*Son yıllarda artan Yunanistan-Kıbrıs-İsrail stratejik işbirliğinin, Türkiye’nin bölgesel planlarını zorladığı bir gerçektir. Yunanistan’ın bir devlet politikası olarak geliştirdiği bu ilişki yaşamın birçok alanında hissedilir düzeydedir. Emlak sektöründen enerji alanına, güvenlikten tarım alanlarına kadar artan miktarda İsrailliyi ülkede görmek artık normal bir hal almış durumdadır.
*Türkiye’nin bunu bir tehdit olarak görmesi, Akdeniz gibi bir alanda sıkışma yada başağrısı yaratabilir/yaratıyor. İki tarafın günlük gelişmeler üzerinden birbirlerini hırpalaması mümkündür ve gerçekleşmektedir ama uzun vadeye yayılan bir çatışmanın olması ayrı bir konudur.
*NATO üyesi ve ABD taraftarı Yunanistan ile Türkiye’nin ciddi bir çatışmaya gireceğini zannetmiyorum. Çekişmenin silahlı olarak birbirlerinin yaşam alanlarını tıkayabileceği düzeyin sadece bir bölgesel veya genişlemiş bir dünya savaşında olabileceğini varsayıyorum.
*Öte yandan, kamuya sunulan yeni ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde dünya çok kutuplu olarak belirtilmekte ve diğer kutuplar düşman değil, rakip olarak tanımlanmaktadır. Böylesi bir düzlemde, ülkelerini ABD üslerine açmış iki ülkenin çatışmasına izin verileceğini düşünmüyorum. Nasıl ki İsrail’in yaptığı onca şeye rağmen Türkiye-İsrail ekonomik ilişkileri bir gün bile durmamışsa, aynı şekilde Türkiye-Yunanistan ilişkileri de durmuş değildir.

Behice Feride Demir:
Makedonya Üniversitesi bünyesinde akademik çalışmalarını sürdüren Dr. Murat Issı ile yaptığım röportajın ikinci bölümünde Kürdistan basın tarihini, Kürt- Yunan ilişkilerini, Akdeniz’de oluşturulmaya çalışanan dengeleri konuştum…
Bizler şimdiye kadar Kürt basın tarihini milli hizmetlerle ve Kürdistan dışında yapılan çalışmalarla tanıdık. Sürgünden ülke içine gelirsek, Kürdistan da basının durumu nasıldı?
Kürt basın tarihi bilindiği üzere 22 Nisan 1898 tarihinde Kürdistan gazetesiyle başlar ama hiçbir sayısı ismini aldığı ülke topraklarında olmaz. Hepsi ülke dışında ve sürgünde gerçekleşir. Bir bakıma Kürt basınının mülteci temelleri o dönemler atılır. Doktora çalışmam süresince, 1919-1920’lere kadar çıkan tüm Kürt gazetelerine ulaşmaya çalıştım ve belirtmek gerekirse, bugünkü gibi dijital ortamlar mevcut değildi ve hepsini hardcopy olarak elde etmek zorundaydınız yada coğrafya tartışması yapmadan gidip görmek zorundaydınız. Anladığım kadarıyla, çıkan tüm gazeteler aslında belirli çevrelerin/ailelerin kendi fikirlerini ifade etmeye çalıştıkları siyasi kürsülerdi ve Kürtler’de bu kürsünün öneminin farkına varmışlardı. Günümüzde de böyle olmuyor mu zaten? Tıpkı dijital veya kağıt baskı/yayım alanı gibi her politik veya finans grubunun kendi ifade mekanları mevcuttur. Az sayıda, bazen de taş baskısı yapılan o dönem gazetelerinin baskısı, mürekkebi, matbaası, ücreti ve daha sonrada dağıtımı oldukça zahmetli bir işti.
