için bile yani kendi aldığı kararı uygulayabilmek için Kurdbûn kavramına geri dönüş yapmak zorundadırlar. Kürtlerin önce bir özne olarak Kürt olması gerekmektedir…

Behice Feride Demir: Kürt Yunan ilişkilerine Yeni Bakış  

Trump’ın açıkladığı ulusal güvenlik stratejisi, politik bir navigasyon olduğu kadar ciddi düşünsel hat değişiklikleri de barındırıyor. Yani dünya, siyasi sorumluluklar itibarıyla içe kapanırken ekonomik ve fikirsel olarak da yeni tartışmaların içine çekiliyor.

Küreselleşmenin yarattığı bilgilenme ve ortak dil revizyona giriyor ve her ulus yeniden kendi istikametine davet ediliyor. Bu davetin pek çok özelliği var. Ama en önemlisi, artık ortak ve merkezi tartışmalar yerine her milletin kendi evine odaklanarak geleceğini yapılandırmasıdır. Bu kapsamda dünya ulusları askeriyeden yapay zekaya, eğitimden tarihe, bireyden sağlığa, tarih bilincinden jeo-coğrafik düzenlemelere kadar pek çok alanla muhatap olurken Kürtler bu gelişmelere kayıtsız kalamaz. Yani herkes gerçekçi ve kalıcı fayda ararken Kürtler, egemenlerin ütopya sahasında top çevirerek geleceğini garantiye alamaz. 

Makedonya Üniversitesi bünyesinde akademik çalışmalarını sürdüren  Dr. Murat Issı ile yaptığım röportajda, Kürdistan düşün ve siyaset ortamında değişen ve değişmeyen dinamikleri rahatlıkla  görebiliyoruz.

Bana kalırsa Kürt entelektüel camiasının Osmanlıcılıktan, Jön Türkler ,Kemalistler ve soğuk savaş dünyasının yaydığı fikri kalıntıları tartışmak yerine, Kürdistan’da siyasetin modernleşmesi ve toplumun çağdaş değerlerle buluşması için gündem üretmek eskisinden daha gereklidir.

Yeni çağa girerken bir kez daha Jön Türkizm ve onun jakobenliği ile  kader birliği aramak yerine, Kürdistan’ı biri resmî biri de de facto idareler bağlamında baz almak, her Kürdün önceliği ve güvencesi olmalıdır.

Zaten Dr. Murat Issı’ya sorduğum sorular ve verilen  cevaplarda da ittihatçı devlet aklının Balkanlar’dan Kürdistan’a uzanan planlarını geçmişten bugüne değiştirmediği yönündedir. Bilhassa Mustafa Yamulki Paşa ile ilgili kısımda, her şeyin hep aynı olup sadece aktörlerin ve rakamların değiştiği açıktır.

Röportaj, Kürt-Yunan ilişkileri ve buna bağlı algıların kırılması ile yeni bağların kurulması konusunda fişekvari bilgilerle dolu. Nûpel okurlarının, Dr. Murat Issı aracılığıyla Kürt-Yunan ilişkilerinin günümüzdeki önemini anlamalarının ve tanımalarının tam zamanı olduğuna inanıyorum. Zira “Güncel olmayan tarih yoktur.” sözü şu aralar Akdeniz semalarında fazlaca uçuşuyor.

Güncel gelişmelerle beraber Kürt Yunan ilişkileri çok az gelişen ilişkiler kategorisinde duruyor. Bu durgunluğun sebebi nedir? Batı ve Doğu’nun iki uç milleti arasındaki bu soğuk mesafeyi nasıl yorumlayabiliriz?

Aslında “Batı” dünyasının en doğusunda ve “Doğu” dünyasının en batısındaki toplumlardan ikisini temsil eden Kürtler ve Yunanların arasındaki soğuk mesafe, karşılıklı bir ilgisizlikten ziyade jeopolitik temkinlilik, Kürtlerin çok parçalı olmalarından kaynaklı olarak aktör çeşitliliği, kurumsal temas eksikliği ve sınırlı tarihsel etkileşimden kaynaklanmaktadır. İlişkilerin gelişmesi için bu çerçevenin değişmesi gerekmektedir. 

Tarihsel olarak birbirlerini tanımadıkları iddia edilemese de,  Büyük İskender’den bugüne geçen 2000 yıllık zaman çizelgesinde iki toplum arasında ciddi kopukluklar oluşmuştur. Buna birde Yunanlıların devlet olmaları ve Kürtlerin devletsizliği de eklenince, organik bir ilişkinin oluşmaması doğal gibi görünmektedir. Tabii bu durum yalnızca diplomatik temas eksikliğiyle açıklanamaz; aksine daha derin jeopolitik konumlanmalar, bölgesel güvenlik endişeleri ve iki toplumun birbirine dair sınırlı bilişsel haritalarını çevrelemiştir. 

Evvela Yunanistan devleti denilince akla hemen Avrupa Birliği ve NATO gelmektedir ve Avrupa Birliği’nin bir sınır devleti olarak Yunanistan, bu çerçeveden ayrılmamaktadır. Ayrıca diplomatik ve siyasal olarak “düşük profil”i seçen Yunanistan devleti, ön Asya/Ortadoğu gibi sabahı ve akşamı birbirine uymayan bir bölgedeki etnokültürel çatışmalara taraf olmamayı tercih etmektedir. Öte yandan, uluslararası bir işbirliğiyle ele geçirilen Öcalan olayından sonra fatura Öcalan tarafından da Yunanistan’a kesilince, bu devletin Kürtlerle olan akademik, kültürel ilişkileri ülke sınırları içinde sıfırlanmış ve Güney Kürdistan’daki diplomatik ilişkileri bitme noktasına gelmiştir. Bir anlamda, Kuzeyli bir liderin başına gelenler Güneyli Kürtler tarafından by pass edilmemiş ve yaklaşık 2012’lere kadar Yunan – KRG (Heremê Kurdistan)  ilişkileri alt düzeylerde seyretmiştir.

Son yıllarda, izleyebildiğim kadarıyla iki bölge arasında (Yunanistan devleti ve KRG) arasında ilişkiler özellikle eğitim, turizm ve ticari olarak artmaktadır. Ama ülke içinde akademik olarak hâlâ bir üniversitede Kürt Araştırmalar kürsüsü bulunmamakta, Kürtler bilimsel olarak pratik düzlemde müstakil bir konu olarak araştırılmamaktadır. Anlaşıldığı kadarıyla; Ankara ile tarihsel rekabetine rağmen Atina, Kürt meselesine açık destek vermenin Ankara’yla gerilimi yönetilemez bir düzeye taşıyabileceğini düşünmektedir, ki bu da “küçük devletlerin savunma psikolojisi” bağlamında açıklanabilse de, bağımsız bir devletin takınması gereken bir duruş değildir.

