Müslüm Yücel: Jest ve risk üzerinden Öcalan perspektif metni

Yazarlar

“Hiçbir kitap bitmez; kitaplar uzun değil, geniştir. Sayfa, şeklinin de gösterdiği gibi, kitabın altta yatan varlığına açılan bir kapıdan başka bir şey değildir veya daha doğrusu başka kapıya götüren başka bir kapıdan. Bir kitabı bitirmek ne bu ne de şu eşiği geçmek için şu ana kadar açtığımız kapıların artık kapanmaması için son kapıyı açmak demektir ve sürekli açık olan tüm o kapılar açılmaya devam ederler: Sonsuz bir menteşe uğultusuyla açılacaklardır. Bitmiş kitap sonsuzdur, kapalı kitap açıktır; bütün kitap bizim etrafımızda toplanır, tüm sayfalar bir sayfadır, görünen ve görünmeyen tüm kapılar tek bir kapıdır, kapı ardına kadar açıktır ki yalnızca eşiğinden geçmeyi başarmam, aynı zamanda kapı kendisinin eşiği olur; ben kapıdan geçerim, tüm kapılar geçilebilirdir, açık kapılar kapalı kapılardan ayırt edilmez, kapılar bir kapıdan diğerine götürür, hiçbir şey kapalı değildir, her şey kapalıdır, her şey açıktır, hiçbir şey açık değildir”

Giorgio Mangenelli… 

 

Başlarken

PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan’nın Perspektif (2025) metni günlerden beri tartışılıyor. Öcalan, “52 yıl, 1 ay ve 4 gün önce” başlayan PKK tarihini yeniden yorumluyor. Yıl, ay ve günün verilmesiyle salt tarih imlenmiyor; Öcalan, kendini ve PKK’yi belge haline getiriyor, inceliyor; kanıtlarıyla konuşuyor, böylece hakikat yol alıyor: Perspektif buradan geliyor ve Öcalan, bakış açısını, algılama biçimini, PKK’nin ne olduğunu, nerden geldiğini anlatmakla kalmıyor; tarihten, edebiyat ve felsefeye, buradan toplumsal ilişkilere, hatta bazen duygusal ve düşünsel tepkilere kadar bu, 52 yıl, 1 ay, 4 gün önceyi değerlendiriyor. Bu zaman dilimi içersinde herkes vardır ve PKK, ilk başlarda bir parti değil, sanat eseri olarak dikkat çekiyor; dünyayı ve nesneleri anlama, değiştirme isteği, tek boyutlu Türkiye’nin çok yüzeyde kaldığı gerçeği: Kürt dili yasaktır ve Kürdistan Sömürgedir. PKK, hayata, siyasette derinlik katıyor, farklı bir uzam algısı yaratıyor: Gerçek yalnızca görülmüyor, okunuyor ve hissediliyor. İkinci aşama PKK’yle başka bir psikoloji oluşuyor; perspektif burada dünyayı anlama ve kişilerin dünyaya ve Kürtlere nasıl baktığını açıklama üzerinden bir yoğunlaşmayı dile getiriyor; hem siyasal hem toplumsal bir empatiden söz ediliyor; empati, metnin bütününe yayılmıştır, hatta, salt iletişim anlamına gelmiyor; empati, Öcalan’da bilgi anlamına da geliyor: Benimle ilişki kuruyorsun, konuşuyorsun ama benimle ilgili bilgin yok. Buradan bir felsefe gelişiyor; herkes dünyayı ve dünyada olup bitenleri kendi zihinsel yapısı ve yaşadığı deneyimler üzerinden yorumluyor, algılıyor, savunuyor; bu epistemoloji açısından önemlidir ama bu anlama engel değildir; farklı yorumlar, farklı yerlerden bakmayı gerektirir; Öcalan, gelinen noktada farklı bakmayı, farkları gözetmeyi ve buradan anlamlar üretmeyi ifade ediyor. Amaçsa fark değil; doğru/ hakikat: Nitelikte özdeşlik kurmak. Böylece varabileceğimiz yer, sosyal ve kültürel anlamda birbirine doğru yaklaşmak, buradan sosyal bir perspektife ulaşmak; bir kültür, diğer bir kültürle etkileşirken egosunu bir yana bırakmalı, böylece varılacak yer, barış olacaktır. Öcalan’ın sunduğu perspektif metninde toplumsal çeşitliliğe dikkat çekiyor ve çeşitliliğin tek bir topluma/ merkeze yönelmesiyle ortaya çıkan çatışmaları dile getiriyor, buradan çıkış için birkaç şey öneriyor: Saygı ve empati…  

Öcalan, bir sistem ve tarih eleştirisi yapıyor; Türkiye’yi, bugüne kadar Türkiye’yi yönetmiş olan iktidarları irdeliyor. İkinci olarak toplumları, halkları, ulusları, ulus devletleri ele alıyor, bunu yaparken toplumun, ulusun, ulus devletin kendini değerlendirmesini istiyor; burada dikkatimizi çeken toplumların duygu ve düşünceleridir; Öcalan, duygu ve düşüncelerin kalite ve içeriğiyle ilgileniyor, duygular kaliteli ama düşünceler içeriksizse, bunun üstüne gidiyor, açıkça şunu söylüyor yine: Kendini gerçekleştiremeyenler bizimle dost olamazlar.  Kürtlere ve Kürtlerin birlikte yaşadığı bütün halklardan kendilerini gerçekleştirmeleri istiyor; bu, zor değildir, bu, gerçeğe/ gerçekliğe yönelik gelişmiş bir algıyla sağlanabilir ve bu mümkün olduğu sürece temas kurma imkânı artacaktır; benlikler, ötekilikler bir yana bırakılacak, doğa ve insan ego merkezlerinin dışına çıkacaktır. Öcalan halkların taleplerini dile getiriyor; siyasi karar vericileri, parti ve medya yoluyla aracılık yapan kurum, kuruluşları, siyasi yapı ve aktörleri (Devlet aygıtlarını, adalet, bürokrasiyi) toplumsal barışa, çözüme davet ediyor. 

Öcalan tutuculuğun, yüzeyselliklerin, kapitalizmle birleşerek büyük çatlaklara yol açtığını, özgün içeriklerin bile nasıl özünün boşaltıldığını, tek tipleştiğini dile getiriyor: 18’inci yüzyıl üzerine düşünüyor; bu yüzyılda, bir yanda iktidarın yönetime, “rızanın da onun hükmüne teslim edildiğini buyuran toplum sözleşmesi” (Hannah Arent) diğer yandan mutlak yönetim ilkesini “herkese korkuyla boyun eğdiren” (Hobbes) iktidarın tekelleşmesi vardır ve artık her şeye kadir olan Tanrı değil, milliyetlerdir. Bu yüzyılda din ve milliyetçilik yer değiştiriyor: Öcalan 18’inci yüzyılın sonlarına doğru hızla büyüyen, bugüne kadar dikkatimizi çekmeyen bir konuya dikkat çekiyor: Dilencilik

Burada durmamız gerek; bilinir, dinsel yapılar yardıma muhtaç kimselere yardım etmeyi/ sadaka vermeyi ve böylece hayır kazanmayı erdem olarak atfeder, hatta onlar için “tanrının çocukları” gibi ifadeler kullanılır, ruhları yüceltilir. Savaşlarda dilenciliği artırır; örneğin tarihçilerin kaydettiği kadarıyla geri dönen askerler, yol boyunca hırsızlık ya da dilencilik yaparlar; “eşkıyaya” katılıp kaybettiği tahtını tekrar kazanan krallar vardır; Kral Richard ve Robin Hood efsanesi buradan doğmuştur. İleriki çağda bir “Dilenciler Çağı” (17’inci yüzyıl) vardır; Foucault, Paris nüfusunun dörtte birinin dilencilerden oluştuğunu söylüyor; Marx, dilenciler için “tortu” ifadesini kullanıyor. Dilenmenin sadece ekonomik temelleri yoktur; dilenmenin dinsel ve ulusal temelleri de vardır. İslam dünyasında zekât ve sadaka diye iki kavram vardır. Hatta İslam âlimlerinden İmam Gazali ve İbni Teymiye, dilenmenin kimi hal ve durumlarda mubah olduğunu söylerler. Sorun bunların olması değildir; bunların siyasal bir kültüre dönmesidir. Örneğin İslam Dünyası Kuran’ı ve onun mesajlarını yerelleştirmiştir ve bu yerel şeriattan öteye geçmemiştir; yönetenler âlim ve güç sahibi olmuşlardır; toplumun bilgi ve kültür üretmesine de izin vermemişlerdir. Bunun yanında garip bir Batı karşıtlığı vardır; Batı, bir yanda rakip; bir yandan bu rakip bir düşman, ilerisi, özenilen bir modeldir de! Cumhuriyet kurulurken Mustafa Kemal’in söylediği şu söz sıkça tekrarlanır: Muasır medeniyet seviyesi… 

Öcalan’ın metninde dikkat çeken bir başka kavram işbirlikçiliktir. İşbirlikçi, kim sana karşı duruyorsa, o, ondan yanadır; ordularda, onlara iç düşman denilir; iki şey ister, ün ve ödül; güç ve para… En trajik olanı, senden yana görülenidir. Bunlar kimi zaman konsey olurlar, bunun uluslar arası dildeki karşılığı da Judenrattır. 

Kuşkusuz metnin can alıcı kısmı fesih ve feshin dile getirilmesinden sonra yapılan bir dizi tartışmadır. Tartışmalara anlam vermekten çok, hem metni hem tartışmaları açmak gereklidir. Siyasal anlamda Öcalan, sosyalizmi yeniden ele alıyor: Kapitalizmin dışta tuttuğu, yığına çevirdiği halkı demokrasinin öncüsü haline getiriyor; barış, metnin bildirisinden anlaşılacağı gibi eşitsizliğin inkâr ve tahakkümün sona ermesi anlamına geliyor, bunun kavgası veriliyor; çağımızın biz olması gerekiyor.  

 

I-SİYASETTEN DİN

Karşımızda bir Öcalan metni var; metinde dile gelen konular göl gibi durgundur, sabittir ve bu metnin yazarı olarak Öcalan, gölü açıyor… 

Nedir gölü açmak?

Bilinir, denize soru sorulur, açılır; gölde düşünceye dalınır. Denizle göl arasındaki fark her zaman ilgilendirir bizi; göl, bilinci simgeler ama bu bilinç kapatılmıştır/ kapanmıştır. Her iki koşul bize şunu verir: Denetlenen bilgi açılmadıkça, kendi içinde kalır, kokar, çürür ve sonra sızıp gider… Öcalan tarihten, felsefeden yola çıkarak bize bir harita çıkartıyor, burada toprak yurtlanıyor; kıpırtıları, düğümleri, uçurumları gösteriyor; dikkat çeken ve en çok etkileyen şey, bitmeyen bir arayış ve arayışın temel anahtarı, rahattan kaçış, her satırda dinlenmeden, hatta uykudan bile feragat ediş; amaç, bir anlamla yetinmemek; amaç, sorma ve bilme isteği, bu yüzden her bilgiyi, her öneriyi tartışmaya açış, çoklu anlama yalnızca aklı değil, kalbiyle de sesleniş… Amaç, denize açılma; çünkü göl devlettir; ceberuttur, kimi zaman monarşidir, saltanat kurar ve insan hayatını hiçe sayar, kimileri bu hali sever, kimi ödül ve unvanlarla bu hiçe teşne olur, hayata, hatta kendi hayatına yapılan müdahale ve yıkımlara aldırış bile etmez; ekonomisini, sağlığını, eğitimini, hukukunu, cinselliğini ona verir; daha da illeri gider, nasıl oturup kalkacağına, kimle oturup kimle kalkacağına o karar veriyordur: İnsan, standartlaşır. Sonrası da gelir, dilini ve kültürünü dayatır; buradan ulus devlet diye totaliter bir yapı çıkar. Bu yapı ötekini tanımaz, hatta ötekini bir nefret öznesi olarak açımlar; ötekini anlamak diye bir derdi yoktur, saygısı yoktur. Bu yapı aynıyı ortaya çıkartır, benzere bile izin vermez. Bu yapı gücünü dinden alır. Adına modernleşme denilir; Türk modernleşmesi sıkı bir örnektir; modernleşme, İslamcılık ve Türkçülük adı altında gelişmiştir. Kimlik ve aidiyet, buradan beslenir. İktidar bir hamle yapar; dini, diyanet, Türklüğü anayasa üzerinden resmileştirir. Buradan bir tek şey çıkar: Kürt inkârı! 