Kürt gazeteleri veya Kürtçe gazeteler tanımı iki farklı şeyi ifade ettiği için, sanırım bu konuda haklı olarak bir tartışma mevcuttur. Gazetenin dili ve konuları mı yoksa gazeteyi çıkaranların kimliği ve çıkardıkları yer mi Kürt olduğunu belirlemektedir? Örnek verecek olursak: Kürdistan gazetesi tartışmasız olarak bir Kürt gazetesidir çünkü ismi, dili ve yazıları bu çerçevededir. Örneğin Kürt gazeteleri arasında belirtilen Peyman gazetesi nedir? Ben bu gazeteyi yaklaşık olarak 2-3 yıl boyunca aradım ve en nihayetinde anne-babamın uğraşlarıyla Amed’de bir Kürt aydınının özel kütüphanesinde, 36 sayısı ciltlenmiş bir halde bulabildim. Sadece 12. sayısında bir sayfa Kürtçe yazı bulunmaktadır, o da 1909 Genel Af kapsamında Diyarbekir Cezaevi’sinin önünde, bir İttihad ve Terakki subayının yaptığı Türkçe/Osmanlıca ve Kürtçe konuşmadır. Geriye kalan tüm sayılar ve yazılar, İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin propagandasının yapıldığı veya İTC’nin fikirlerine paralel yazılarla doludur. Zaten gazeteyi çıkaranlar Ziya Gökalp ve çevresidir. Aynı şekilde Dicle ve Yeni Dicle gazeteleri. Diyarbekir gazetesi mesela. Bunların hepsi Amed’te Kürtler tarafından basılmış, ikide bir içinde Kürd kelimesinin geçtiği ama Kürt etnik bilincine teyet bile geçmeyen gazetelerdir. En nihayetinde, yazarlarının bir kısmı daha sonra bölgedeki Ermeni-Asuri soykırımında yer alan kişiler olacaklardır.
Bu gazetelerin siyasal duruşları bir yana, sosyolojik-antropolojik düzlemde zengin bir külliyat oldukları açıktır, mesela en bariz örnekleri Amed’in önemli Kürt ilim adamı ve şahsiyetlerinden Ali Emiri Efendi’nin çıkardığı Amîd ve Amîd-i Sevda gazeteleridir. Bu gazeteler ismine rağmen İstanbul’da basılmıştır, Kürtler ve Kürdistan hakkında siyasi hiçbir şey vermez ama Amed için sosyo-antropolojik ve tarihi bilgi küpüdürler. Tüm bu gazeteler ve daha fazlası 1909-19 arasını araştıran her Kürt araştırmacının okuması gereken gazetelerdir.
Bunların dışında yani Kürdistan’da yayınlanan ama dili Türkçe/Osmanlıca olan bu gazetelerin dışında bir de İstanbul’da çıkıp dili Osmanlıca ve Kürtçe olan gazeteler vardı. Kürd Teavün ve Terakki Gazetesi, Hetawî Kurd, Rojî Kurd, Kurdistan, Jîn, Serbesti gibi. Serbesti gazetesi Kürtçe değildir ama dönemin Kürtleri için önemli bir kürsüdür.Özellikle Mehmet Emin Bozarslan, Malmisanij, Rohat Alakom, Mehmet Bayrak gibi Kuzeyli Kürt araştırmacılarımız sayesinde erken dönemlerde bu gazetelerin varlığına vakıf olduk ve Kürt araştırmaları alanında sıçrama yapılmasına vesile oldular. Bugün bu gazeteler üzerine yazan sayısız yerli yabancı araştırmacı mevcuttur. Peywend yayınlarından çıkan kitabımda tüm bu gazete, dergilerin ve o dönemin Kürt örgütlenmelerinin ayrıntılı künyeleri açıklamalı bir şekilde verilmişti.
Konuya dair önemli olan nokta şudur: Bir önceki sorularda da açıklamaya çalıştığım gibi, bu yayınlar vasıtasıyla Kürd aydını ve Osmanlı-Kürt münevverleri ayrımı gerçekleşmiştir. Yani Kürtlerdeki aydın sorunu bu vakitler başlamıştır. Bir tarafta ulus-kimlik inşası yaratmaya çalışan Kürtler ile öte tarafta Osmanlı-Türk sistemin devamını örgütleyen (ve bu vesileyle Ermeni-Asuri soykırımında aldıkları rolü gizleyen) Kürtler diye iki grup belirmeye başlamıştır. Mesela Peyman ve Dicle gazetelerinin varlığıyla Kürt Teavün ve Terakki Gazetesi’nin Kürdistan coğrafyasında önü alınmaya çalışılmıştır. Bu ayrım o kadar ileri gidecektir ki, Mustafa Kemal’in örgütlenmesindeki Kürtler daha çok Jön Türk örgütlenmesinden gelen Osmanlı-Kürt münevverleri olacaktır.
Siz, Kürt Yunan ilişkileri gibi az bilinen bir alanda çalışma yapıyorsunuz.? Memnuniyet ve merakı bir araya getirirsek hangisini öne çıkarırsınız?