İkinci sorum Yunanistan’a dair olacak. Yunan düşün ve kültür dünyasının kendi tarihine ilgisi bugün ne durumdadır? Amerikan ve A.B.’nin  değerler manzumesi Atina entelektüel ortamında nasıl karşılanıyor? 

Yunan düşünce ve kültür dünyasının kendi tarihine yönelik ilgisi, aslında tüm ulus devletlerde olduğu gibi, modern Yunan devletinin kuruluş yıllarına denk gelir. O yıllarda Yunanlı devrimciler ve kurdukları devlet ile Osmanlı devleti arasında geçen diplomatik münazaralar oldukça ilginçtir. Osmanlı devleti yeni kurulan devleti ve pasaportunu tanımamakta epey direnir hatta bir dönem resmi olarak Gavuristan bile der. Resmi olarak Osmanlı’da kalan Rumlara Rum denmeye devam ederken, yeni kurulan, Osmanlı’nın “fesat” demeyi tercih ettiği kurumsal yapı ise isimsiz kalır. Ama dünyanın büyük devletleri ise Helen olarak tanırlar çünkü antik Helenizm’in devamı olarak kabul ederler. Osmanlı nihayetinde antik Ionya uygarlığının devamı niteliğinde Yunan’ı tercih eder ama kendi içindekileri ayırmak maksadıyla Rum der, Yunanlılar kendi devletlerine zaten Ellada derler ve dünya ise Helen demeye devam eder. Yani anlayacağınız, günümüz Güney Kürtlerine başka, Rojava Kürtlerine başka ve Kuzey Kürtlerine başka başka davranma patolojisi Türklere Osmanlıdan kalan psihosomatik bir sosyolojidir. Antik Helenizm hayranı yabancıların gelip Yunan-Osmanlı çatışmalarında can verdiği hikayeler ve/veya anavatanın dışındaki zengin Yunanlıların devletin kalkınması için yaptıkları harcamalar, inşa ettikleri yapılar vs. bolcadır. Dolayısıyla yeni kurulan devletin ideolojik formatı da bu çerçevede şekillenir. Tercümesini benim yaptığım, Yazılama yayınlarından çıkan kitapta (Stefanos P.Papageorgiou, Modern Yunan Tarihinden Kesitler, Yazılama yayınları, 2015) bu konu ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmektedir.

Geçmiş ve bugün ilişkisi, II. Dünya savaşı sonrası hem eleştirel hem de yeniden kurucu bir eğilimle karakterize edilmektedir. Modern Yunan entelektüel ortamı, içinde bulunduğumuz yüzyıl itibariyle klasik geçmiş ile modern ulus-devlet arasındaki ilişkiyi “süreklilik miti” olarak değil, kimlik, hâfıza ve iktidar bağlamlarında yeniden tartışmıştır. Bir anlamda milliyetçilik tartışmalarındaki “etno-genesis”leri çağrıştırsa da aslında daha çok latincedeki conservatio ağırlığını taşımaktadır. Sağından soluna tüm Yunan düşün dünyası, geçmiş-günümüz köprüsünün neredeyse hiç kopmadan devam ettiğine iknadır ve kilisenin inanılmaz ideolojik/dini baskısıyla da çeşitlilik arz etmektedir. İstisnalar elbette ki mevcuttur ve akademide bunlarla karşılaşmaktayız. 

Yunanistan akademik dünyasının tarih bilimine katkısı oldukça önemlidir ama bu değişimin avamda tartışılması ise epey gecikmiştir. Tarih yazımı üzerine çalışmalar, Yunan tarih bilincinin ulusal anlatılarla nasıl iç içe geçtiğine dair veriler ve bu anlatıların Avrupa-merkezci, üsten bakışçı, kendini Avrupa kültürünün temeli halinde görme psikolojisi ve epistemolojilerle kurduğu ilişkileri çözümlemeye çalışmak ülke içinde güçlü bir akademik tartışma yaratmıştır. Bu tartışma hala devam etmektedir ve adı konulmamış bir kamplaşma yaratmış durumdadır. Yorgos Margaritis’in deyişiyle: “II. Dünya Savaşı’nda keskinleşen sağ-sol kavgasının bittiğini sanmak ham hayaldir ve hâlâ da devam etmektedir”. 

Bu ikili durum ya da eğilim, Yunanistan’ın tüm kuramsal alanlarında ve özellikle siyaset ve sanatsal alanlarında belirgin bir biçimde gözlenmektedir. Tiyatro, edebiyat ve sinema özellikle 2008 sonrası dönemde tarihsel hafızayı yeniden yorumlayan, ulusal anlatıları sorgulayan ve alternatif modernlik biçimlerini tartışan üretimlere yönelmiştir. Atina tiyatro sahnesi, klasik metinleri çağdaş estetikle yeniden ve yeniden kurmakta; Sofokles ve Euripides gibi tragedya yazarları, güncel siyasal ve toplumsal krizlerle ilişkilendirilerek yeni bir hermeneutik çerçeve içinde sahnelenmektedir. Öte yandan sanatın değişik alanları, tarihsel bilinç üretiminin bir mekanı haline getirilmiştir. Yunanistan’da sanatı ve sanata olan ilgiyi (tiyatro, müzik, resim vs) yaşamın her kategorisinde bulmak mümkündür ve sadece bir toplumsal sınıfla sınırlanmamaktadır. Yaşamın içindeki sanatın, özellikle de ekonomik krizin yarattığı toplumsal dönüşümleri referans kaynağı olarak almaması beklenemezdi. Sadece bir örnek vermek gerekirse; son 15-20 yılda ülkedeki en önemli mesleklerin %30’nun göç ettiği ve hala dönmediği düşünülürse, ülkedeki beyin göçü ve metamorfosisinin etkileri anlaşılır. İşte bu durum sanatın, bilimin ve siyasetin her kademesinde sürekli işlenir.

Yunanistan’da filozofların, edebiyatçıların ve politikacıların konumları, hem ülkenin entelektüel geleneğinin sürekliliği hem de yeni sosyo-politik dönüşümlere verdikleri tepkiler açısından incelendiğinde çok katmanlı bir tablo sunmaktadır. Felsefi düşünce alanında, özellikle siyaset felsefesi, etik ve fenomenoloji eksenlerinde önemli bir canlanma gözlenmektedir. Siyaset felsefesi, Platon ve Aristoteles üzerinden modernitenin eleştirisine ve küreselleşme sonrası kimlik politikalarını tartışmaktadır. Önemli bir tartışma noktası ise; son dönemlerdeki jeopolitik dengelere bağlı olarak ABD’nin ülkede artan görünürlüğü, merkezi Yunan sağ iktidarından kaynaklı artan otoriterleşme/yolsuzluk/skandalları, sağ iktidarın bünyesinde barındığı aşırı sağ grupların/kliklerin toplumu (ülke idaresindeki kadrolaştırma) kutuplaştırmaya yönelik çabaları ve buna karşı merkezi güçlü bir karşı duruşun olmayışı Yunan düşünce dünyasını oldukça hareketlendirmektedir. Her ne kadar, burjuva demokrasisi kurumsal ve düşünsel olarak Yunan dünyasına hükmediyor olsa bile, bunun artık tartışmalı bir gelecekte sallanacağı fikri çoğalmaya başlamakta ve bu Yunanlı gençlerin ülke dışına ve köylere doğru göçlerini artırmaktadır. 