İktidar Kürtleri yüz yıldır inkâr ediyor ama en büyük acı, Kürdün kendini inkârıdır; Kürtler ya hapse atılıyor ya idam ediliyor ya da iktidara entegre oluyor. Böylece Kürt tahrif ediliyor. Öcalan bu inkâr ve tahrifi kırmak için yetmişli yıllarda ayağa kalktıklarını dile getiriyor. Tek şey için: Özgürlük. Yaşadık, gördük, kadın, yaşlı, genç, çocuk demeden binlerce kişi ölümün sınırında, ölümün soluğunda hayatını tehlikeye attı… Bu en iyi Hegel’in ifade ettiği biçimiyle bir ezen ezilen ilişkisiydi ve öyle bir hale geldi ki ne ezilen bir yere gelebiliyor ne de ezilen ve hatta ezen bile bu savaştan dolayı efendiliğini/ özgürlüğünü kaybediyor. Öcalan bir kapı aralıyor, hem ezene hem ezilene “özgürleşelim” diyor; özgürlük özden geliyor, bir özü olan buna sarılıyor. Büyük bir yük alıyor hem ezeni hem ezileni özgürleştirme pek kolay olmasa gerek… Bunu bizzat kendisi yapıyor. Kendisi tarih olarak konuşuyor, tin olarak konuşuyor, insanlık olarak konuşuyor; böylece kimseye Mesih rolü vermiyor; çünkü Mesihçilik siyasette bir oyundur, ezenler, böldükleri, parçaladıkları kimselere bir süre sonra kendilerini kurtarıcı olarak sunarlar, böylece bir nema, böylece bir kendini kurtarma ve sonrasında, belki, bir kez daha, ama daha güçlüce ezileni kendi kârına kullanma… 

Öcalan ilginç bir dil kullanıyor; örnekler verirken yaşantısından cömertçe istifa ediyor, sınır tanımıyor; bir yanda coşku, bir yanda sorgulama var ve yalnızca dile getirmiyor, çelişkilerin üstüne gidiyor, böylece, yalına ulaşıyor; onun nerde olduğunu, nerden geldiğini bilmezsek ve yalınla ilgili bir fikrimiz yoksa bu dil, karmaşık anlamlar yumağıdır, hatta gündelik siyaset ve sosyal medya kullanıcıları için spekülasyon yapılabilecek bir metindir. Ama bilsek, o, bir kişiye değil, bir halka değil, her kesime hitap ediyordur. Öcalan, yalnızca fikirlerini açmıyor, kendinden, doğduğu yerden, aile ve arkadaşlarından, yaşadıklarından söz ediyor. İki şey göze alıyor: Jest ve risk. 

Risk denildiği zaman, kesin bir fiil vardır (savaş) ve fiilin niteliği her zaman karşıt ya da yakınını düşünme şartı gerektirir. Riskin karşıtı ya da yakını olumlamadır. Olumlama, pozitif düşünmektir, çokça umut beslemektir ama bu, bizi her zaman bir yere ulaştıramaz, en fazla çaba; çünkü olumlama bilinçli halimizdir, burada bilinçaltımız söz konusu değildir; bilginin ve eylemin sahici olanıysa bilinçaltımızdır. Jest ise bir düş halidir. Öcalan, sadece bir çağrı yapmıyor, bir düşünü dile getiriyor, bir düşü yorumluyor; çok eski çağlara gidiyor, tarafların hareket noktalarını, hatta dürttü dünyalarını açımlıyor, onları arketipler üzerinden bile dile getiriyor; bilinçaltlarını harekete geçiriyor, böylece imge dünyasına açılıyor, burayı daha bir zenginleştiriyor. Tarihi, siyaseti yorumluyor. En hassas konulara giriyor. Örneğin idam…     

Kürtlerin idamı tartışılmayan bir konudur. Türkiye’de idamla ilgili pek çok film vardır, pek çok roman ve şiir yazılmıştır. Kürtlerin idamındaysa belge diye sunulan şeyler bile söylence düzeyindedir. İdam edilenlerin suç hanelerinde iki şey vardır; ilki din, ikincisi Kürt olmaktır. Üstelik idamlar, atılı suçtan caydırmak temelinde de değildir. İki şey amaçlanmıştır; ilki acı çektirmek, ikincisi peşinden gelecek olanı bastırmak. Cinayet, cinayettir; cinayetten kasıt her ne kadar caydırmak üzerine kurulmuş ve buradan kendine bir hak arayışına gidilmişse de amaç, sonrasını da yok etmek, Kürtleri Kürtlükten kopartmaktır. Bunda başarılı olmuşlardır. Mağdur edilmiş aileler, mağdur edilmiş iller kimi zaman can telaşı, kimi zaman nema, kimi zaman iktidara yakın durmak adına, özü bir, ama adları değişen partilere teslim olmuşlardır. Örneğin Şeyh Said kıyamında ilk idam edilen (Siverek) Şeyh Eyüp’tü. Şeyh Eyüp’ün ailesi sürgün edilmiştir, acı çekmiştir ama torunlarının bir kısmı iktidar partilerine yöneldiler. Torunlarından Kasım Gülpınar, önce milletvekili, sonra belediye reise oldu ama Urfa’da dedesi için tek bir şey yapmamıştır; dedesi, seçilme nedenidir; kan, dedesinin kanı, kalp dedesinin kalbi, ama kendisi, kendini başkasına vakfetmiştir. Kasım Gülpınar, Fransızca bilir, Türkçe bilir, Kürtçe bir mitingde konuşmaz. Urfa, en büyük Kürt kentiyken, şimdilerde bir Arap ve Türk kenti olmuştur. Böylece Türklük ve İslam korunmuş, Kürtlük ise yok edilmek üzeredir. Hatta Kürtçe köyde konuşulan, şehirde unutulan bir dile dönmüştür. 

Helak, acı veriyor; varisler, iktidar partilerine entegre olunca acı veriyor. Kürtlükten kaçış başlıyor, Kürt olmak da sembolikleşiyor: Şeyh Said’in torunu Abdülmelik Fırat, dokunaklı bir örnektir; iyi Kürtçe bilirdi. Yaşı büyütülerek DP’den milletvekili seçilmişti; 27 Mayıs’ta, 1.5 yıl Kayseri cezaevinde kalmıştı. Şeyh Said’in varisi olduğu için çok saygındı ama Kürt siyasetine mesafeliydi: 70’li yıllarda Kürt partilerinden uzak durdu. 80’li yıllarda Demirel’in partisine gönül verdi; Çiller’in vekillerinden oldu. Kürt siyaseti ona, ön sıralarda yer verince her şey iyiydi, güzeldi, yer vermeyince Kürt siyaseti, devlet tarafından kurulan bir şebekeydi! Bu tavrından dolayı TV’lerin gözdesi oldu. Bir ara Kemal Burkay’ın çevresiyle hareket etti; bu da bir şeydi ama tutunamadı… Hazin bir örnektir.  

Şeyh Said’in başka bir akrabası Erbakan geleneğine biat etmişti. Erbakan’ın ayaklarına ibrikle su döken Şeyh Said yakınları bile oldu. Bu Şeyh Said’in  nesneleşmesiydi de. Şeyh Said, İslamcı partilerle sınırlandırılmış, sağ partilere omuz vermiş biri haline getirilmişti. Şeyh Said’in torunlarından Abduillah Fırat’ı da anmam gerekiyor; Erzurum’da Erbakan’ın vekillerinden biri oldu. Şeyhin torunları sağcı ve “İslamcı” partileri tercih ettiler. Abdurrahim Fırat yine Erzurum’dan AKP’den vekil seçildi. Fırat’ı ünlü yapan 2013 yılında Erzurum’da AK Partiye en çok üye kaydı yapan İl Yönetim Kurulu üyesi ödülünü almış olmasıydı. 

Şeyh Said’in üç torunu, iki Türk partisinden (1991) vekil seçilmişlerdi ama bunun yankısı onların vekil seçilmesi değildi; yankı, Erzurum’la başlayan Bingöl ve Elazığ’a kadar uzayan bir hattı siyasal olarak kontrol altına almaktı. Vekiller, hiç bir şey yapmasa, salt dedelerinin adıyla yaşasa, bu onlara büyük saygı getirecekti. Kökü üzerinde yeşermek diye bir şey vardı. Bazen komik haller de olmuştur. Şeyhin torunu diye üç kardeş birden HDP’ye başvurup aday olmak istemişlerdir. Bunun yanında şeyhin kalbini ve beynini ruhunda taşıyan, şeyhin torunu olmanın gurunu paylaşanlar vardı. Bunlar Kürtlerin bilinci ve gururu oldular hep. 

 Demokrat Parti, Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi, AKP nasıl Kürt dindarlığını Suni’lik üzerinden lehine çevirmişse CHP’de, Kürt Kızılbaşlığını (Ehli Haq) esir almıştır. 

Dersim’in ilk vekillerden biri Hasan Hayri Kanko ya da halk arasındaki adıyla Hasan Hayri Bey’dir. Hasan Hayri, sadece bir vekil değildir. Kürtlerin efsane isimlerinden biridir. 

İktidar partileri Kürtleri sürekli böler, bunu kimi zaman din, kimi zaman siyaset üzerinden yapar; Hasan Hayri imgesi burada devreye girer. İktidarı bilir; Aşiret Mektepleri, Hamidiye Alayları vs bir dizi girdabın içinden geçer ama sıra Kürt meselesine gelince, Şeyh Said’in yanında yer alır ama torunu, Münip, CHP’den vekil olur! Neden mi? Kocaeli, Kürtlerin iki vekil çıkarttıkları bir yerdir artık. Ancak CHP, iki vekilden birini kapmıştır. 

Bir anı: Kocaeli’nde oturan ve yıllarca DEM geleneğine oy veren arkadaşım aradı, “DEM’e mi oyu mu vereyim, Hasan Hayri’nin torununa mı?”   

Başka bir olay: Şeyh Said’in bir kardeşi var; Hasan Hayri’yle aynı bıçaktan kesilmiştir; adı, Şeyh Abdurrahim’dir; bir süre Serhad bölgesinde kalır, sonra Suriye’ye geçer. Devlet başına ödül koymuştur. Dersim’de soykırım başlayınca oraya doğru yol alır. Bismil’e varır, buğday tarlasında saklanır, tarla ateşe verilir. Hasan Hayri’yle Şeyh Abdurrahim’i birleştiren ne? 

Geçen sene (2024) Dersim’de her yıl yapılan bir festival vardı. Bir yanda kitaplar satılıyor, diğer yandan konser için hazırlıklar yapılıyor. Programa kalamadık. Bir gün sonra öğrendik: Konserde söylenen şarkıların dörtte biri Kurmanci, geriye kalanlar Türkçe idi. Dersim, 90’lı yıllarda iki lehçenin güzel konuşulduğu bir yerdi, şimdi kayıp gitmişti… Can alıcı olan da bu, bizzat sol elle yapılıyordu ve hem Kürtlük, hem de Kürtlere ait olan dinsel yapı asimilasyona tabii tutuluyordu.      

Siyasetin ne olduğu değil, ne hale getirdiği önemlidir; 1920’den 2007’ye kadar Dersim’de hep CHP vekil çıkartmıştır; 2015’ten sonra ancak Kürt kimliğiyle ilk vekiller seçilmişlerdir. Bir ilk olarak elbette 90’lı yıllarda Aysel Doğan vardı ama onun vekilliği kabul edilmemişti. 

Buradan sürekli CHP’li vekillerin seçilmesinin nedeni ne? 

CHP kurucu partidir, ulus devletin temsilcisidir. Gerek Osmanlı ve gerekse Cumhuriyet’in kuruluş mitinin din hanesinde her zaman Alevilik yazılır. Bu Türk edebiyatında çok açık bir şekilde dikkat çeker: Kemal Tahir ve Tarık Buğra, Osmanlı’nın kuruluşunu Şeyh Edabali üzerinden kurarlar. Edebali, Ahi şeyhi ve Osman’ın hem hocası hem kayınbabasıdır. Ahilik ise bir ekonomik modeldir, esnaf dayanışmasıdır, kentle ilgilidir; buradan Alevi ve Bektaşi hattı kurulmuştur. Cumhuriyet Aleviliği, Öz Türk inancı olarak kabul eder. Mustafa Kemal’in Dersim’e gönderdiği Ali Cemal Bardakçı, yazdığı raporda, Dersimlileri öz Türk olarak kayıt eder, bildirir; tek bir sorun vardır, o da Kürtlüktür. Seyid Rıza’nın idamıyla Kürtlük ortadan kaldırılmak istenmiştir. CHP, Kürtler üzerinden Kürtlüğü ortadan kaldırmaktır. 