Ukalalığa kaçmadan ama çok fazla alçak gönüllü de olmadan belirtmeye çalışırsam, Yunanistan’da bu konuyu çalışmak oldukça güçtür. Zahmet çekmek ve fedakarlık yapmayı gerektiriyor. Mülteci kökenli biri olarak, kimliksiz bir şekilde sokakları ve inşaatları yaşayarak dili öğrenmeniz gerekiyor, ben de öyle öğrendim diyebilirim. Devlet desteğinin sıfır (0) olduğu, siyasi mültecilere bir kuruş bile sosyal yardım verilmeyen, bursun-yurdun mültecilere olmadığı, bunun kanununun bile olmadığı bir yerde mülteci olmak ve paralelinde de okul okumak, sonra master-doktora yapmak çok ama çok zordu/zordur. Bu gerçeklikten ötürü de mülteciler bu ülkede okul okuyamamaktadırlar. Doktora seviyesine kadar okuyabilenler çok sınırlıdır ve genel olarak ya göçmendirler ya da başka bir kaynaktan ekonomik gelirleri bulunmaktadır. Ben, işçi kökenli biri olarak bir taraftan çalışmak bir taraftan da okumak zorunda kaldım.
Özellikle de Türkiye-Yunanistan çekişmesinin her zaman gözünüzün önünde olduğu, yukarıda da belirttiğim gibi Türkiye ile alakalı her konunun güvenlik algısından geçtiği bir yerde Kürtlerle alakalı bilimsel, objektif, tarafsız kalmaya çalışmak, bu konuda donanımlı olmaya çalışmak zordur. Yunan akademisi kanun ve kuralları gereği Avrupa normlarına bağlı olsa bile, ülkenin bahse konu subjektif durumundan ötürü kapalı ve seçici bir özelliğe sahiptir. Genel olarak Kürtlerle alakalı bir ders mevcut değildir, Kürtçe dersler okutulmaz, Kürtlerle alakalı hemen her konu Osmanlı – Türk – Ortadoğu – Oryantalizm gibi konuların alt başlığıdır. Bundan ötürü, Kürt Çalışmaları gibi bir alt bölüm bile yoktur. Bu sorunu aşabilmek için, tamamiyle kişisel çabalarımla, Kürdistan Federe Bölgesi temelli Kürt-Yunan üniversitelerini buluşturabildim ve birkaç kurumsal işbirliği (karşılıklı olarak üniversitelerde kürsüler/dersler açılması, öğrenci-öğretmen değişimleri, karşılıklı olarak Kürt ve Yunan kütüphanelerinin açılması v.s.) yaratma imkanımız oldu. Ama tabii ki hiçbiri hayata geçmedi. Bu kurumsal işbirliğini harekete geçirmek hala mümkündür ama “imzasını attıkları belgenin mührü kurumadan belgeyi yutmuş” tüccarlar gibi Kürt tarafında bir sessizlik hüküm sürdü/sürüyor. Belgeyi yutan Kürt “makro siyasetinin”, ne yazık ki, gaz-petrol meseleleri arasında Yunanistan’a ilgisizliği büyüdü. İşte bunlardan ötürü derin bir memnuniyetsizlik hissetmekteyim.
Ama öte taraftan, kısıtlı mülteci imkanlarımla, yalnız başıma Yunanistan’da belge bulabiliyorsam, finansının yapıldığı organize araştırma programlarıyla Kürt tarih yazımına daha fazla belge bilgi sağlayabileceğimize inanıyorum. İşte bu da bir araştırmacı olarak merakımı cezbetmekte, geleceğe dair umutlanmamı sağlamaktadır.
Pek çok çevre Türk Yunan çekişmesinin Akdeniz’de bir çözülme yaratacağını düşünüyor. Bu konudaki öngörüleriniz nedir ?
NATO üyesi ve ABD taraftarı/izleyicisi ve ABD programlarını icra eden iki ülkenin ciddi bir çatışmaya gireceğini zannetmiyorum. Çekişmenin silahlı olarak birbirlerinin yaşam alanlarını tıkayabileceği düzeyin sadece bir bölgesel veya genişlemiş bir dünya savaşında olabileceğini varsayıyorum. Öte yandan, kamuya sunulan yeni ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde dünya çok kutuplu olarak belirtilmekte ve diğer kutuplar düşman değil, rakip olarak tanımlanmaktadır. Böylesi bir düzlemde, ülkelerini ABD üslerine açmış iki ülkenin çatışmasına izin verileceğini düşünmüyorum. Nasıl ki İsrail’in yaptığı onca şeye rağmen Türkiye-İsrail ekonomik ilişkileri bir gün bile durmamışsa, aynı şekilde Türkiye-Yunanistan ilişkileri de durmuş değildir.