Edebiyatçılar açısından bakıldığında, üretim hem tarihsel duyarlılık hem de toplumsal eleştiri ekseninde yoğunlaşmaktadır. Tarih’ten kasıt; her ulus devlet modelinde beliren geçmişin kutsanması fikri değil aksine Küçük Asya Felaketi olarak bilinen askeri yenilginin toplumsal trajedi boyutunu içermektedir. Modern Yunan toplumu, aslında son 100-120 yıl boyunca yapılan savaşlar ve bundan arta kalabilen/toplanan göçmenler, mülteciler topluluğudur. Hemen her Yunanlının bir dedesi/ninesi mülteci kökenlidir. Bundan hareketle 1919-22 sonrasında Küçük Asya Felaketi, 1924 yılındaki Bulgaristan-Yunanistan ve Türkiye-Yunanistan nüfus mübadeleleri, 6-8 Ekim 1955 Olayları, en nihayetinde Kıbrıs işgali ve olaylarına dair çok zengin bir edebi ve siyasi külliyat mevcuttur. Bir başka zengin edebi külliyat ise II. Dünya Savaşı sonrasına aittir. Ekonomik kriz sonrası edebi metinler daha çok bireyin kırılganlığını, siyasal otoriteyi ve toplumsal çöküş sonrası yeni özneleşme biçimlerini araştırmaktadır. Bu bağlamda edebiyat, yalnızca sanatsal bir ifade değil, aynı zamanda siyasal sosyolojinin tamamlayıcı bir alanı olarak işlev görmektedir. 

Siyaset Bilimi çerçevesinde Kornilios Kastoriadis (1922-1997), modern Yunan düşüncesinin en etkili figürlerinden biri olarak hem felsefi hem siyasal teorik üretimiyle ayrı bir yer işgal eder. Kastoriadis’in soyutlama gücü, toplumsal kurgulama, özerklik/özgürlük projesi ve kapitalist bürokratik rasyonalite eleştirileri belirleyici bir referans noktasıdır. Ona göre toplumlar, kendi kurumlarını bilinçdışı bir kolektif imgelemin ürünü olarak yaratır; bu nedenle özgürlük, ancak toplumun kendi kendini sürekli yeniden kurabilme kapasitesiyle mümkündür. Bu yaklaşım, özellikle 2010 sonrası Yunanistan’da demokratik katılım, yurttaşlık etiği ve siyasal yaratıcılık tartışmalarında güçlü bir teorik kaynak işlevi görmektedir. “Komşuda pişer bize de düşer” misali, komşudaki otoriterleşmeyi arzuladığı iddiasıyla Sol tarafından eleştirilen iktidara karşı Kastoriadis’in fikirleri bugünlerde tekrar ve tekrar gündemleştirilmektedir.  

Siyasetçilerin durumu ise daha gerilimlidir ve iktidarın sol muhalefete “iç”ten müdahalelerinden ötürü, meclis içi sol muhalefet bir türlü toparlanamamaktadır. Geleneksel sağ ve merkez partiler Avrupalılaşma, kurumsal modernleşme ve ekonomik istikrar söylemlerini sürdürürken, meclis için sosyal demokrat partiler enternasyonalizm, dayanışma ekonomileri ve demokratik katılım gibi temaları yeniden tanımlamaktadır. Meclis içi olup, politik programında ve söylemlerinde Avrupa Birliği ve NATO karşıtı bir duruş sağlayan tek parti Yunanistan Komünist Partisi’dir ama bunun da oy tabanı sabittir. Öte taraftan sokağın nabzını ise Meclis dışı marjinal olarak tanımlanabilecek sol, aşırı sol ve aşırı sağ gruplar tutmaktadırlar. Zaten Kürtler gibi ezilen ama mücadele eden toplumlara direkt dayanışmanın görüldüğü yerlerde bu alanlardır. Meclis içi partilerden Kürtlere uzanan el olmayınca veya kurumsal nitelikten mahrum olunca, “enternasyonalizm”, “halkların kardeşliği”, “ortak vatan” gibi kavramsal dünyalarda kendini tanımlamaya çalışan merkez Kürt hareketi’de marjinalleşmeye mahkum olmaktadır. 

Şimdi tekrar esas soruya dönüp sorunuzun ikinci kısmını şu şekilde sormak gerekirse: “Batı dünyası değerler manzumesi Yunan entellektüel ortamında nasıl karşılanmaktadır?”, işte o zaman da buna verilecek tek bir cevap yoktur çünkü ülke kuram dünyası tek parçalı ve tek kutuplu değildir. İlk eksende, Avrupa Birliği müktesebatının üstünlüğü, insan hakları ve kurumsal denetim mekanizmaları gibi ilkeleri Atina’nın merkez-sağ ve merkez-sol akademik çevrelerinde genellikle olumlu ve gerekli bir kurumsallaşma adımı olarak değerlendirilir. Özellikle kriz yönetimi kapasitesi bakımından, merkez Avrupa ile bütünleşmesinin liberal-demokratik istikrar sağlayıcı bir faktör olduğu sıkça vurgulanır. Hatta bu yönetim biçimi, yani yunan iç hukukundaki her sıkışıklıkta A.B. ’ye başvurmak yada Yunan iç kurumlarını şikayet etmek alışıldık bir davranış haline gelmiş durumdadır. Mesela son skandalların çoğu, direkt A.B. savcılarının müdahalesiyle gün yüzüne çıkmıştır. 

İkinci eksen sol-sosyalist-demokrat olup, Amerika Birleşik Devletleri’nin değer söyleminin jeopolitik çıkarlarla iç içe geçtiği; insan hakları, demokrasi ve müdahale pratiklerinin bir tür hegemonik yeniden üretim mekanizması olarak işlediğini savunur. Bu söylem aslında Yunanistan’ın bir A.B. ve/veya A.B.D.  yarı sömürgesi olduğu fikrini dile getirir. Az evvel bahsini ettiğim, Kornelius Kastoriadis’in özerklik ve toplumların kendi kaderini tayin etme kapasitesi üzerine geliştirdiği eleştirel argümanlara işte bu eksende sıkça referans verilir. Kastoriadis, Batı’nın evrensellik iddiasını sorgularken, toplumsal özerkliği dışsal bir “model transferi” değil, içsel demokratik yaratım süreci olarak konumlandırır. Hani bizim Ortadoğu/Rojava özelinde bildiğimiz “alt/yerel meclisler” misali. Bu nedenle Atina’nın radikal-sol-demokrat çevrelerinde Amerikan değer söylemine temkinli, hatta zaman zaman kuşkucu bir yaklaşım hâkimdir. Bunun Yunan edebiyatına yansımasında ise aşılmamış, sürekli yeni baskısı yapılan bir eser mevcuttur. Stratis Tsirkas’ın “Akivernites Polities/Yönetilemeyen Kentler” adlı üçlüsü, II. Dünya Savaşı sonrası doğu Akdeniz’deki siyasi karmaşayı, sürgün ruh hallerini ve A.B.D. kaynaklı neoliberal kültürel kodların ticarileştirici ve homojenleştirici etkisini tartışır. Yani ez cümle Atina merkezli Yunan entelektüel ortamı, dünya görüşlerinden bağımsız olarak Amerikan ve Avrupa değerlerini ne koşulsuz bir biçimde benimsemekte ne de yekpare biçimde reddetmektedir; bunları kendi sosyo-ekonomik kırılganlıkları ve demokrasi arayışları bağlamında eleştirel bir süzgeçten geçirir.