Güncel hal: Dersim’de Seyid Rıza’nın heykeli var ama Seyid’in doğduğu evin içinde otlar bitmiştir, böylece anısına saygı sembolikleşmiştir. Seyid’in mezarı yok ama doğduğu ev var, belki birileri bu evi korur, müze yapar. Şeyh Said ve Seyid Rıza’nın mezar yerleri bilinmiyor ama doğdukları yerler var, dua edelim, buraları bizden almasınlar. Çünkü iktidar, mezarlara yasak koyduğu gibi, doğum yerlerine de yasak koyar. Neden mi? Ulus devlet her bir yerde kendine yer açar… Kendine göre bir Alevilik, kendine göre bir sunilik. Ulus devlet, devletin bir ulus etrafında örgütlenmesidir. Öcalan, bunu tartışmaya açıyor… 

 

II-18’İNCİ YÜZYILIN ÖTEKİ ARAYIŞI 

Öcalan’ın ifade ettiği bir,18’inci yüzyıl var: İslam’ın bitişi… 

Nedir bitmek, öğrenilmiş geçmiş zaman…

Bunu anlamak için iki şeyden istifade etmek gerekiyor; tarih ve felsefe. Bir de not: Yalnızca İslam bitmiyor, Musevilik ve Hıristiyanlıkta bitiyor. Bu yeni bir dine, milliyetçilik deniliyor, şu an, ırkçılığı beyaz/ siyah üzerinden yüceltiyor: 18’inci yüzyılda, beyaz adamın ürettiği ilk ansiklopedilerden biri olan Encyclmopedia Britannica (1789) için zenciler çirkindir, kötüdür, düşmandır; zenci kadınlarının belleri düşük, kalçaları geniştir, kalçaları eyere benzer; zenciler tembeldir, ihanet içinde yaşarlar, küstah ve hırsızdırlar, merhamet nedir bilmezler! Beyaz bir dindir adeta ve zenci olmayan ne varsa, o, odur. 

Dinler dinleri sevmez. Bu sevgisizliği de koku üzerinden dile getirirler. Hıristiyanlar için Yahudiler çok kötü kokar. Tanrı Yollarını Tanı adlı (12’inci yüzyıl) broşürden anladığımız kadarıyla Deccal, Yahudilerin arasından çıkacaktır; hatta ana rahmine düştüğü an, şeytan da onu besleyecektir. Yahudi’nin tipi ilginçtir: “Gözleri ateşten, kulakları bir eşeğinki, ağzı ve burnu bir aslanınki gibi olacaktır.” 

Henri Gregorie Bapatiste (1750- 1831), Yahudilerin Fiziksel, Ahlaki ve Siyasi Açıdan Yeniden Doğuşu Üzerine Deneme’sinde (1788) şunu söylüyor: “Genelde yüzleri mosmor, burunları kanca gibi, gözleri çökük, çeneleri çıkık ve ağızlarının büzücü kasları çok belirgindir. Yahudilerin her zaman kötü koktuğu da söylenir. Yahudiler ayrıca kanlarının bozuk olduğunu gösteren hastalıklara eğilimlidirler.”  

Bapatiste’ye Wagner arka çıkar: “Yahudiler doğuştan yeteneksizdirler.” Wagner için onlar “Yahudilerin dış görünüşünde, bu milletin en itici özelliği olan bir yabancılık vardır; insan, böyle bir görünüşü olan birisiyle ortak bir şeyi olsun istemez.” 

Bu arka plan karşısında Hitler’e şunu söylüyor: “Gençlerin giyimi eğitimin hizmetinde olmalıdır. Eğer bedensel mükemmellik, ihmal edilmiş moda anlayışımız tarafından ikinci plana itilmeseydi, yüz binlerce genç kızın çarpık bacaklı, iğrenç Yahudi piçleri tarafından baştan çıkartılması imkânsız olurdu.”

Yahudi, Hıristiyan dünyasını inşa eden en önemli faktördür. Geofery Chaucer’in (14’üncü yüzyıl) dünya ölçeğinde büyük nam salmış Cantebury Hikayeleri’nde dokunaklı ilahi vardır: Ey Kurtarıcının Şefkatli Annesi. Burada, bir Yahudi Mahallesi anlatılır. Bu mahallede bir kuyu vardır ve bu kuyuya, zavallı Hıristiyan çocukları ya atılmış ya boğazları kesilip kanları akıtılmıştır. Bunu okuyan bir kişi ne yapar ne düşünür, bilmiyorum. 

Dinler kendini inşa ederken, düşmana belden aşağı vurmayı da ihmal etmezler. Bizanslı meşhur yazıcı Mikhail Psellus (XI’inci yüzyıl) İblis’in Faaliyetleri Üzerine adlı yapıtında doğrudan “biz” ve “onlar” tanımı yapar; biz, iyilerizdir, onlar kötülerdir; biz “Hıristiyanlar akşamları, yakılıp İsa’nın çilesini anarken” onlar; Yahudiler, aynı saatlerde, “gizli ayinlerine dahil ettikleri genç kızları belirli bir eve götürüp lambaları söndürürler, çünkü ışığın orada gerçekleşecek iğrençliklere tanıklık etmesini istemezler ve ahlaksızlıklarını, kız kardeşleri olsun, kızları olsun, önlerine gelen herkese uygularlar. Aynı kandan olanlarla birleşmeyi yasaklayan ilahi yasaları ihlal etmekle iblislere yaranacaklarından eminler (…) Doğumdan üç gün sonra zavallı çocukları analarından koparıp hassas uzuvlarını keskin bir bıçakla kesip, akan kanı kâselerde toplarlar, yeni doğmuş bebekleri de daha nefes almadan ateşe atıp yakarlar.” 

Eco’nun Devlerin Omuzlarında (ki Cüceler) adlı kitabında şöyle bir tespit var: Düşman yenilince yeni iktidar sahipleri devleşirler. Eco, bizi de uyarıyor, “devlerin omuzlarındaki cüceleri unutmayın.” Çünkü düşman için, cüceler de gereklidir. Bunlar her fikirden olabilir. Hatta fikirlere moda olsun diye tutunmuşlar makuldür. 

Bunlar, dikkat edilirse, öteki üzerinden bir kimlik inşasında bulunuyorlar. 

Düşman inşa merkezli davranışlar, Lacan’ın ayna evresiyle ilgilidir; insanlar ama kalpleri, beyinleri daha gelişmemiştir, sabi deriz onlara, çocukturlar, yaptıkları, söylediklerini ciddiye almayız, alttan alırız; reşit oluncaya kadar ne söyler ne yaparlarsa, büyükler sorumludur; bu, büyüklerden kastım, vicdanı olan kimselerdir. Çocuk, sadece ister. Lacan’a göre çocuk 18 ay ve 6 yaş arasında üç evre vardır ve çocuk bu yaşlarda bocalar; birinci evrede, bir yetişkinle ayna karşısında duran çocuk, aynada kendi görüntüsüyle yanındakinin görüntüsünü karıştırır; ikinci evrede çocuk, bunun bir sanrı- gerçek olmadığını düşünür ve son evrede görüntünün görüntü olmadığı ve aynı zamanda aynadaki görüntünün kendi imgesi olduğunu ve bu imgenin de başkasının imgesinden farklı olduğunu görür, kavrar. Bu, şu demektir: Bende ben olma bilinci yok ve ben, ancak başkası üzerinden aynada varımdır…

18’inci yüzyıl aydınlanmanın yüzyılıdır ama diğer yandan, Avrupa’da toprak mülkiyeti de hüküm sürüyordur; bir yandan sınıflar var, diğer yandan soyluların belirlediği kimi kurallar; onlar yönetimi oluşturur ve siyaseten etkindirler; kendilerinden olmayan kimselerin (Yahudi) bir yerleri yoktur. Yahudiler ne üretebilir ne üretime katkı sunabilirler; Yahudilerin alım ve satım işlemlerinde oynadıkları sadece rol aracılıktır. Ulus devletler ve onların entelektüelleri ve burjuvazisi için Yahudiler, sistemli bir şekilde salt sorundur: Yahudi Sorunu. Hıristiyan Avrupa, Yahudileri dışlamış, onları bilinçli bir şekilde gettolaştır: Artık, günah keçileridirler. Olumlu olan tek şey Protestanların Tevrat’ı kabul etmeleridir! Bunun sonucu asimilasyondu; bazen de bu sosyal konum için şart, bazen de formalite olabiliyordu.

18’inci yüzyılda İslam imajı da iyi değildir. Aydınlanmanın entelektüellerinden Voltaire bu yüzyılda Muhammed (Le fanatisme, ou Mahomet le Prophète) adlı bir drama yazar; 1741’de sergilenen oyunda Muhammed “despot, acımasız, fetihçi, öç düşkünü, yıkıcı, egoist ve korku tanrısıdır…”

Tek tanrılı dinler için Tanrı mittir; Tanrı, dine uyar. Bunun için kentler bile kurulmuştur. Kent etrafında kurulan mitler her zaman savaşla pekişmiştir ve nihayet Birinci Haçlı Savaşı ile başlayan (1096) süreç, İstanbul’un Fethi’yle (1453) son bulmuş gibidir ama hala burada diri tutulan, mite dayalı bir dünya vardır. Bu ileri sömürgeciliğin başlangıcıdır. 

Hem Doğu’da hem Batı’da fetihler; ister İslam ve isterse Hıristiyan merkezli olsun, yaratılan kahraman imgeleriyle birbirlerine benzerler. İspanya ve Portekizliler fethe, “keşif” diyorlardı, aldıkları yerlere kilise yapıyorlardı, sonra buralara “İsa adına el koyduklarını” söylüyorlardı. Müslümanlar aldıkları kentler için “fetih” diyorlardı. Burjuvazi ise fetihler süresince yeniden üretilen, yayılmak için yayılan salt bir güç oluyordu.   

Araplar, Avrupa’yı emperyalist olarak değerlendirir; Avrupa ise tersinden bakar, derler ki Araplar, ilk sömürgeci ağları ördüler ve şimdi işleri, Kutsal topraklarını (Yermük’ten Kudüs’e) geri almaktır. Özünde, herkes için aranan yeni pazardır ama buna iki şey de eklerler: Bayrak ve din… 

Ordular dinle kuruluyor; sınırlar dinle genişliyor, iç savaşlar din olmadan çıkmıyor. Dünya, yaşam alanı değildir, savaş meydanıdır. Avrupa’da, başta Almanya’da köylerde ayaklanmalar başlıyor (16 ve 17’inci yüzyıl) ve bu savaşlar yüz yıl sürüyor. Bu tarihlerde İspanya, Portekiz, Fransa, Avusturya, İsveç, Hollanda ve İngiltere Hıristiyan’dılar ve mezhep savaşları yüzünden milyonlarca insan ölüyor. 

Fransız Devrimi’yle vatan/ tanrı ve doğasıyla, Tanrı’nın emri olan din dünya sahnesinde yine yerini alıyor. Tanrı yerine millet; vatan, dine dönüyor. Dine kısıtlamalar getiriliyor ama bunda da yeni bir amaç yatıyor: Devrimin dini. Bu dinin bir anayasası vardır, herkes buna iman/ itaat edecektir. Aklın dini bunu emretmektedir. Yeni dinin rahip ve rahibeleri; Tanrı ve tanrıçaları vardır. Milli bayramlar, marşlar da peşi sıra geliyor. 19’uncu yüzyılda ulus- devletlerin sayısı 14’ü geçmiyor daha ve modern ulus devletin dölyatağı olan Fransa’da ancak halkın beşte biri Fransızca biliyor…

Fransız İhtilalı ilk etkilerini Mısır, Suriye, Irak ve Lübnan’da gösteriyor. Napolyon, Mısır’ı işgal ettikten sonra ilginç gelişmeler oluyor; ilki Avrupa’yla kurulan ticari ilişkilerdi, ikincisi Avrupa’ya giden öğrenciler… Bunlar, İslam öncesi Arap kökenleri üzerinde duruyor; böylece, cılız da olsa bir Arap milliyetçiliğinin temelleri atılıyor. Din üzerinden Arapların 24 devleti var şimdi… 

18’inci yüzyılda, bir ulus için diğeri cindir, şeytandır. Her ulus kendini kutsal sayıyordu ve kendilerinden olmayanlar cin sürüleri içlerine girmişti. 18’inci yüzyıl yalnızca dinin ölümü değildir; 17’inci yüzyılda başlayan ve Hegel’le ilk dile gelen Tanrı’nın ölümü temasıydı da… Hegel, “Tanrı öldü” diyerek, birkaç şeyi vurguluyor, soru soruyor; ölen, teslisteki baba mı yoksa oğul muydu? 

Hegel, Din Felsefesi Üzerine (dersler) adlı eserinde bir şarkıya atıfta bulunuyor: “O grosa not (Ne büyük sıkıntı)/ Got selbst ist tot (Tanrı kendisi öldü)/Am Kreuz ist es gestorben (O çarmıhta öldü).”  