Son yıllarda artan Yunanistan-Kıbrıs-İsrail stratejik işbirliğinin, Türkiye’nin bölgesel planlarını zorladığı bir gerçektir. Yunanistan’ın bir devlet politikası olarak geliştirdiği bu ilişki yaşamın birçok alanında hissedilir düzeydedir. Emlak sektöründen enerji alanına, güvenlikten tarım alanlarına kadar artan miktarda İsrailliyi ülkede görmek artık normal bir hal almış durumdadır. Türkiye’nin bunu bir tehdit olarak görmesi, Akdeniz gibi bir alanda sıkışma yada başağrısı yaratabilir/yaratıyor. İki tarafın günlük gelişmeler üzerinden birbirlerini hırpalaması mümkündür ve gerçekleşmektedir ama uzun vadeye yayılan bir çatışmanın olması ayrı bir konudur. Türkiye işgali altındaki Kuzey Kıbrıs’taki iktidar değişimini, A.B. üyesi Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki artan İsrail varlığını, Ortadoğu’daki gelişmeleri ve hatta Kürtlerle alakalı gelişen sözde “Çözüm/Barış” sürecini, tasarlanan yeni ABD-İsrail puzzle sine yerleştirince konu daha bir anlamlı olmaktadır.
Çalışmalarınız bugün için ne durumda? Neler yapıyorsunuz?
Yukarıda bahsetmeye çalıştığım ülkedeki kurumsal tepkisizlik, ilgisizlik, ürkeklikten ötürü, ama aynı zamanda mevcut boşluktan kaynaklı olarak yaklaşık 20-25 yıldır Kürtlerle alakalı Yunanca bilimsel bibliyografya yaratma çabası içindeyim. Yaşamımı idame edebilmek için akademi dışında çalışırken; geriye kalan zamanımda gönüllü olarak bilimsel ve akademik kriterler çerçevesinde kitaplar, makaleler yazıyorum ve akademi merkezli etkinliklere katılıyorum. Teorik olarak değil ama pratik olarak bu konuda aldığım tek destek, kendiside bir emekçi olan, hakkını iki cihanda ödeyemeyeceğim yoldaşım ve eşimdir.
Bugüne kadar gerçekleşen ve şu anda da devam eden akademik çalışmalar dışında, şu anda yazdığım Yunanca birkaç kitap mevcut:
a-Tüm Kürdistan parçalarını kapsayan, her parçayı ayrı ayrı ele alan yazarların/yazıların olduğu “Kürdistan Kadın Hareketi. Felsefik, Tarihi ve Epistomolojik Gelişimi” konulu bir derleme kitap çalışmam var ve 2026 yılı içinde yayınlanmasını umuyorum.
b-Paralel olarak, doktora sonrası araştırmacısı olarak tezimin yazım aşamasındayım ve önümüzdeki bir yıl içinde bitirmeyi tasarlamaktayım. Konum: Az evvel kısaca anlattığım “Yunanistan Krallığı ve Kürtler arasındaki siyasi ilişkiler, 1919-1923”. Bu konuyu gerek Kürt kurumlarımızın maddi destek eksikliği gerekse de benim ekonomik nedenlerimden ötürü tam anlamıyla araştıramadım ve içimde bir ukde olarak kalacak. Elimdekileri yayınlayıp, araştırmanın geri kalanını bir sonraki nesillere bırakacağım. Kürtler açısından Yunan arşiv ve belgelerinin kullanılacağı ve günümüz Kürdistan Sorunu’nun en önemli yıllarını (1919-1923) kapsayan bu çalışma bir gün daha da zenginleştirilir ve Kürdistan Tarihi’nin karanlıkta kalmış noktalarını aydınlatmaya vesile olur.
c- Bu yıl, iki Yunanlı akademisyen arkadaşımla çıkardığımız Türkiye’deki Kürtler başlıklı ortak çalışmamızın devamı niteliğindeki bir başka kitap (2. cilt gibi) yayınlanacak.
d-Ayrıca anneme atfettiğim sürpriz bir çalışmam da “Kürt sözlü kültürü ve Kürt kimliğinde masallar” konulu bir kitaptır. Çocukken annemden duyduğum Mardin-Amed bölgesine ait masallar üzerinden hazırladığım çalışma.
Tüm bu çalışmaların orjinal dili Yunanca’dır ve daha çok Yunan akademisini hedeflemektedir.