Öte yandan, Yunan merkez-periferi ilişkisinde bir dalgalanma yaşandığını belirtmeden geçemeyeceğim: 2010 yıllarında başlayan ekonomik kriz vesilesiyle şehirlerden köylere göçler artmış ve şu anda ülkede ciddi manada dengeleri değiştiremezse de, önemli oranda bir beyin göçünün yaşandığını söylemek mümkündür. Bunun yarattığı/yaratacağı kavramsal etkiler ayrı kalmak üzere, periferide bir canlanma görülmektedir. Tarım, turizm ve emeğin dağılımı alanlarında değişiklikler artmakla beraber, bu aynı zamanda sınıfsal olarak periferinin merkezi çembere alma isteğinin dışa vurumunu gündemleştirmektedir. Şu anda (Aralık 2025) ülkeyi ikiye bölen ve değişik emek katmanlarının katılımıyla artacağı öngörülen çiftçi eylemselliklerinin arkasında sadece skandallar veya siyasi partiler bulunmamakta, bunlara paralel olarak “iç” cephede ise şehirlerden köylere göç eden entellektüel gençliğin varlığı hissedilmektedir.

Yunan toplumunun dünyadaki gelişmeleri okuma ve konumlanma şekli neden çok ses getirmiyor? Modern Yunanistan neden politik ve askeri gerilimlere takılıp kaldı?

Bilindiği üzere nesne ile olan ilişkimiz düşüncemizi ve hareketlerimizi belirler ve Yunan toplumunun konumlanışını belirleyen ilk etapta kendi devletinin kapasitesi ve/veya sınırlılığıdır. Yunanistan devleti, ekonomik (yeraltı ve yerüstü kaynakları), askeri ve diplomatik düzlemde birçok ülke gibi güçlü bir ülke değildir ve hemen her konuda üretim kapasitesi ve üretime cevabı sınırlıdır. Gururla bahsi edilen Helenizm Altın Çağı’nın mirası yenilmektedir. İmparatorluk çağlarından günümüze gelindiğinde ise güvenlik odaklı bir kültür geliştirmiştir. Herşey ülkenin güvenlik çerçevesi içinde öğütülür, üretilir ve sunulur. Türkiye gibi soykırımlar mezarlığı bir ülke ve İttihatçi düşünce silsilesi komşunuz olunca, Yunanistan’ın güvenlik anlayışı anlaşılır olmaktadır. İşte bu durumdan ötürü, yani iki de bir size Ali Cengiz oyunları kuran/kurmaya çalışan, her fırsatı yayılmacı emelleri doğrultusunda değerlendirmeye çalışan bir komşunuz olunca, genişleyen küresel perspektifler yerine bölgesel tehdit algılarından beslenmek zorunda kalırsınız.  Bundan ötürü, Yunan devletinin politik vizyonu çoğunlukla Ege, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs eksenine sıkışmıştır. Bu durum, uluslararası konumlanmanın yerine tematik ve coğrafi açıdan dar bir alana yoğunlaşmasına neden olur. Yani şehriniz yerine evinizle ilgilenirsiniz.

Yunanistan devleti, her ulus devletin geçtiği teorik aşamaları geçmiş ve bugün toplum olarak, burjuva demokrasisinin ne olduğunu yaşamış/yaşayan bir toplumdur. Her kapitalist modelli devlet gibi, kendi toplumuyla kapitalizmin klasik sorunlarıyla boğuşmaktadır. Askeri güvenlik temelli politikalar yerine eğitime, sağlığa, kamuya, halkına, geleceğine vs yatırım yapması gerekmektedir. Lakin jeo-stratejik ve tarihi durumu bunu geriletmektedir. Komşusunun sakin olduğunu, yayılmacı olmadığını, İttihatçi emellerden arınmış iyi komşuluk ilişkilerine dayalı bir politika izlediğine ikna olduğu taktirde yelkenlerini indirecek bir ülkedir Yunanistan. Gerçekten de objektif olarak iki ülkenin yakın tarihine bakınca kimin sinirli ve saldırgan kimin ise sakin ve savunmada olduğu anlaşılır. En nihayetinde tasavvur edilmesi gereken görüntü şudur: bir tarafta burjuva demokrasisini yaşayan bir toplum ve ülke,  öbür tarafta ise yüzdoksan yıldır (1839 Tanzimat’tan beridir) devlet olmayan çalışan, militarist yayılmacı ve idari olarak tek kişinin iki dudağı arasına sıkışmış bir toplum ve ülke.  

Tarihsel Kürtlüğün Yunan medeniyetine ilgisi nasıldı acaba? Kürt okur yazarlığının kendine ait bir Hellenizm merakından söz edebilir miyiz?

Bilimsel olarak ilk etapta üstünde anlaşılması gereken konu şudur: Günümüzün Yunanlıları ve Kürtleri geçmişin devamı olan aynı halklar mıdır? Eğer bunu kabul edip, baz alacaksak o zaman; Kürtler ve Yunan/Makedon medeniyetlerinin tanışması veya ilişkisi, evvela Pers Savaşları (499-449 M.Ö.), ardından  Ksenefondas (430-354 M.Ö.) ve Büyük İskender (356-323 M.Ö.) dönemlerine tekabül eder. Çok kısaca belirtmek gerekirse: 

1.Pers Savaşları (M.Ö. 499–449), Antik Yunan şehir devletleri ile Pers İmparatorluğu arasında gerçekleşen uzun süreli bir dizi çatışmadır. Başlangıcı, Batı Anadolu/İyonya’daki Yunan kolonilerinin Pers egemenliğine karşı ayaklanmasıyla olmuştur. Bu savaşlar, Yunan anakarasında bulunan Marathonas (M.Ö. 490) ve Salaminas (M.Ö. 480) gibi ünlü muharebeleri içerir. Pers Savaşları, Yunan şehir devletlerinin siyasi birliği ve askeri strateji geliştirmesinde kritik bir dönemeçtir ve günümüze kalan antik dünya harikalarından biri olan Akropolis bu savaşlardaki zafer dolayısıyla yapılmıştır. Bu savaşları anlatan kitap ve betimlemelerde Medlerin rolleri anlatılır. 