Tanrının ölümü, mistik bir temadır, Martin Luther için Tanrı “ kendi tabiatında ölmez fakat o, sadece insanla bir fertte birleşir, bu Tanrının ölümüdür…” 

Hegel’de ölmek, nefsin ve bedenin ölümüdür; ibadetlerde, nefis ölür, çünkü nefis bedenin güvencesidir; nefsin öldüğü yer, zikirdir, burada insan tanrıyla birleşir, burası şuurun son halidir. Bedenin ölümünde, insan tanrıyla birleşir, birlik meydana gelir. Mesele ise bilinçtir: Köle ve efendi, iki bilinç düzeyidir. Eğer köle, akla ulaşırsa, dünya ona yabancı olmaktan çıkar. Bilinç, benin, biz olduğu yerdir; bizdir, tindir.

Nietzsche (19’uncu yüzyılda) Tanrı inancının geçerliğini yitirdiğini, ahlakın ve metafiziğin çöktüğünü “Tanrı Öldü” diyerek açıklar. Şen Bilim’in delisinin itirazlarına da aldırış etmez, “hala öldü” der ve bunu bir cinayetle açıklar: “Onu biz öldürdük.” Zerdüşt’te bunu oldukça soğukkanlı bir şekilde savunur, bu ölüm, ona göre felaket değil, fırsattır: “Tanrıya sığınma, kendi dağını aş, kendi değerlerini yarat…”

Öcalan, bir dine sığınma diyor, kendi dağını aş, kendi değerlerini yarat. Neden mi? Çünkü din öldü. Bir tarihte veriyor: 18’inci yüzyıl ve bunun günümüze yansımalarını dile getiriyor. Din, kullanılan bir şeydir, yaşanılan bir şey olmaktan çıkmıştır. Ne diyor Öcalan? Öcalan, “Allah nedir” diye soruyor. Yanıtı kendisi veriyor: “Allah, imandır.” İman güven içinde yaşamaktır, korkusuz olmaktır. İman edene Müslüman denir. İbraniler için de iman ve güven iç içedir yine. 

İslam, imanla güçlenmiş, imanın yerini tutuculuk alınca toplum gerilemiştir. Türkiye yüz yılı aşkın bir süredir hem İslam üzerinden hem de Kemalizm üzerinden tutucuğun elindedir ve her ikisi de kar getirmeyen birer şirkete dönüşmüşlerdir; iktidarı da sırayla, kimi zaman adına darbe denilen devir teslimle ama çokça kanla bastırarak, biri diğerinin yerine gelmiştir: CHP gitmiş, DP gelmiş; CHP gitmiş, AP gelmiş; siyasette bunların türevlerini geçmemiştir. Yine Irak, Suriye, İran aynı döngünün içersindedir. Dört ülkede Müslüman’dır, üç ülkede din kardeşlerini bir yana bırakmışlardır ve kendilerine layık gördükleri hiçbir şeyi Kürde layık görmemektedir; Kürt, her şey olabilir, Kürt olarak hiçbir şeye sahip olmasına izin verilmez. Hala Meclis’te Kürtçe konuşulduğunda mikrofon kapanmaktadır; bu Aristo’nun deyimiyle şu demektir: Sen, bitki insansın.  Hiç konuşmayan, konuşmasına izin verilmeyen insandır, ayaklı ceset… 

İslam bitmiştir, 22 İslam ülkesi vardır ve hiçbiri İsrail karşısında nefes alamıyor, ne savaş ne de barış gücü olabiliyorlar. 

Örneğin son yüz yılda Filistin tarihi şiddet, hukuk ve merhamet üçgeni üzerinde gelişiyor ve garip bir yazgıda bu üçgene eşlik ediyor: Kralların kararlarıyla, halklar helak ediliyor! Şiddet var ve bu şiddet, varlığını şiddetin uyanmasında buluyor. Şiddet dal budak saldıkça, futbol maçları gibi tarafların sesleri yükseldikçe, ölüm, bir insanın ölümü olmaktan çıkıyor, bir gole ya da bir mağduriyet halesine dönüyor; ne ulusal ne uluslararası hukuk devreye giriyor, daha çok hukuk, metafizik bir boyut kazanıyor; kıymetli olan benim ölümdür, başkasının ölümü hiçbir anlam taşımıyor; benim ölümüm halkı uyuşturmak ve halkı harekete geçirmek arasına sıkışıp kalıyor. 

 Savaşları aynı kişiler çıkartıyor, aynı biçimler. İsmail Haniye ile Netanyahu aynı kişilerdir; ikisi de totaliterdir; ikisi de ırksal üstünlüklerini din adı altında duyurmaktadır, ikisi de şiddeti emretmektedir, ikisi de mutlak terörün arş-dukalarıdır, ikisi için de baskı ve terör/ şiddet bir yönetim biçimi bile değildir; şiddet ikisinin özüdür. İkisi de bitmişliklerini, bitişiklerindekini öldürme yoluyla seçiyorlar. 

İlk görüntüleri hatırlayalım (7 Ekim); Hamas bir saldırı düzenliyor ve bu saldırı da kadın, çocuk dinlemeden, önüne gelen herkesi öldürüyor. Çıplak bir kadının Hamas militanlarınca çırılçıplak bir vasiyette, taciz ve işkenceye dönüşen görüntüleri hala hepimizin belleğindedir. Dahası da var. Bu görüntüler geldiğinde TV’den olup biteni izleyen Hamas sözcüsü Haniye ve ekabiri namaza duruyor, dua ediyor, kazandık naraları eşliğinde ibadet ediyorlar. Kılınan namaz değildir; ibadet değildir, savaşı kutsama, ben öldürdükçe ve benden olmayan öldükçe, zafer kazanıyorum duygusunun verdiği sarhoşluktur. Şiddet, güç duygusunu artırıyor, hatta bir süre iyi bir iç politika malzemesi oluyor ama sonuç can yakıyor; Filistin ölüme mahkum ediliyor, göçe zorlanıyor. 

Bu görüntüler karşısında Netanyahu, eğer susabilse, radikal İslamcı guruplar dışında kimse Hamas’a sahip çıkmayacaktır. Hamas’ın bir düşünsel temeli yoktur; bağlandığı Müslüman Kardeşler de ırkçı bir yapıydı; kurucusu Hassan El Bena’nın fikriyatı Arap Birliği’ni hiçbir zaman geçmemiştir; Bena, Arapların İslam ilkeleri etrafında bir araya gelmelerini savunuyor. Bena’nın gayesi fetihti; İslam’ı kabul etmeyenlere karşı emredilen tek şey enfaldi, tehcirdi; bunun karşılığı selefi cihattır. Hareketin ABD’de eğitim alan entelektüeli Seyyid Kutup ise Yahudi düşmanıydı, fikriyatını bunun üstüne kurdu. Kutup’a göre Osmanlı’yı da Yahudiler yıkmıştı; Türkiye, Yahudilerin kurduğu bir devletti.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Filistinli din adamları ve entelektüelleri ne yazık ki Hitler’i savunmuşlardır. Kudüs Müftüsü Emin Hüseyni bunlardan ilk akla gelenidir; Hüseyni, bizzat Hitler’le görüştü ve Yahudilerin sürgünü/ ölümü için çalıştı; Hitler yenilince, o da yenildi. Hitler, Filistin’le yakından ilgilendi. Haavara Anlaşmasıyla 60 bin Yahudi, Almanya’dan Filistin’e göç etti. Bu anlaşmanın şartlarından biri Yahudilerin, mal varlıklarının tümünü ya da bir kısmını Filistin’e devretmesiydi. 

Bu savaş çokça çıkar üreten/ pragmatizmin tavan yaptığı bir savaştır. Hamas’ı destekleyen İran, bu savaş üzerinden iç işlerini düzenledi; İran, son bir yılda kadın eylemleriyle bitmiş bir ülkeydi ama şimdi, bu savaşla, bu savaş üzerinden sokakları lehine çevirdi; savaşı bir imkân olarak gördü; İsrail, kendilerini vurunca, imkân, yerini ağıda bıraktı. İŞİT, bu savaş üzerinden sempatizan topluyor, Mazlum Filistin, devletsiz Filistin propaganda aracı olmuş; Hizbullah, Lübnan’da kendini bu savaşla temize çekiyor. 

Öcalan, uyarıyor… Diyor ki, beş milyonluk İsrail karşısında Arap İslam’ı nefes alamıyor: “Gerisi dilenciliktir.” 

Ne demektir bu? Kullandığınız silahlar ve kullanmak istediğiniz silahlar ona aittir. Yardım istediğiniz kuruluşlar onların eseridir… Son sözü söylemesini istediğiniz ülke ABD ve sonra Avrupa’dır. Hatta Arap ülkeleri aracı bile olmuyor. Aracı olanlar ancak ABD ve Avrupa’nın onayını bekliyor. Gazze’ye cemaatler yardım ediyor ama bu yardımlar ne Gazze’ye atılan bir bombayı durdurabiliyor ne oradaki insanların sağlık sorunlarını giderebiliyorlar; bu, yalnızca cemaatin ya da kişinin reklamına dönüşüyor. Cemaat yardım adıyla, içerde, iç siyasette kendi gücünü arttırıyor, büyük ihalelere, bu küçük yardımlar yalnızca rüşvet olabiliyor…   

Bir not: Trump’ın Mayıs’ta (2025) Suudi ve Katar’a gitmesiyle inanılmaz paralar döküldü; Trump, Suudi’yle, 142 milyar, Katar’la 1.2 trilyon dolar hacminde savunma anlaşmaları yaptı… 

Sorun ne? 

Yanıtı Derida veriyor: Seküler politika ve kültüre karşı hoşgörüsüzlük ve çatışmanın gelişmesi dini ilgilendirmez; çünkü din, tanımı gereği dışlayıcıdır. 

Öcalan şunu öneriyor: “Tutarlı isen, milleti aldatmak istemiyorsan, yapma. O hegemonya güçtür. Ya hegemona boyun eğersin ya hakiki bir savaş yürütürsün.” 

Arap İslam’ı Filistin halkına bir ölmemişlik/ ölmezlik payesi biçiyor ve öte yandan şahadet ve şehit kültü üzerinden, yalnızca ölmesi gerekenin Filistin halkı olduğunu da dile getiriyor; çünkü kendisi bu meseleden uzak duruyor: İsrail imgesiyle iç ve dış siyasetini düzenliyor ama sıra meselenin çözümüne gelince uzak kalıyor; düşman duygusu iyi geliyor ona, kendini kolluyor, hatta kendisine bir şekil veriyor; ne politika üretiyor ne silahlı bir felsefe yürütüyor; arada barış gücü olmaya meyil ediyor ama bu da kendine bir kanal açmaktan öteye gitmiyor; batı, onu muhatap aldığı için seviniyor. Acı olan da şu: Filistinliler, yıllardır göç ediyor, belki dünyanın en büyük diasporasını onlar oluşturuyor ama Filistinliler, İslam ülkelerinin yerine Batı ülkelerini tercih ediyor. Buradaki Filistinliler yürüyüşler düzenliyor, bilgisayar ve cep telefonları üzerinden- sosyal medya hesaplarından Filistin’e destek oluyorlar… 

İsrail, II. Dünya Savaşı filmlerinde izlediğimiz, Yahudilerin huzurlu bir hayat sürdükleri bir ütopya değildir artık ve Netanyahu’yla din devleti formunda örgütlenen gerici, yayılmacı bir hükümete sahiptir. Tarih boyunca ırkçılıkla mücadele eden Yahudiler, şimdi hükümetin ırkçı politikaları yüzünden bir savaştan diğerine itiliyor: Gazze’de etnik temizlik, Şeria’da bir ilhak vardır; Haniye ve Nasrallah’ı öldürülmesi, telsiz ve çağrı cihazları üzerinden elde ettikleri de nihai amacını açıklamaktadır: Dizayn etmek. Hamas, Hizbullah, Husiler, Suriye ve Irak’taki kimi İran yanlılarının muhalefeti vardır ama bu muhalefetin teknik anlamda ezikliği bir İsrail miti doğmasına neden olmaktan öteye geçmemektedir ve bu guruplar sindirilmiş durumdadır. ABD açıktan İsrail’e silah ve diplomatik güç sağlıyor. İran’ın devreye girmesiyle İsrail’in eli daha bir güçlenmiştir. İsrail, siyasi çözüm istemiyor, askeri çözümde ısrar ediyor; barış değil, toprak istiyor, topraklarını genişletiyor. İki devletli çözüm fikrine de sıcak bakmıyor. Filistin Kurtuluş Örgütü’yle varılan Oslo Anlaşması’nı hiçe sayılıyor. Buna göre Filistinlilere kalan yüzde yirmilik toprak parçasını bile kabul etmiyor.

Şu ana kadar iyi niyetli çözümler bile batı merkezlidir; ateşkes, rehine takası, Gazze’den çekilme bile Birleşmiş Milletlerin yönetimi geçici ele almasıyla mümkün görünmektedir ve son tahlilde, kabul edilecek Filistin’in yaşama hakkı, BM’ye üye edilmesine bağlanmaktadır. Bunu da ancak Yahudiler yapabilir…

 

III-  FESİH

Yanımda kimse yok değil, herkes için konuşuyorum

Birisi bilmeden beni işitiyor

Ama şarkısını söylediklerim, bilenler

Doğmaya devam ediyor, dünyayı taşırmaya (Neruda, Halk). 

Öcalan, 1993’ten itibaren ateşkesler ilan etti, muhatap arayışına girdi; 1999’dan 2015’e kadar kimi süreçler yaşandı; şimdi, fesih ve silah bırakma kararıyla başka bir sayfa açılmış durumdadır. PKK, 70’li yıllarda bağımsızlık fikriyle ortaya çıktı; 12 Eylül 1980’de bütün sol ve sosyalist kesimler nerdeyse tasfiye oldu; 84’te silahlı mücadele başladı. Öcalan, 1988’de iç barışı yineledi, karşılık bulmadı. 

90’larda serhıldanlar başladı; 93’te, Turgut Özal’ın teşvikiyle bir ateşkes yapıldı, federasyon tartışıldı; 2000’lerde Demokratik Cumhuriyet, Demokratik Özerklik ve Yerel Demokrasi, Kürt meselesiyle ilgili tartışılan kavramlar/ modeller gelişti. Bu modeller fikriyatın ideallerinden vazgeçişi değildi, değişimdi. Değişim, farklılaşmadır. Aristo’dan bu yana değişim doğum, ölüm ve devim diye üçe ayrılır. Doğumda yokluk varlığa, ölümde varlık yokluğa, devimde varlıktan varlığa geçiş vardır. Bu anlamda fesih doğum ve ölümü geçmiş, devimde bir nicelik değişimidir, nitelik değişimi değildir. Kürt meselesi ve PKK bağlamında değişim, niteliklerin yerlerini birbirine bırakmasıdır; silah yerini söze bırakıyor… Söze izin verilecek mi?  

Güncel siyaset üzerinden de meseleye bakabiliriz.    

Bağımsızlık, federasyon, özerklik, yerel demokrasi, demokratik cumhuriyet ve fesih: PKK silah mı bırakmıyor yoksa kendisine doğrulan silahları mı indiriyor? Ötede PKK kimsenin ve gücün silahı olmadığını söylüyor. Ötede Kürtler, eski Kürtler değiller ve Orta Doğu’da PKK üzerinden hızlı değişime uğrayan bir halktırlar; onları bölen parçalayan devletlerin kaderi bile Kürtlerin elinde… Bu sadece silahlı bir güç olmak değildir. Tarım, hayvancılık, petrol ve su kaynakları bakımından da böyledir. 

PKK’yle Kürtler, CHP ve daha sonra kurulan Demokrat parti ve bu partilerin türevlerini bir yana bıraktılar; Laik ve İslamcıların iki yüz yıllık kavgasından kısmen uzak durdular, radikal demokrasinin temsilcisi oldular. Zorunlu ya da gönüllü, kentlere geldiler, burada legalleştiler, kurumsallaştılar, ekonomik ve siyasal bir güç oldular. Başka partilerce temsil edilen Kürtler, artık kendi temsillerinin sahibiler… Az ya da çok, sosyalist ya da demokrat kişi ve guruplar da bu temsilin içinde yer aldılar. Böylece azınlıklar, çoğunluk karşısında siyasal ve sosyal olarak kimliğini yaşayabiliyorlar. Ülkede demokrasi yoksa bile, siyasal olarak demokrasinin bir çehresi durumundalar; karar alma, karar verme süreçlerinde söz sahibiler, eşitlik, özgürlük ve adalet kavgalarını burada verebilmekteler. 

Feshin en önemli yanı, savaştır. Öcalan, fesih kararına PKK, “onurlu çıkış” diyerek destek vermiş ve kongresini toplayarak, fiili anlamda PKK’nin bittiğini ifade etmiştir. Bitti, bir son değildir; bitti, dönüşümdür, açılma ve hakikati yakalamadır. Metinde dikkat çeken bundan sonrasına ait durağanlığa karşı bütüne açılış ve doğru bir akıştır. Bir hakikat olarak fesih, kesin bir ateşkesin adımıdır; silahlar susuyor, yerine bilim olarak siyaset geliyor bu siyasete temeller aranıyor: Yalın, saf, dolaysız bir siyaset. 

Nedir siyaset? 

Öcalan’ın metninde günü birlik olmayan, gücünü ahlak ve erdemlerden alan bir felsefedir siyaset; burada toplumun bütün bireyleri vardır, biri diğerine kendi ahlakını asla dayatamaz; kimse kişisel güç elde edemez, kimse milli menfaatleri peşinde koşamaz; biri diğerinin mantığına saygı duyar; kişisel yargı belirleyici olamaz; tek dayanak gerçeklerdir. Bu gerçeği kim belirleyecek? Beni tek kişi mi (monark), mutlu bir azınlık mı (aristokrat) halkın kendisi mi (demokrasi) yönetecek? 

Bir insanı, bir halkı yok sayarak var olabilir miyiz? 1921’de Kürtler kabul ediliyor ama 24’ten 38’e kadar kesintisiz bir idam süreci başlıyor. Kürtlerin dili ve kültürü yasaklanıyor. Öcalan, PKK’nin ortaya çıkışını buradan açıklıyor. Şunu diyor: “PKK, bu inkârı büyük bir direnişle boşa çıkarttı; Kürt kimliği gerçekliğini tarihsel- toplumsal bakımdan açığa çıkarttı ve bunu dost düşman kabul etti.”   

21’de Kürtler ve Türkler, birlikte ifade ediliyor; sonra Türk var, Kürt yok oluyor (1924). İlki (1921) olumlama, diğeri (1924) olumsuzlamadan öteye gitmiyor. Öcalan, metnin alt satırlarında olumlama ve olumsuzlamanın üstünde duruyor; ikisinin aynı zamanda özdeş olduğunu hissettiriyor; çünkü biri diğerini, örtük bile olsa içinde taşıyorsa, örneğin varlık yokluğa dönüşünce tekrar kendisi olmak isteyecektir, bunun için, kalıcı bir barış için, olumlu adımlar ve somut düşünceler diliyor. 

Öcalan’ın metni temellendirilmeye, açıklamaya ihtiyaç duyulmayacak kadar açıktır. Metnin doğası açıktır zaten; konu insan aklı ve aklın gelişimiyle özgürlüğün gelişimidir: Soru da şu: Devlet nasıl ortaya çıktı. Yanıt: Devlet, özgürlük ve akılla ortaya çıktı. Hegel, buna bir belge sunar: Prusya… Hegel’e göre Prusya, özgürlüğün cisimleşmiş halidir. Prusya’yla tarihin bile sonu gelmiştir… Prusya, önce birlikti (beyliklerdi), sonra 18’inci yüzyılda, krallık oldu, sonra Hitler’in elinde geçti, yıkıldı.  

Öcalan’ın metninden sonra PKK, fesih kararı aldı. Bir eleştiri ya da özeleştiri yapmadan 52 yıllık tarihine nokta koydu. Kürtlerin Kürtlükten utandıkları bir zaman diliminde ortaya çıkan bu hareket kendi tarihine vurgular yaparak bir kenara çekildi. Yeni bir dönem başladı; Kürtler bundan sonra kendilerini nasıl inşa edecekler ve Türkler, bu inşa sürecince Kürtlerin yanında nasıl yer alacaklar; devlet, ne yapacak? 

Devlet adım atacak mı? Kürtler bundan sonra nasıl mücadele edecek? Çatışmalı ortamda ulusun inşasından, şimdi demokratik ya da sosyalist toplumun inşası ve toplumun varlığını geliştirmesi, silahlı mücadele olmadan, koşulları oluşacak mı? Kürtler ve Kürtlerle birlikte hareket eden sosyalistlerin, demokrasi mücadelesi ne denli anlaşılacaktır? Silah ve çatışma ortamında toplumun inşa edilmesi zordur… Elli yıla yakın bir zamandır bir Kürt elitler sınıfı oluştu; savaş zenginleri ve savaşın mağdurlarını bir arada tutacak demokratik zemin oluşacak mı? Kürt toplumu bundan sonra nasıl örgütlenecek? Kürtler bu güne kadar örgütlü bir güç oldukları için yenilmediler; örgüt fesih edilince, yenilmezliklerini koruyacaklar mı? Önemli bir nokta: Bir yüzleşme olacak mı? Örneğin Mustafa Kemal, Sivas Kongresi’nden (1919) sonra “Düşünülen ve kabul edilen sınırın Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığını” ifade ediyordu. Amasya’da (1919) “Kürtlerin gelişme serbestliğini sağlayacak şekilde ırk hukuku ve sosyal haklar bakımından daha iyi duruma getirilmelerine izin verilmesini” talep ediyordu. 

Mustafa Kemal’in fark ettiği ve yaptığı kongrelerde hissettirdiği bir şey var; eğer Kürtler bağımsızlık isterse, yeni bir devlet kurmak imkânsızdır: Batı Anadolu, Marmara’da İstanbul, işgal altındadır; Ege ve Trakya’da savaş vardır ve Orta Anadolu’ya sıkışmış bir nüfusla bir devlet, hatta millet yaratmak imkânsızdır. Bu yüzden Kürtlere ulusal, kültürel haklar tanınmış, aynı devlet çatısı altında yaşamak vaat edilmiştir. Ancak bu zamanla vaatle sınırlı kalmıştır; 21’de yerel yönetim, 1922’de özerklik bile bir süre sonra tartışılmaz hale gelmiştir. Konuyla ilgili geniş bir tarih okuması yapılabilir. 

Bu tarihleri, yüzleşme babında bize hatırlatan şimdidir: Koçgiri’de özerlik talebi kabul edilir ve kan dökülmeden belki bir uzlaşma sağlanabilirdi. O güne kadar Kürtler din kardeşiydi ama o günden sonra bu kardeşlik rafa kaldırılır, böylece, Türk ulusu vurgusu başlar.  

Şimdi, iki karar vardır; ilki yeni Anayasa tartışmaları sürüyor; ikincisi, var olan isyan, kanla bastırılmıyor; isyan, bizzat önderi tarafından, fesih ediliyor ve taraflar bir yanda İmralı’da bir masa etrafında toplanıyor. Öcalan’ın metni burada bir yüzleşme anıtı olarak dikkat çekiyor. Bu tarihle PKK, yüzleşecek mi? Devlet yüzleşecek mi? Yüzleşme, Lozan’dan mı yoksa 90’lı yıllardan mı başlayacak? Koçgiri kanla bastırılıp, liderleri esir alınınca ne kurulacak bir masa ne masayı yönetecek önder kaldı; yani Kürtler öndersiz kalmışlardı; temsiliyetleri bile teslim alınmıştı… 

Son elli yılda, oldukça politik bir halk olarak Kürtler tarihte yerlerini aldılar. İster eleştirel olarak bakalım isterse doğrudan taraftar olalım, Kürt hareketi bir halk yarattı ve halkın büyük bir çoğunluğu barıştan yanadır ve mevcut sorunların çözümü için Meclis’i işaret etmektedir ama Meclis yoksa ve söz konusu edilen yeni Anayasa’da Kürtlerin hakları verilmiyorsa var olan tartışmalar gündeme madde arayışı olmaktan öteye geçmeyecektir. 

Tarihte bir olay ikinci kez tekerrür edebilir ama aynı belgelerle çıkmaz karşımıza; örneğin Kürtler Lozan tartışmalarında Meclis’te Türkiye’nin hem Kürtlerin, hem de Türklerin devleti olduğuna inanan Kürt vekiller vardı (Hasan Hayri Bey gibi), Güney Kürdistan’ın İngilizlere verilmesine karşıydılar ama bunu değiştiremediler. Şimdi, Meclis’te yine önemli oranda Kürt vekil var… 

İsrail’in devreye girmesiyle dengeler değişti. Suriye, fiili anlamda üç parçadır. İran, 31 eyaletten oluşuyor; eyaletlerden birinin adı Kürdistan’dır; başbakanı anne taragfından bir Kürttür, Kürtçe konuşur ama İran’da salt şiir yazdığı için idam edilen şairler, salt başörtüsü takmadığı için idam edilen kadınlar var… Öcalan, bu dört devlete şunu söylüyor: Konfederal bir yapı… Lozan’da Kürtler pay edildi; üstelik pay edilme, birlikte olduğu halklar tarafından yapıldı.