  1. Ksenefondas (M.Ö. 430–354) Ksenefondas, Atina doğumlu bir tarihçi, filozof ve askerdi; özellikle Anavasis – On Binlerin Seferi adlı eseriyle bilinir ve klasik Pers imparatorluğu topraklarında bir Helen/Yunan paralı askerleri tarafından oluşturulan ordusunun geri dönüş yolculuğunu anlatır. Ksenefondas hem askeri stratejiler hem de kültürel gözlemleriyle antik tarih kaynaklarında önemli bir figürdür. Ardından yani döndükten sonra Sparta ve Atina siyaseti üzerine yazdığı eserlerle Yunan politik düşüncesine katkıda bulunmuştur. Aslında Ksenefondas dönemi diye birşey yoktur ve Ksenefondas ise zaman içerisinde tüm yetkili subaylar öldürülünce sağ kalan tek subay olarak ordunun başına geçen kişidir. Anavasis adlı kitabında günümüz Batı-Güney ve Kuzey Kürdistan bölgelerinden geçerlerken kendilerine düşmanca davranan, dağlı Karduk/Karduki halkından bahseder. 
  2. Büyük İskender (M.Ö. 356–323). Büyük İskender yada orjinal adıyla Megas Aleksandros, Makedonya Kralı II. Filipos’un oğludur ve genç yaşta tahtı devralmıştır. Doğu seferleriyle Pers İmparatorluğu’nu yıkarak Mısır’dan Hindistan’a kadar uzanan geniş bir imparatorluk kurmuştur. Onun askeri dehası, şehir kurma politikaları ve kültürel etkileşim stratejileri, Helenistik dönemin temelini oluşturmuştur. İskender’in ölümü sonrası imparatorluğu generalleri arasında bölünmüş ve Helenistik krallıklar ortaya çıkmıştır. Büyük İskender’in seferini anlatan kitaplar, ordusunda yer alan 4 komutanın yazdığı kitaplardır ve bu kitaplarda Medler anlatılır. Medlerle ilk karşılaşmanın günümüz İç Anadolu bölgelerine denk gelen ovalarda olması ise ayrıca önemlidir. Aslında Kürt-Yunan/Helen/Makedon ilişkisi bu dönemde başlamış ve şekillenmiştir zira İskender’in ölümünden sonra Med toprakları Büyük Med (günümüzün İran ve Afganistan’ı) ve Küçük Med (günümüzün Gürcistan’ından Irak’ın güneyine kadar olan bölgeler) olarak ikiye bölünmüştür. Kürtler ve Büyük İskender konusunda, tarihçilerin belgelere dayanarak hem fikir oldukları en önemli nokta şudur: Büyük İskender, imparatorluğunun yerleşikliğini ve güvenliğini sağlamak için, Med hanedanından birçok kadınlakomutanlarını evlendirmiştir. Yani bir çeşit Helen-Kürt akrabalığı yaratmıştır. 

 

Antik tarih Kürtlüğü yada tarihsel Kürtlük diye bir olgu varsa eğer, bu kavgalı bir Kürt-Helen ilişkisidir çünkü sonrasında gelen Roma/Bizans imparatorluğu, öncekilerin aksine kültürel ve dini değişimleri zoraki kılmaya çalışmıştır. Yani Kürtler ve Bizanslılar arasında uzun yıllara varan çekişmeler, çatışmalar yaşanmıştır. Hristiyanlıkla birlikte Ermeniler, Doğu Roma’nın dinine geçince bu kavga özellikle Fırat kıyılarında ve Serhat bölgesinde yoğunlaşmıştır. Bu gelişmeleri Bizans Kısa Kronikleri’nde izlemek mümkündür. Bahsini ettiğim şey, Osmanlıdan bildiğimiz Salnameler’in evvelidir yani neredeyse gün gün kayıt altına alınan olaylar cetvelidir. Zaten Malazgirt Savaşı hikayesinde Kürtlerin bir kısmının Doğu Roma karşısında durmasının altındaki esas nedenlerden biri de budur. Osmanlının gelişmesiyle birlikte Kürt-Helen “tanışıklığı” donmaya geçmiş ve 1920’lere kadar kurumsal bir Kürt-Yunan/Helen ilişkisi olmamıştır. 

Sanırım, yüzyılın başlarında Herekol Azîzan imzalı Hawar’da yayınlanan, Yunanlıları öven Kürtçe yazıdan evvel, Kürtler tarafından Yunanlılar lehine hiçbir yazı yayınlanmamıştır. Yunanistan ile alakalı, Kürtler tarafından yazılan daha önceki gazete yazıları ise, hemen hemen hepsi, Osmanlı lehine Pan-islamist, Pan-Osmanlıcı fikirlerle yazılan yazılardır. Mesela yıllarca çözülemeyen Girit adasıyla ilgili, hemen hemen bütün Kürd gazetelerinde yazılar çıkmış, “Girid’i vermeyiz” gibi başlıklarla propagandist yazılar yayınlanmışlardır. Yunanlılar ve Yunan devleti hakkında olumlu yazılar ise artık 1918-20’lerden sonra Kürtlerin kendilerini kendi isimleriyle çağırmaya başladıkları zamanlarda görülmeye başlanmaktadır.   

5Yakın dönem Avrupa ve Asya tarihinde Kürtler, Rumlar ve Ermeniler oldukça trajik zamanları geride bıraktılar. Ancak Kürtler hariç diğer iki halk  ülke sahibi olabildiler.  Kürtlerin hala arayış içinde olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Güzel ve çok önemli bir soru. Bu soruyu, kendisini Kürt etnik kimliği çerçevesi içinde gören her kişinin kendisine sürekli sorması gerekir. Cevabın bir bölümü her ne kadar dış etkenlerde yatsa bile bu etkenleri Kürt bünyesi içine taşıyan ve bunlarla özdeşleşenler yine Kürtlerdir. Bugünkü durumun en önemli gerekçesi Kürtlerdir. Cevabı dışarıda aramak kolaydır ama kendi evimizin içini kolaçan etmek ya aklımıza gelmez yada hoşumuza gitmez. 

Şöyle anlatayım: 

Etnik kimliklerin kendilerini ifade etmeye başladıkları milliyetçilikler çağına girerken yada bu çağı yaşarken, tıpkı diğer milletler gibi Kürdistan kökenli okumuş yazmışlarımız kendi milliyetçiliklerini oluşturmaya, yazmaya çalıştılar. Kürt Milliyetçiliği. İlk Kürt Gazetelerinde sosyo-politik kavramlar ve İslam, 1898-1918 (Peywend yayınları) başlığıyla Türkçe’ye çevrilen (yakında Yunanca’dan Kürtçe/Sorani’ye tercümesi bitecek olan) doktora tezimde ayrıntılı bir şekilde tartıştığım üzere, Kürtler çok doğru bir tahlilde bulunarak varlıklarını toprakla bütünleştirdiler. Yani batı kaynaklı milliyetçilik terimini kabul edecek olursak, Kürt milliyetçiliği toprak temellidir ve tarihini/tarih bilincini bunun üzerine inşa etmiştir. “Em xwedîyê vê axê ne” dediler. Ama Kürt milliyetçileri,  anavatanlarını daha sonradan bu topraklara gelip işgal edenlerle İslam şemsiyesi altında “ortak vatan” terimi üzerinden özdeşleştirdiler. Ve bunu yapanlarda, Jöntürkler içerisinde yer alan Kürt kökenli okumuş yazmışlardı. Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar yani istatistikler ve haritalar savaşının sonuna kadar, hiçbir Kürt gazete ve yayınında gerçek bir vatan tahlili ve siyasallaştırılmış bir toprak parçasının teorisi yapılmamıştır. “Ortak vatan”a beraber sahip olduğumuz Ermeni, Asuri komşularımız gözardı edilmiş, akrabalık bağlarımız “istenmemiş”, aksine, İttihad ve Terakki mekteplerinde (Kürt topraklarındaki Jöntürk gece mektepleri) teorize edilen türk-islam temelli doktrin Kürtler tarafından Kürtlere yayılmıştır. 

Tamam, bu fikir yani pan islamist türkçü fikirler Kafkas ve Balkan dönmelerinin fantastik dünyalarında tasarlandı ama bunu Kürtlere, evvela Kürtler getirdi, sundu. Böylece Mustafa Kemal’den önce, Kürtler kuramsal dünyalarında bölünmüş oldular: Fransız Devrimi’nden mirasla sistemi sorgulayan ve zamanla radikal Kürd milliyetçiliğinin öncüleri olacak olan Kürd aydınları ve Osmanlının devamını arzulayan Kürt-Osmanlı okumuş yazmışları/münevverleri. Radikal ve kuramsal Kürd milliyetçiliği üzerinde yükseldiği anavatanında, sürgünler ve soykırımlar arasında ama toprağını ve kimliğini güçlendirecek olgulardan uzak olarak şekillendi. Unutmamak gerekir ki, Osmanlı – Kürd Amasya Anlaşması’na (1514) Kürtler yaklaşık olarak 300 yıl uydular ve bu anlaşma gereğince kendi aralarında birlik kuramadılar. Anlaşmanın özü buydu yani. 1514-1839 arasında dünyadaki değişimleri tasavvur edin ve dönün Kürt coğrafyasına bakın. Machiavelli’nin bile aklına gelemeyecek bir hinlikle, Osmanlı tüm mekanlarında değişime uğrarken kendi doğusunun değişimine izin vermedi ve Safavilerde bunu kopyasını kendi batı sınırlarına uyguladılar. Milliyetçilikler çağına, tüm kılcal damarlarına kadar parçalanmış, iğdiş edilmiş olarak giren bir millet tasavvur edin. Kürtler, herkesin Kürdü olup kendisinin Kürdü olmasını kuramsal olarak bilmeyen, bilmesine izin verdirilmeyen bir millet olarak milliyetçilikler çağının kapısını araladılar. Kürt okumuşları arasındaki o “kavga”, o gündür bugündür devam etmektedir. O günün münevverlerinin çocukları Türk aparheid sisteminin ilk milletvekilleri yada “doğu”daki uzun elleri oldular, sonra onların çocukları ve torunları günümüzün Türk sistem içi partilerindeki Kürtlerin çoğunluğu haline geldiler. Tabi bu konu oldukça derin, karmaşık ve çetrefillidir. Türk sömürgeci sistem ve kurumlarının inşa ve gelişim seyirleri gözardı edilerek anlatılamaz ve konu kesinlikle antikolonyalist kuram çerçevesinden değerlendirilmelidir. Mesela halifelik ve Osmanlı üzerinden üretilen “ortak vatan” terimi nasıl oluyor da günümüzde yine, Kürtler eliyle Kürt mutfağında ısıtılarak, sunulabilmektedir? Kendisiyle ve tarihiyle yüzleşmemiş, yüzleşmekten kaçınan bir toplumun dönüp dolaşacağı yer yine gününü kurtaracak olan sömürgeci mutfaklardır. 

İşlenmemiş veya göz ardı edilmiş bir diğer konu ise, özgürlük kavramının tartışılmamasıdır. Kürt kuram dünyasının modern kavramlarla şekillendiği yıllarda (1898-1918)  bu kavram tıpkı ülke kavramı gibi tartışılmamıştır. Ne yazık ki, hâlâ, üniversitelilerimiz arasında bile tez konusu yapılmamakta, tartışılmamaktadır. Çünkü bu iki konuyu (toprak-özgürlük) tartışmaya götüren yollar, bilerek ve isteyerek gizlenmekte veya gösterilmemektedir. Bir halkın kendi kavgasını vermesi uzun erimli bir uğraştır ve esası tartışmayan, doğru gibi görünen, kişilere endeksli kısa süreli başarılarla ertelenemeyecek kadar önemlidir. Bugün “ortak vatan” terimi üzerinden, sömürgecilere yine nefes borusu açılmakta ve gelecek nesillerin nefes borusu tıkanmaktadır. Ve en tehlikelisi ise, geleceğin garantisi olan/olacak olan Kürdistan Devrimi’nin temel teorik tezleri (anti-sömürgecilik, ulus, vatan, dil gibi) tartışmaya bile sunulmadan inkar edilmekte ve unutturulmaya çalışılmaktadır. Hatırlatmakta fayda vardır: “Ayrı örgütlenme”, “Kürdistan’ın sömürge olduğu” gibi tartışmalar Kuzey’in kendi yolunu çizmesine vesile olmuş ve günümüzdeki güç birikimini sağlamıştır. Lakin, günümüzün tüm ana akım Kürt siyasetleri, rakiplerinin Kürdistan’ı sömürgeleştirenler olduklarını söylemekte bile feragat etmektedirler.

Böylesi bir gidişatın, felsefik anlamda bir çürüme dönemine tekabül edeceği veya uzun bir sessizlik dönemini yaratacağı tartışılmalıdır. Planet’in rakamsal olarak en büyük devletsiz bırakılan kitlesi olan Kürtlerin, kendi anavatanlarının ismini bile anmamaları, bunu uzak gelecekte bile kavramsal olarak reddetmeleri radikal Kürt hareketinin kuram dünyasında miladını (1918-2025) doldurduğuna delalet getirir. En azından Kuzey açısından yakın gelecekte, oldukça şiddetli bir Kürt kimlik krizinin bizi beklediğini belirtmek gerekir. 