IV- KÜRT TÜRK İLİŞKİLERİ

Öcalan’ın halkların bir ve beraberliğine verdiği önem biliniyor. Kürt tarihi kadar Kürtlerin birlikte olduğu halkların tarihine de aşinadır;  tarihi ister sınıf bilinci, isterse tarih felsefesi üzerinden okuyalım, varacağımız yer, ilişkidir: Bir halkın, diğer bir halkla ilişkisi. Öcalan, tarih felsefesiyle, siyaset bilimini birleştiriyor; Selçuklulara ayrı bir kıymet veriyor, Sultan Sencer ve Alpaslan’ı bildik tarihsel kodlardan çıkartıyor, onları birer Kürt emiri olarak kabul ediyor. Böylece iki halkın tarihi, tarih olmaktan çıkıyor; insanı anlamanın ve insanların neleri, neden yaptığını tartışmamızı istiyor. Öcalan insanı öne çıkartıyor, insan varsa tarih vardır ve burada, başka bir şey de var: Geçmiş, geçen bir zaman olmaktan çıkıyor, kimliğe dönüşüyor, bu kimlikte, bin yıllık halkların beraberliği yazıyor. Öcalan’ın tarihe yaptığı vurguyla, tarihi yeniden tanımlamamız gerekiyor; bildik yorumlarda tarih, egemenlerin yarattığı kurumların (devlet ve bürokrasi) tarihiydi ve bu ancak egemenin karakterini ortaya çıkartmaya yetiyordu, böylece bir mesafe… 

Mesafe salt bilgi değildir, ilişkidir de… Bu ilişki de egemen kendi ağlarını örüyor, bağları zayıf düşürüyor; hatta bağlar, ağa dönüşüyor. Karşılıklı ilişki, iletişim ve etkileşim bir yana bırakılıyor. Baba, oğullarının geleceği için kardeşini karşısına alabiliyor ya da oğul, babanın yerini geçmek için kardeşlerine ve amcalarına kıyabiliyor.  Genelde kardeşlik iki anlamda kullanılıyor: İlki, insanlığın tek bir toplum etrafında akla ve bilime dayalı idealidir; ikincisi, kabilelerde yaşanıyor, şefler, abiler, ablalar var, kurulan ilişki de asabiyet üzerinedir: Biri bir kişiye iyi bir şey söylese, hepsine iyi bir şey söylemiş oluyor, biri kötü bir şey söylerse, yine hepsine söylemiş oluyor. Böylece aileler arasında organik yakınlık dikkat çekiyor, aile ya da kabile güçlendiriliyor. Irkçılık değildir bu, ama sırasında ırkçılığı da geride bırakıyor. Aynı din, dil, kültür, gelenek ve görenek içinde bile olsa taraflar birbirine düşman olabiliyor. Bu hal cahiliye devri Arap toplulukları için geçerliydi. Kimi şairlerin şiirleri bize ipuçları veriyor; şair Asla b. Abdullah’ın bir şiiri vardır: “Kardeşim bir topluluğa karşı haksızlık yapınca ben ona yardım etmeyeceksem haksızlığa uğrayınca da yardım etmem.” Ya da “senin kardeşin seninle hareket eder, sen zalim olursan o da seninle birlikte zalim olur” gibi şiirler asabiyet anlayışının ifadeleridir. Kur’an buna itiraz ediyor. Ali İmran suresinde asabilerin “bir ateş çukuruna düşmekten nasıl kurtardığı” hatırlatılıyor. Ancak din savaşları diye bir hakikatte var ve bu savaşlarda maalesef asabiyet, giderek nesep bağlarından öteye geçmiyor. Siyaseten de bu sağlıklı sonuçlar vermiyor: Siyasi miras kan bağı üzerinden gelişince, ortaya bir dizi sahte zümre ve kişi çıkıyor. 

Kardeşlik, batı dünyasının gündemine Fransız ihtilalından sonra güçlü bir slogan olarak giriyor: Özgürlük, eşitlik, kardeşlik. Bu üçleme Anayasa’nın da şartlarından biri oluyor. Ancak zaman içinde özgürlük ve eşitlik daha çok benimseniyor, kardeşlik geride kalıyor. Bunun nedeni kardeşliğin dini duyguya sirayet etmesiydi. Tartışma bitmiyor, kardeşliğin sosyal bir bağ olduğu yönünde fikirler gelişiyor; halkların sorunları vardır, dil, din, gelenek, görenek, tarih gibi. Egemen olan, kendi dilini, dinini, kültürünü dayatıyor: Bretönlar, şimdi Avrupa’nın folkloru bile değiller. Dilleri, gelenek, görenekleri yok olmuştur. Sahte kardeşlik, bir bağ değil, ağdır.

Süreci tahmin eden Lessing, Bilge Nathan’da (üç yüzük) kardeşliğe sıcak bakmıyor, bunun yerine “Arkadaşım ol” çağrısını yineliyor. Hannah Arendt, kardeşliği zulme uğrayan halklar ve köleleştirilmiş guruplar arasında gösteriyor ve bunu kendinden örnekliyor. Egemen olan şunu söylemiş olsa gerek: Benim Yahudi arkadaşım var. Bu söylem günümüz Türkiye’sinde sıkça yinelenir: Benim bir Kürt arkadaşım var, benim bir Ermeni arkadaşım var. Böylece ben bir arkadaş olmaktan çıkarım, bir nesne olurum, birinin bir şeyi olmak, acı bile değildir artık. 

Fransız İhtilalından sonra ulus devlet ağırlık kazanmıştır ve 1850’den günümüze kadar ulus kavramı demografik bir mühendislik üzerinden gelişmiştir. Osmanlı, bu ihtilalın sloganlarını benimsemiştir ama sloganlar ulus mühendisliğinden geri kalmamıştır: İttihat ve Terakki- ki bugün sağa ve sola hükmeden tek partidir, bu sloganları atmıştır ama soykırım yapmaktan çekinmemiştir. Osmanlının 1906 yılında yaptığı nüfus sayımında Ermenilerin nüfusu 2 milyon, Yunanlarının nüfusu 2 milyon civarındadır. Ancak bu nüfusun bugün bir karşılığı yoktur.

Mustafa Kemal, bir konuşmasında, yukarıda da ifade ettiğim gibi Kürtlerle ilgili olarak şunu söylüyor: Birlikte ifade edilmek.  

Ne demektir bu? 

Bir, tek olma halini içerir, ismin eylemlerini güçlendirir; bir, tek kişiyi gösterir; bir sıfattır, bir kalem, bir kâğıt ama bununla sınırlı kalmaz bir, bazen varlığın belirsizliğini gösteren sayıdır. Bir, eşleşme için kullanılır; biriz, aynı boydayız, cümle içinde kullanırsak, şunu söyleyebiliriz: İkinizde de benim için birsiniz. 

Bir, tek olma halidir, bunun eşi benzeri vahdettir ama bu eksik bir tanım olur; çünkü bir, bir arada olma halini bildirir; hal, durumdur. Bu, bir dizi halinde, tek olmayı da içeriyor, buradan vahdaniyet kavramı çıkıyor, doğuyor; vahdet, tek demektir, kesin bağlılık içeriyor, bölünmez, parçalanmaz olan: Vahdaniyet, bir, yegânedir. Buna göre Tanrı, tektir ve tek oluşu ifade eder. Buradan hareketle vahdet-i vücuda geçebilir miyiz? İbni Arabi’den yola çıkan Kaşani şunu söylüyor: “Vahdeti-i vücut varlığın zorunlu ve mümkün diye bölünmeden ele alınmasıdır.” Zorunlu, mümkün ve bölünmeden tek ve tek olanı karşılayan bir vücut yoktur; her vücut, bir nefis taşır, her vücut aracılarla ancak tek olana ulaşır; peygamber kitapla; kul, kitap ve peygamberlerle ama tek bir varlık vardır ve bu varlık, aracısız Allah’a secde eder; Allah’a secde eden ve bir tek onu kabul eden, üç tek tanrılı din tarafından ret edilir. Üçü tek tanrıda birleşir. Üçü, birde birleştiren, bir yapan, salt secde eden, ona bağlı olandır. Ama dinlerin uluslara sirayet etmiş haliyle bu Tanrı’da birleşme hali, asla bir birlik değildir, uyuşmadır. Ortak kötü, aracısız sevendir. Beyhude sevendir, hiçbir çıkarı olmayan, her türlü cezaya açık olandır; diğerleri aşka hasımdırlar, ulusaldırlar, aşkları yoktur, kavimlerinin çıkarları vardır; Hıristiyanlık ve Yahudilik İbrani köklerine sıkı sıkıya bağlıdır, ikisinin Arap versiyonu da İslamiyet’tir. Ulusal çıkarlar yer değiştirmiştir. Ekonomi ve siyasal hayatta, Allah sadece işe gelen, kavim çatışmalarında asla görülmeyen biri figüran olmuştur; böylece, birbirlerine karşı işlenen suçlar da yaratılan ötekiyle, ödül olarak cennet olarak karşılık bulmuştur: Şehit.

İngilizce birlik (unity) bütün, beraberlik, teklik anlamına geliyor. Buradan union, birleşme, evlilik, ittifak gibi anlamlar da üretilmiştir. Sendika ve parti gibi kavramlarda birlik içinde ele alınmışlardır. Büyük Britanya birlik, bütünlük ve beraberlikten doğmuştur. İngiltere, İskoçya ve Galler, Birleşik Krallık olmuşlardır. Krallar kan bağıyla birbirine bağlıdır; adaları birbiriyle kralların düğünleri bağlamıştır. Daha önce, bu krallığa İrlanda’da dâhildi.      

Evlilik de bir birlikteliktir; kadın ve erkek, şahitler huzurunda birlikte olmuşlardır. Ama bu birliktelik içinde eş kavramı itilir/ yoktur; biri karı, biri koca olmuştur. Sıfatlar birlik için bir statü anlamı taşır. Erkek; adam, Âdem’den gelendir ama kadın, Âdem’in kaburga kemiğinden gelir…

Buradan bir ve tek olan kimse olarak Atatürk ismine de ulaşabiliriz belki. 

Ata kültürel olarak iki anlama gelir; babadır, babadan gelendir; ikincisi, babaya bağlı soydur ve soyun geldiği büyükler silsilesidir. Atatürk, Mustafa Kemal’in 1934’te kendine verdiği soy addır. Açıktır, zaman içinde Mustafa Kemal bir isme, Atatürk bir kavrama dönüştürmüştür. Buna göre Mustafa Kemal dokunulmazımızdır; bu, tabudur, totemdir. Totem, soy ya da kabile gibi bir gurup insanın amblemi ve daha çok hizmet eden ruhudur; bu ruh, kabir ve nesneler üzerinden sembolleşebilir. 

Bir politiktir. Ben ve biz, bir için ve bir içinde soyutlanmıştır. Tek bir şey istenir, bir tek bir şeyin temsilidir; bir, Hegel’in deyimiyle efendide kendi için- varlığı aynı zamanda bilinç olarak görmektedir. Bir, hizmet ister ve hizmet eden, hizmetçi bir kişi değildir, bilinç olarak nesnedir; bu yüzden yine Hegel’in hoş ifadesiyle, “kendi asıl özü” dışa düşer. Evrenselliğin artık sözü bile edilmez. Çünkü bir, egemenin bile çok üstündedir; onun karşısında herkes ve her şey- şey’dir; bir şey!   

Şey nedir? Şey kimdir? Şey ne işe yarar?

Şey, birdir ama şey, bir söz konusu olunca, bir’in gözleri için ak olur, bir’in dili için dili acı olur, bir’in dokunuşuyla kubik olur! Bir, bir hale ve türe, şey ve şeyler üzerinden gelir ve her bir, mutlaka bir şey arar; çünkü başkalarına karşıtlık için bir, şey arar, hatta, öyle bir hale gelir ki şey, bir onu, herkesi dışladığını, dışta kaldığını, yabani olduğunu bile vurgular, yeri geldiği zaman, eyleme geçer. 

Gerçekte şey, gerçek olandır, varlığı kendini özümler, her yerde kendi özü olarak kalır, var olması, kendine bağlıdır. Bu onu “ayrıca” yapar; çünkü, bir örter, sadece yüzeydir; bazen bu yüzeyi korumak için, sonsuz görülmeyene, büyük dula-Tanrıya bile sığınabilir. Badiou’nun sorduğu “varlık esas olarak çok mudur, yoksa bir midir” sorusu da burada karşımızda durur. Badiou, çok geçmeden varlık olarak varlığı boşluk üzerinden düşünmeye çalışır; başlar, çünkü hedef varlığın açıklığını temellendiren bir ontolojik modeldir. Burada artık, boşluk, giderek boş küme olarak karşımıza çıkar, yorumlanır: Bir olarak sayma, tutarlı çokluklar- birliği verir belki ama, bu birlik açıklıktan öteye gitmez. Muhalefet budur:  Boş küme ontolojik sınırdır ve her sınır, bir analiz gerektirir; çünkü, her sınır, bir eylem geliştirir, dışında ya da içinde ama sonuç itibariyle sınır, bir diğerinden kopuştur; hakikat, kopuş fikri ya da kopuş diyalektiğiyle açığa çıkar. Hakikat, basit değildir, kararsızlıklar, ayırt edilmezlikler, sadakat onun üzerinden tarif edilir. 

Şey, ne zaman bir olur; bir ne zaman şey olur; bir, şey’in bir olduğunu yansıtır ve yaşayınca ve bunu bir kompleks ve kibre boğmayınca bir, şey olur. Çünkü şey, kendi içine yansıyandır ve kendi içinde yansıdığı oranda başkası için değildir. Birlik ise, burada, bunun adına, bunun için türlülükle çelişmediği, bilincin görgüye döndüğü yerdir. 

Tekrar edersem, 1921’de “birlikte ifade edilmek”  var ama 1924 Anayasa’sıyla Türkiye’de yaşayan herkesin Türk olduğu kabul ediliyor. Vatandaşlık, Türklük üzerinden tanımlanıyor; devlette, Türk kimliği üzerinden inşa ediliyor. Elbette, mevcut sınırlar içersinde nüfusu Türklerden eksik olmayan Kürtlerin buna adapte olması mümkün olmuyor. Sadece 1924- 1946 yılları arasında yapılan ve çoğu katliamla son bulan operasyonların Kürtlerin yoğun olduğu bölgede olması, dayatmanın pek karşılık bulmadığı anlamındadır.

Nihayetinde modernleşmeyle birlikte Kürtlerde çocuklarını okula göndermiş ve bu çocuklar dayatılan aidiyetleri (din, aşiret vs) bir yana bırakıp kendi dil, tarih ve kimliklerinin peşine düşmüşlerdir. Siyasallaşma da Türkiye’de çok zor gelişmiştir; tek parti rejimi, ancak bu tek partinin birer şubesi olarak başka partilerin kurulmasına izin vermiştir. Kürt sorunu ise hep hasıraltı edilmiştir: 70’li yıllarda Kürtler yekten yer altına çekilmiş, kendi partilerini kurmaya başlamışlardır. Bu partilerin çoğu 80 darbesiyle yok olmuşlardır. PKK iki yolla, yurt dışına çıkarak ve cezaevinde direnerek varlığını sürdürmüştür. PKK, başlangıçta Türkiye’deki pek çok halktan kimseyi kapsamıştır, örneğin iki kurucusu Türk’tür; 86’da kurulan, ev sahipliğini PKK’nin yaptığı Faşizme Karşı Birleşik Cephe içersinde pek çok farklı fikir vardır. Bu siyasi tarihi derinden etkilemiştir. 90’lı yıllarda kurulan Kürt partileri ise nerdeyse bütün ötekilerin partileri olmuşlardır.   

Dahası Sultan Sencer nasıl ki bir Kürt emiri oluyorsa Öcalan’da Deniz Gezmiş’in asılması, Mahir Çayan’nın vurulmasıyla tarih sahnesine çıkıyor, yapılan bir yürüyüşte tutuklanıp hapse atılıyor ve Öcalan ve partisi o günden itibaren sosyalizmin öncüsü konumuna geliyorlar. Kürt ve Türk ilişkileri yenileniyor. Öcalan dışarı çıktığında kalacak ev arıyor, Emek Mahallesi’nde oturan Kemal Pir ve Haki Karer’le tanışıyor; Nasuh Mitap ve Doğan Fırtına’yla da arkadaştır. Pir, bir dernek toplantısında Öcalan’ın geliştirdiği sömürge tezini tartışmaya açıyor. Mitap bu teze itiraz ediyor, arkasında oturan Öcalan’a dönerek, “Sen niye konuşmuyorsun, onu konuşturuyorsun” diyor. Öcalan, “her arkadaşımız, bizim fikirlerimizi konuşabilir” yanıtını veriyor. Böylece bilgi, ilişkiye dönüyor. 

Öcalan’nın bu tarihte birlikte yürümekten söz ediyor. Sol bizimle yürü diyor ama Öcalan’ın kurmak istediği yapı içersinde biz yoktur, birlikte vardır. Öcalan şu kanaate varır: “Kürdistan devrimi, aynı zamanda Türkiye devrimidir.” 

Polis bu tarihte bir ad bulamaz, Apocu demeye başlar: Haki Karer, Kemal Pir, Baki Karer, Fehmi Yılmaz, Ali Haydar Kaytan, İbrahim Aydın, Cemil Bayık, Duran Kalkan, Hayri Durmuş, Mazlum Doğan ve Mustafa Karasu ilk Apocular olarak kayda geçer. Bunlar Kürt Türk, bunlar Alevi- suni diye ayrılmazlar…   

Bunlar arasında Kemal Pir ve Haki Karer imgesi dikkat çeker. Pir’in ilk görev yeri Kızılbaş Kürtlerin yoğun yaşadığı Tuzluçayır’dır, burada Rıza Altun’la birlikte çalışıyor. Altun, Pir’in elinin sıcaklığını duyuyor ve bir daha bu eli bırakmıyor. Altun, kendisiyle yapılan söyleşilerin birinde hem bu elden hem de Pir’in sesinden etkilendiğini, bir daha bırakmak istemediğini söylüyor. Grup, Tuzluçayır’da Altun ve Kemal Pir’le daha ataklaşıyor. Bu arada, 1975’te İran Şahı Rıza Pehlevi, Irak Devrim Komuta Konseyi Başkan Yardımcısı Saddam Hüseyin, OPEC Toplantısı için gittikleri Cezayir’de bir araya gelirler. Yapılan anlaşmaya göre İran ve Irak, sınırlarını karşılıklı olarak zararlı unsurlara karşı kapatılacaktır. 

Cezayir anlaşmasından sonra Türkiye’de sıkıyönetim kararları alınır ama bu uzun sürmez. Kürt milletvekilleri mecliste “ağzı var dili yok”u oynar. Kürt gençleri üniversitelerde çeşitli eylemlerle Cezayir Anlaşması’yla Kürtlere yapılan baskıları protesto ederler. Protestoların en büyüğü Ankara’da yapılır. Duyulur ki Irak Büyükelçisi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne gelecek.  Gençler toplanır, sloganlar atar: Bimre Koleti, Biji Azadi.  Öcalan, arkadaşlarıyla kalabalığın gerisindedir. Onların sloganı şudur: Kahrolsun Sömürgecilik. Kahrolsun Faşizm.  Kitle tam dağılmak üzereyken Kemal Pir aradan sıyrılır, elindeki Irak Bayrağı’nı ateşe verir. Pir’e göre, bu bayrak bugün değil, bir yıl önce, 13 Mayıs 1974’te, Leyla Kasım asılınca yakılmalıydı.  

Haki Karer, parti çalışmaları sırasında Adana’ya geliyor. Burada pamuk işçileri arasına karışıyor. Karer bir yanda örgütlenme yapıyor, diğer yandan kazandığı parayı Ankara’ya yolluyor. Kazandığı para az ya da çok. Cemil Bayık, meblağın önemli olmadığını söylüyor: “Onun ki bir felsefe.” Haki, vurulunca Öcalan, şunu söylüyor: “Benim yarım.” 

Böylece partileşme başlıyor. Öcalan, 70’li yıllardan itibaren Kürt- Türk ilişkilerine büyük önem veriyor; 90’lı yıllarda Yalçın Küçük, Doğu Perinçek, Mahir Sayın, Mihri Belli gibi Türk siyasetçileriyle görüşmeler yapıyor. Bunların hepsi dikkat çekiciydi. Mihri Belli’yle yapılan görüşme ise diğerlerinden farklıydı. Görüşmenin bir adı vardır: Büyük dönüşüm.

Söz konusu görüşme 1997 yılında yapıldı, sonra kitap olarak yayımlandı. Konu: Kürt- Türk ilişkileriydi. Öcalan için bu ilişki “kördüğüme” dönmüştü ve bu ilişki aslında Ortadoğu’nun temel ilişkisiydi. “Eğer” diyordu Öcalan, “Eğer Kürtlerle ilişkilerini doğru temelde gözden geçirmezlerse ve bu kör şoven, şiddete dayalı politikada ısrar ederlerse belki de tasfiye olacak olan Kürtler değil, Anadolu Türkleridir.”

Bugün bu sözün eşiğindeyiz. Son bir ay içersinde yüzün üzerinde harita gazete TV ve sosyal medya üzerinden paylaşıldı.

Belli, bu sözlere katılıyor: “Bu gerçeği ne denli vurgulasak azdır. Kürt sorununun hakça çözümü Türkiye’nin demokrasi hedefine ulaşması demektir. Türkiye ya o hedefe ulaşacak, yani özgürlük temeli üzerinde gönüllü birlik halinde uygar bir toplum olarak yaşamasını öğreneceğiz, ya da kötü sonlara sürükleneceğiz. Önümüzde ikilem bu…”

Belli, ilginç bir not düşer: “Kürtler Mustafa Kemal’in mücadele davetine, biz varız diye cevap veriyorlar. Kürtlerden ve Ruslardan olumlu cevap aldıktan sonra Mustafa Kemal’in kolordu komutanlarına ve İstanbul’daki arkadaşlarına bir mektubu var çok önemlidir. Özetle “Kürtler bizimle birlikte savaşmaya hazır. Devrim Rusya’sı da arkamızda, destekleyecek. Gelin direnelim, ya istiklal, ya ölüm.” 

Belli, kendi siyasi tarihinden örnekler veriyor: Şefik Hüsnü’yle Mahabad’a gitmeye karar verdiklerini anlatıyor. Belli, burayı, dünyaya açılan kapı olarak gördüklerini söylüyor ama bir türlü gidemiyor. Amaç şu: Buradan Azerbaycan’a ve Rusya’ya açılmak. Bu olmuyor, Yunan iç savaşına gidiyor.

Öcalan bir ara Belli’ye dönüp şöyle bir şey söylüyor: “15 Ağustos Atılımı’nı duyduğunuzda, sanırım bu umudunuz daha da güçlendi.”

Belli’nin yanıtı şudur: “Ben, şeytanın bacağı kırıldı, bir ay sürse dahi, devrimciler için bu tarihi bir olaydır dedim.”

Öcalan ısrar ediyor, “Dediniz değil mi?” Belli, devam ediyor: “Dönüm noktasıdır dedim. Türkiye tarihinde dönüşümlere yol açıyor. Evet, ben bir Türkiye devrimcisi olarak onun için Kürt direnişine karşı olumlu tutum içindeyim.”

Söz gelip eşitliğe dayanıyor. Öcalan, “Kürt,Türk ilişkilerinde eşitlik mümkün mü” diye atılınca Belli, “Yani bütün ulusal demokratik güçlerin, örgütlü olarak siyaset alanında yerini almaları ve kendi sınıf açılarından, kendi kimlikleriyle aktif olabilmeleri. Demokrasi budur” karşılığını veriyor.

Söyleşi boyunca güncel ve tarih iç içe geçiyor. Bugüne kadar ne yaptık sorusu ikisi arasında bir hayalet gibi dolaşıyor. Öcalan, şöyle bağlıyor: “Ben size bunu, bütün açıklığıyla söyleyelim, bizim eylemimiz Türkiye’yi demokrasinin eşiğine kadar getirmiştir. Yani PKK’yi illa Türkiye açısından değerlendirmek istiyorsak veya Kürt ulusal demokratik hareketini Türkiye’nin çok muhtaç olduğu demokrasi aşısıdır. Nasıl ki tarihin bütün kritik dönemlerinde Türk Kürtsüz edememişse, bu sefer de Türk -ama ağır basan yanı toplumsal muhalefet olan, devrimci olan ve halk olan Türk- Kürde bir kez daha muhtaç düşmüştür ve Kürt, bence büyük bir ulusal demokratik kalkışla, ona büyük müttefikliği, büyük ortaklığı özverilice yapmıştır. Bunu selamlamak gerekiyor. Ben buna büyük dönüşüm diyorum, halklarımızın eşit ve özgür temelde büyük buluşması diyorum, heyecan duyuyorum ve başarı şansını da artık çok yüksek görüyorum. Çünkü gün be gün bu birliktelik yeni temellerde, gerçek kimlikleriyle, sınıf ve ulusal talepleriyle hayat buluyor. Bundan başka çarenin olmadığını ordudan tutalım, bütün çevreler bunu böyle değerlendiriyor. Bize düşen bunun önünde engel olmak değil, hızla bunun çatı örgütlenmelerini, bazı taktik adımlarını döşemektir. Çok ağır bedeller ödenmiştir, boşa gitmemiştir, gerisi başarıyla taçlandırmaktır, bunu yapmaktır.”