Ünlü Varoluşçu Alman Filozof Heidegger’den ödünç alarak, “olmak” terimini Kürt etnik kimliğini kabul eden aydınlarımızın tartışmaya açması elzemdir. “Kurdbûn” yani “Kürt olmak” kavramını felsefi, tarihsel ve siyasal boyutlarıyla ciddi biçimde tartışmak yerine, tartışmayı yeniden ve ısrarla “ortak vatan” söyleminin dar ve tüketilmiş kulvarlarına hapsetmek, Kürtlerin kolektif geleceğini kavramsal düzeyde felç etmektedir. Çünkü “ortak vatan” söylemi, eşitsiz güç ilişkilerini, tarihsel inkâr rejimlerini, sanal ve gerçek dışı “kardeşlik” hikayelerini ve yapısal tahakküm biçimlerini görünmez kılan, normatif olarak masum ama pratikte statükoyu yeniden üreten bir çerçeve işlevi görmektedir.

Oysa “Kurdbûn”, yalnızca etnik ya da kültürel bir aidiyet kategorisi değil; özne olma, tarihsel süreklilik, siyasal faillik ve etik sorumlulukla ilişkili ontolojik bir tartışma alanıdır. Bu kavramı felsefi düzlemde ele almak, Kürt varoluşunun devlet-merkezli ve asimilasyoncu paradigmaların ötesinde nasıl düşünülebileceğine dair imkânlar sunar. Buna karşılık, “ortak vatan” söylemine geri dönüş, tartışmayı normatif uzlaşma çağrılarıyla sınırlandırarak, eşitsizliği kuran tarihsel ve siyasal koşulları sorgulama cesaretini ortadan kaldırır. Dolayısıyla geleceği karartan şey, birlikte yaşama fikrinin (“ortak vatan”da “kardeşçe”) kendisi değil; bu fikrin, Kürtlerin ontolojik ve siyasal taleplerini askıya alan bir ikameci söylem olarak sürekli yeniden dolaşıma sokulmasıdır. 

Daha farklı bir şekilde söylemek belirtmek gerekirse, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nde bile yer alan Ulusların Kendi Kaderini Belirleme Hakkı yada Self-determinasyon, sadece devlet kurmakla eşdeğer bir tanımlama değildir. Bunu istememek ayrı bir şeydir ama bunu ulusunun gelecek nesillerine bir hak olarak bile görmemek, işgalcinin reçetesini kendisininmiş gibi kardeşlerine sunmak çok daha farklıdır. Kürtler, dönemsel veya jeostratejik çıkarları gereği bu haklarını kullanmak istemeyebilirler ama bunun için bile yani kendi aldığı kararı uygulayabilmek için Kurdbûn kavramına geri dönüş yapmak zorundadırlar. Kürtlerin önce bir özne olarak Kürt olması gerekmektedir ve bunun sosyolojik altyapısı, kurumsal yapılarına eşdeğer gelen siyasi/idari statu-quo sahibi olmaları ve/veya bu yapılarını korumalarıdır. Bunun direkt ifadesi şudur: Rojava’nın ve Güney’in mutlak suretle korunması, güçlenmesi ve Kuzey ile Doğu’da ise Kürt kurumlarının oluşturulması/güçlenmesi/korunmasıdır.    

Bir yazınızda Mustafa Yamûlkî Paşa’nın Kürt Yunan ilişkilerindeki öneminden söz ediyorsunuz? Yine Mevlanzâde Rıfat’ın Yunanistan ‘da çıkardığı iki dergi hakkında araştırmalarınız da var. Bu iki şahsiyetin yaptığı çalışmalar hakkında biraz bilgi verebilir  misiniz?

Mustafa Yamûlkî Paşa ve Mevlanzâde Rıfat Bey, iki ayrı kanallarda çalışıp, daha sonra yolları buluşan iki önemli Kürt şahsiyetleridirler. Her iki şahsiyette, Türk tarih yazımında isimleri Türk devrimine ihanetle anılan kişilerdir ve Türkiye devletinin düşmanı olarak bilinirler, zira her ikisi de Mustafa Kemal ve O’nun meclisi tarafından istenilmeyen kişiler listesinde yani 150’likler listesinde yer alırlar. İlginç bir tesadüf olsa gerek, her ikisinin de aile kökenleri Güney Kürdistan’ın Silêmanî kentindendir. Her ikisinin hayatı oldukça meşakkatli ve yoğun geçtiği için yaptığı çalışmaları burada, tam olarak belirtmek mümkün değildir ama kısaca ve konumuz itibariyle belirtmek gerekirse: 

Mustafa Yamûlkî Paşa, Osmanlı Örfi Mahkemesi Başkanı iken Mustafa Kemal’e gıyabında idam cezası verdiği için ve Ermeni-Asuri soykırımında İttihatçilerin tarafında değilde katledilenlerin tarafında yer almasından ötürü, aranan ve istenmeyen kişi ilan edilir. Mustafa Yamûlkî Paşa’nın bir ay boyunca ortadan kaybolduğu ve daha sonra ise Mehmûd Berzencî’nin yanında ortaya çıktığı görülür. Bu arada nerede olduğu ve ne yaptığı son zamanlara kadar araştırmacılar tarafından pek bilinmeyen bir konuydu. Lakin, benim Yunan arşivlerinden edindiğim belgeler ışığında görülüyor ki, Mustafa Yamûlkî Paşa Yunanlılarla iletişim halinde Güney’e geçmiş ve Küçük Asya Felaketi’ne kadar yani Yunanlıların Küçük Asya’daki yenilgilerine kadar ilişki halinde kalmıştır. Bu ilişki gerek kendisi gerekse de oğlu Abdulaziz aracılığıyla olmuştur. Bugüne kadar Kürt-Yunan-Türk-İngiliz-Fransız tarih yazımlarında eksik olduğu ve/veya yer verilmediği için, bu bölümü tekrar anlatmama izin verin. 

Bir kısmını ve künyelerini Kürt Tarihi dergisinde yayınladığım belgelerin bize gösterdiği kadarıyla, Kürtlerin ve Yunan Krallığının ilk resmi-gayrı resmi ilişkisi 1920’lerde Koçgiri İsyanı sırasında Amasya Piskoposu Germanos aracılığıyla olmuştur. Bir sonraki ilişki ise, Yunan Küçük Asya Ordusu’nun B’ Bürosu (Askeri İstihbarat Bürosu)’nun isteği üzerine olmuştur. 1921 yılı Mart-Nisan aylarında Yunanlı bir yetkili, İstanbul’da Mevlanzâde Rıfat’a, Yunan Ordusu’nun görüşme talebini iletir ve bu ilişki başlar. Altı kişilik bir Kürt heyetinin İstanbul’dan İzmir’e gitmesi programlanır ve Haliç’ten hareket edecek olan vapura, o aralar Mustafa Kemal’in ajanlarından saklanmakta olan Mustafa Yamûlkî Paşa’da getirilir. Heyet İzmir’e vardığında, Celadet Bedirhan ve Emir Ali Bedirhan ise İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği’ni bu ilişki konusunda bilgilendirir. İngilizler uygun görmezler ama Kürtler kendi bildiklerini okurlar. Heyet’in İzmir’de Yunan Başbakanı Dimitrios Gounaris ve/veya Yunanistan Kralı Konstantinos ile görüştüğünü varsaymaktayım, zira o tarihlerde (Mayıs 1921) her ikisi de İzmir’de bulunmaktadırlar.