Öcalan, 93 yılından itibaren ateşkesler yaptı. İmralı’da da aynı dili kullandı, çözüm önerdi. Bu temelde, çözüm sürecinin mimarlarından oldu.  Öcalan, 2009 yılında “Türkiye’de Demokratikleşme Sorunları, Kürdistan’da Çözüm Modelleri” başlıklı bir Yol Haritası çıkarttı. Bu yol haritasında dikkat çeken nokta hakikatin kavranmasıdır. Hakikat kavranılırsa çözüm kolaylaşacaktır. Hakikat Kürt sorunudur. Çözüm sivil anayasadır. Öcalan’a göre sivil bir anayasayla, “Bireysel ve toplumsal özgürlükler ve haklar üzerinde yükselecek bir anayasa, Cumhuriyet’in demokratik, sosyal, laik ve hukuki niteliğini gerçek anlamda işlerliğe ve güvenceye kavuşturacaktır. Bu anayasal çerçevede diğer toplumsal sorunlarda olduğu gibi Kürt sorunu da çözüm yoluna konulabilecektir. Katı ulus-devlet gömleğini esneten bir Cumhuriyet, Kürtlerin bireysel ve toplumsal haklarını kazanması sonucunda, bölünmek şurada kalsın, tarihte hep kurucu unsur olarak rol oynamış temel bir direğin daha da sağlamlaştırılmasıyla gerçek ve kalıcı bir demokratik bütünlüğe kavuşmuş olacaktır. Bu temelde yaşadığı ağır travmalardan ve sonu gelmez mal ve can kayıplarından, acı ve gözyaşlarından kurtulmuş olacaktır. Böylelikle ülke ve milletin güvenliği, kalkınması ve mutluluğu kalıcı kılınacaktır.”

Yazıya başlarken kardeşlikten söz ettim. Oradan bağlayabiliriz: Kürtler, Türkler ve bu topraklar üzerinde yaşayan diğer halklar insanlığın tek bir toplum etrafında akla ve bilime dayalı idealine bağlı bir kardeşlik ilkesine mi bağlı kalacak yoksa kabilelerde olduğu gibi şefler, abiler, ablalar üzerinde kurulan asabiyet üzerinden mi?

V- METNE ELEŞTİRİLER

Öcalan’ın metni kimi çevreler tarafından tam okunmadı. Metin içersinden kimi kelimeler (judernat gibi) seçildi ve bu kelimeler anlamlarından boşaltılarak bir lakırdı malzemesi haline getirildi, böylece metni kavrayış, metinden dışarı çıktı. Bir metin önce kavranır, sonra yeniden üretilir, buradan anlamak üzerine yorumlar yapılır. Amaç şudur: Dolayımsız gerçeğe ulaşmak

Eskiden beri milliyetçilerin en büyük handikapları kendilerini aydın olarak görmeleriydi. Özellikle okuryazar olmak, yayımlanmış kitaplara sahip olmakta bunun belgesi gibi durur; bir dönem yayın işiyle uğraşmış biriyse, kimi yazarlar ve konular belirlemişse, bu belge, giderek istediğini söylemeye dönüşür. Buradan trajedi başlıyor; herkesi temsil ettiğini söylüyordur ama kendini temsil edemiyordur, karşı taraftan kendisine yapılan eleştirileri bile düşüncesinin gücü olarak görüyor. Rahat bir yaşamı vardır, herkesle siyaset, özellikle Kürt meselesini konuşuyor, kendi evinde ise Kürt meselesi yoktur; çocuklarını Kürt meselesinden uzak tutuyor; Kürtlük ona, aç kaldığı bir meseleyle ilgili sadece doyum veriyor. Bir şey yapmak istiyor ama yapamıyor ve bu yüzden Öcalan üzerinden bir şeyler söylüyor, kendini onun üzerinden var ediyor, tartıştırıyor; dost, düşman kazanıyor, narsistik krizi tavan yapıyor, popüler oluyor. Bu tip, genelde yurt dışında yaşıyor; yurt, güven duygusudur ama ne yurdu anlama ve sevme vardır ne yurdunda olup bitenlerle ilgilenme vardır; konuşmaları, yazmaları kendi reklamını geçmiyor.  Yurt içinde yaşayanlar temkinliler, eleştirel olarak yaşanan siyasi hayata bir anlam veriyorlar, dillerine meraklılar, kültürlerini seviyorlar; dillerini, kültürlerini direnme biçimi olarak hayata geçiriyorlar, aile yaşamlarında Kürtlüğü canlı tutuyorlar. Kürtlük bir güç biçimi değil onlarda; yapay bir milliyetçilikle, salt bir güç elde etme telaşında değiller. Hayatın pek çok alanında da başarılılar. Başarısızlıkları yüzünden milliyetçi değiller. Ne halkın üstünde ne halkın altında, halkın içindeler… 

Öcalan’ı ve PKK’yi eleştirenler milliyetçiliğe sığınıyorlar; bunlar karar verdikleri iş ya da uğraşta başarılı olamamış kimseler; çok öfkeliler ve öfkeleri coşku biçiminde, hatta seyirliktir; “bal damlası gibi akar insanın içine, sarar göğsünü duman gibi” (İlyada), bir yere ulaşmaz, bir yere ulaştırmaz, kendini doyurmaktan bile yoksundurlar; hor görme, küçümseme, garez ve küstahlıkla hem kendini küçük düşürür hem halkını ve bir oturum izniyle satın alınmıştır ruhu. Bu yüzden Kürtleri, Kürtlerin 52 yıldır kavgasını veren Öcalan’ı bir çırpıda koyuyor bir yabancı yerine: “Dersin ki Odysseus kör etti beni, kentler yıkan” (Odysseia). Hiçbir zaman ilgilenmiyor, kimin, niçin kendisini kör ettiğini. Sonuçta, “Boş toprağa sövmeye vardırır işi” (İlyada). Hep sanmışlardır, hiçbir şeyi bilmemişlerdir, başkalarının anılarıyla yaşarlar, hep yanılırlar, hep yalanları ortaya çıkar, mahcup bile olmazlar; bolca konuşurlar, konuşmaları bir karara bağlanmaz. Milliyetçilik burada devreye giriyor, onlara başarısızlıklarını örtme hissi veriyor, bir yerde değiller ama kendilerini bir yerde buluyorlar; özel dünyalarına girildiğinde her biri bir dertten muzdariptir. Kürtlükten kopmuşlar; kılık kıyafetleri ya da konuşma yaptıkları mekanın arka planına manzaralar yerleştirerek Kürtlüğü fona çeviriyorlar, çok acınası hale geliyorlar; acıklı sesleri, abartılı fikirleriyle insanda sadece yazıktır duygusu uyandırıyorlar. Teorileri zayıf, her fırsatta, mevcut konumlarından şikâyet ediyorlar, hak etmedikleri bir yerde olmalarının nedenini Kürt meselesine bağlıyorlar. Duyguları da zayıf, düşünceleri de… Buradan ancak, fırsatçılık doğabiliyor; sembol ve törenlere sığınıyorlar, sembol ve törenlerle, hatta buna ünlü kişilerle fotoğraf çekme bile dahil, garip bir varoluş duygusuna kapılıyorlar; milli ya da siyasi bir dayanışma içersinde değiller. Bütün dünyada milliyetçiler, ideolojinin az da olsa üretici gücüdürler, Kürtlerde ideolojisizlik boy veriyor, kuru söylemler alev alıyor, tek bir şey dile getiriyorlar: “Ben, ben!” 

Özellikle sosyal medyada aktifler, bazen birbirleriyle kavga ediyorlar; sanal içinde dönüp duruyorlar. Kitlelerle aralarında derin bir uçurum var; kitlelerle en büyük buluşmaları, kitlenin/ izleyicinin onlara dönük eleştirileri. Sevgileri de çok sınırlı. Sadece kendilerine hak verenleri seviyorlar. Birbirlerini de sevmiyorlar. Bütün dünyada milliyetçiler halklarına ilham verirken, Kürt milliyetçileri sürekli bir kesimi yanlarına alarak, diğer bir kesimi yaralıyorlar; sağduyuları zayıf ve sağduyuyu zayıflatıyorlar, sanki herkes onların iyi dediklerine iyi, kötü dediklerine kötü demek zorunda… İtiraz edince küsüyorlar. Sürekli “ilk ben söyledim”, “ilk ben yaptım” diyorlar, böylece, rasyonellikten uzaklaşıyorlar. Çok öfkeliler, bu öfke içlerinden gelmiyor; öfkeleri ekrana yansıyor, böylece dava sahibi oluyorlar, böylece popüler oluyorlar. Sonra sosyal medya hesaplarında fotoğraflar paylaşıyorlar, ya bir ağıda eşlik edip lüks bir araba sürüyorlar ya da bahçede mangal yapıyorlar. Onlara uymayan her düşünce kötüdür ve onlar gibi olmayan herkes suçludur; özgürlüğü başka yerde bulmuşlar. Ya hayli çökmüş bir şekilde kendilerini gösteriyorlar ya da konforlu bir hayat sürdüklerini ima ediyorlar. Kürtler ve savaş meselesini bir mülkiyet alanı olarak belirlemişler, her istediklerini söylüyorlar, akla ihtiyaç duymuyorlar, yardım edilmiş yoksulluklar peşindeler, ortadan kaldırılmış yoksulluklarla hiç ilgilenmiyorlar. 

Öcalan bu metinle Kürtlere ve PKK’ye bir şeyler söylüyor; kendisi dogmatizmin tuzağına düşmüyor, Kürtleri de dogmatizmden koruyor; doğru yolculuklar öneriyor, böylece en büyük eşikleri atlıyor. Metnin ilk bölümünde şöyle bir not var: Tartışalım. Kendisini/ önderliği bir eleştiri sahasına dönüştürüyor; iman ve doğmalar arasında bocalamaya izin vermiyor; çünkü bu hat bilgiyi dışlıyor.  Kürt entelektüellerini, Türklere ve birlikte olduğumuz diğer halkların entelektüellerine adeta şunu söylüyor: Bilmek istediğiniz bilgi değildir; bilgi diye biriktirdiğiniz ne bir fikir veriyor ne de bir eylemde karşılığı var, egolarla da ne bilgi üretilir ne bir davanın kavgası verilir. 

Öcalan, böylece fikirlerini söyleyerek, bir yanda teori üretiyor/ fikrin mimarı oluyor, diğer yandan masa da fikirlerini tartıştırıyor. 

Bugüne kadar Öcalan anlatıldı, fikirlerinden uzak duruldu. Ben fikirlerinden ne anladığımı anlatmaya çalıştım… 

Bitirirken

PKK bir kitaptır ve kitabın yazarı Öcalan’dır; ne bu kitap ne de kitabın yazarı biter. Sayfa, şekli, yılların gösterdiği gibi, kitabın altta yatan varlığına açılan bir kapıdan başka bir şey değildir veya daha doğrusu başka kapıya götüren başka bir kapıdan. Bir kitabı bitirmek ne bu ne de şu eşiği geçmek için şu ana kadar açtığımız kapıların artık kapanmaması için son kapıyı açmak demektir ve sürekli açık olan tüm o kapılar açılmaya devam ederler: Sonsuz bir menteşe uğultusuyla açılacaklardır. Bitmiş kitap sonsuzdur, kapalı kitap açıktır; bütün kitap bizim etrafımızda toplanır, tüm sayfalar bir sayfadır, görünen ve görünmeyen tüm kapılar tek bir kapıdır, kapı ardına kadar açıktır ki yalnızca eşiğinden geçmeyi başarmam, aynı zamanda kapı kendisinin eşiği olur; ben kapıdan geçerim, tüm kapılar geçilebilirdir, açık kapılar kapalı kapılardan ayırt edilmez, kapılar bir kapıdan diğerine götürür, hiçbir şey kapalı değildir, her şey kapalıdır, her şey açıktır, hiçbir şey açık değildir… 

 

İlginizi Çekebilir

Metan gazından hayatını kaybeden asker sayısı 12 oldu
Kartalkaya yangınında ilk duruşma: 32 sanık hâkim karşısında

Öne Çıkanlar