Heyet iki aylık bir gemi macerasından sonra Basra’ya varır, oradan Silêmanî’ye ve orada (Yunanlıların tavsiye ettikleri) Geçici Kürt Hükümeti’nin oluşturulması hazırlıklarına yani bir Kürt Kongresi’nin gerçekleştirilmesine başlarlar. Bazı belgelerin Senendec’te bazı belgelerin Silêmanî’de (belki de iki ayrı toplantı olmuştur) olduğunu belirten Kongre gerçekleşir. Bu buluşmaya, ülkenin iki parçasından, Simko Şikaki dahil, Kürt önderler katılır. Amed’e dönerken İngilizlerin ihbarı üzerine Türklerin Ekrem Cemilpaşazade’yi tutukladıkları bile belgelerde mevcuttur. Geçici Kürt Hükümeti oluşur ama başkanlığına Yunanlıların tavsiye ettikleri Emin Ali Bedirhan seçilmez. Kongre’nin toplanmasını öneren Yunanlılar iki tavsiyede bulunurlar: 1-Geçici Hükümetin Başkanı Emin Ali Bedirhan olsun veya anti-Kemalist biri olsun, 2- Eğer oluşan Hükümet gerekli görürse, Kürtlerin idari merkezi Yunan ordusunun kontrolü altındaki bölgelerin birinde olabilir, tavsiye olarak İzmir gösterilir. 

Mustafa Yamûlkî Paşa, Yunan hükümetinin gizli ödenekleriyle oluşturulan Kürt askeri birliğinin başına geçer, ve Mardin kenti ele geçirilir ve o sırada şehirde olan Mustafa Kemal’in arap bölgelerinden sorumlu özel danışmanı Ahmed Sharif as-Senussi esir alınır. Bu bilgi mesela Türk tarih yazımında eksik verilir. Mustafa Kemal’in isyancı diye tabir ettikleri Kürtlerle olan resmi ilişkileri bu olay vesilesiyle başlar. Kürtlere bir kurşun bile atılmaması talimatını bizzat kendisinin verdiği Yunan Ordu belgelerinde belirtilir. Kendi kontrolü altındaki Kürt kökenli mebuslardan bir heyet oluşturarak isyancı Kürtlere yollar ve bu heyetler arasındaki ilişkiler, nihayetinde, 8 Ekim 1922’de Ankara Millet Meclisi’ndeki gizli oturumda Kürdistan’a Otonomi verilmesi oylamasıyla sonuçlanır. Yani isyancı Kürtlere Türk Milli Meclisi tarafından heyetlerin yollanmasının tarihi 2025’de başlamamıştır. Tıpkı bugün olduğu gibi, o dönemlerde de, tüm görüşmeler gizli yapılmış, sürümcemeye bırakılmış ve en nihayetinde de sular durulup, Türk tarafı uluslararası onay belgesini alınca yani Türk milli devletini kurunca tüm olanlar inkar edilmiş, belgeler gizli arşivlere taşınmıştır.

 Mevlanzâde Rıfat ve Mustafa Yamûlkî Paşa’nın bu görüşmelere karşı oldukları ve hatta “Kürt-Türk anlaşmasının olduğu haberi gelince Yamûlkî Paşa’nın çok üzüldüğü ve sinirden ağladığı” Yunan arşivlerinde saklıdır. Türklere güven olamayacağını, Türklerin oyalama taktiklerini uzun uzun anlatmaya çalışırlar. Mehmûd Berzenci ise Yamûlkî’yi Türk Özdemir Paşa’ya teslim etme tehdidiyle tutuklatır. Sonraki yıllarda, neler olduğunu kısaca belirtmek gerekirse, Yamûlkî Paşa bir sonraki Berzenci Hükümeti’nde Eğitim Bakanı olur ve ömrünün sonuna kadar Silêmanî’de yaşar. Kızı Encûm Yamulkî, İstanbul’da kurulan ilk Kürt kadın örgütü olan Cemîyeta Tealîya Jinên Kurd (CTJK) nin öncülerinden olmakla birlikte, Güney Kürdistan’daki ilk kız okulunun açılışını ve öğretmenliğini de yapar. Büyük oğlu Abdulaziz gizlice Yunan Hükümeti ve Ordusuyla ilişkilere devam eder, hatta bir defa Yunanistan’a da gider. Yamûlkî’ler aracılığıyla Sımko Şikaki’de Yunanlılarla ilişkiye geçer (arşivlerde bulabildiğim en son Simko-Yunanistan ilişki tarihi 1923’tür) ama O’da tercihini, tıpkı bugünlerde deja vu sunu yaşadığımız üzere, Türkiye tarafına yapar ve Türkiye’ye geçerek Türklere teslim olur. Sinan Hakan’ın kitabında belirttiği gibi, Türkiye devletine irade beyanında bulunur.  Bu arada Abdulaziz Yamûlkî’nin hayatı, en az babası kadar maceralı ve önemlidir. Osmanlı subayı olarak askeri hayatına başlayan Abdulaziz, kurulan Irak devleti döneminde tarihe “Albayların Altın Meydanı” diye geçecek olan askeri darbenin yedi (7) Kürt liderlerinden biridir. 

Mevlanzâde Rıfat ise; İmparatorluktan milli devlete geçiş sürecini yaşamış her aydın gibi evvela Osmanlıcı daha sonra ise Kürtçü fikirleri savunmuştur. Yaşamının en önemli dönemlerinde gazeteci olan Mevlanzâde birçok gazete çıkarmıştır ve ismiyle özdeşleşen en önemli eseri, Serbesti gazetesini çıkarmaktır. Gittiği her yere Serbesti’yi de götürmüş olan Mevlanzâde, bu gazeteden evvel 1909-1912 yıllarında Atina’da mülteci olarak yaşamış ve iki taşbaskı gazete çıkarmıştır. Bu gazetelerin ismi: Cihad ve Farûk’tur. Bu gazeteler bir Osmanlı aydınının çıkardığı gazetelerdir ve Kürtlerle, Kürdistan’la alakalı değildir. Mevlanzâde’nin Kürdistanla ilişkililiği 1913’lerden itibaren (yayın düzeyinde) takip edilebilmektedir. 1918’den sonra Kürd Teali Cemiyeti üyesi olarak ortaya çıkmış, Osmanlı-Yunanistan-Romanya-İtalya-Ortadoğu arasında Kürtler için diplomasi alanında çalışmış ve 12 Eylül 1930’da Halep’te (kimilerine göre Şam) vefat etmiştir.

/devam edecek…/

İlginizi Çekebilir

Mecit Zapsu: Kürt Sorununun Adını Koymadan Çözüm Olmaz
 Türkiye Savunma Bakanı Güler’den SDG’ye tehdit

Öne Çıkanlar