Müslüm Yücel: Ortak iyilik

Yazarlar

Jean Luc Nancy, şöyle diyordu: “Gittiğimiz kesindir ama vardığımız kesin değildir…” 

Soru bir başka soruya açılıyordu: “Gerçekten varıyor muyuz?” 

Daha bir sürü şey söylüyordu Nancy… Çoğu da gitmek (ve ortaklık) üzerineydi. 

İnsan, gider; çünkü insanın sahneye çıkışının anlamı kendi aşikârlı içinde gizli kalmak ve gizlenmiş olarak sürüp gitmektir ve eni sonu, varlığım, gizli olanı/ kalanın üstesinden bir biçimde gelecektir: Gelenin gideceği aşikârdır. Varış yoktur. Bir varışta vaat edilmemiştir ve her şey yola çıkışla ilgilidir: “Doğdu, çalıştı, öldü” (Heidegger, Aristo için bunu söylüyordu). 

Dünya asla ele geçirilemez. Dünya terk yeridir. İnsan terk etmelidir. Dünya çok yoksuldur. Gerisi/ sonrası, öncesi: Gösteridir… Gösterişi gösteren/ doğuran yeni olma arzusundan daha çok eski olma arzusudur. 

Kimiz ki?  

Büyük boşluk.  

Hepimiz gidenlerin parçayız, onları saklarız ve bir gün o gidenlerden intikam almak için bir yıkıntı buluruz, onu donatırız, onu büyütürüz ve hatta o da öyle bir büyülenir, sanır ki yeniden doğmuştur, yeniden yaratılmıştır. Hiç değildir. İnce bir işçilik vardır: Birilerinin ya da birinin hesabı sorulacaktır.

Bir mesel… 

Kartallar vardır, avlarını en yüksek tepelere çıkartırlar, sonra da yere bırakırlar… 

Aşkta da siyasette de böyledir… 

Avcı, avına, elde edinceye kadar âşıktır; peşine düşer, uykusuz kalır, yakalar, vurur; derisini yüzer, yer, sonra… Sonra başka avların peşine düşer. 

Kartal yanılır bazen, kurdun kuyruğunu yılan sanır ve tam sırtını tutup yükseğe çıkacağı an kanla dişleri bilenmiş kurt, bu dişleri karnına geçirir… O zaman iş işten geçmiştir; o zaman, kanatlarını birbirine vurur, havalanamaz; yavruları, kardeş ve arkadaşları ona bakar, hiç biri kurtaramaz…

Düşmüştür ve kimse de onu kaldıramaz. 

O zaman kadınlar yılanın sütü üstüne (li ser şiri mehra) yemin eder, fareleri ve kurtları bize musallat edenler bilin ki, artık, ah diye bir şeyimiz de kalmamıştır.    

Dönüş yoktur ama geride bir şey bırakmayan ayrılık da yoktur; çünkü parçalardan ayrılırız. Sevdiklerimizden ayrılırız; sevgi hem meçhul hem esrarlı bir ilişkilidir bu yüzden… 

Esrarı çözdüğümüz an, içimizdeki büyük kâhin “dağılın” der: “Herkes yaktığı ateşten uzak dursun…”

Kim bizi seviyor, bilmeyiz…

Bizi kim seviyorsa, kendi için seviyordur… Şimdi sevmiyorsa, işine yaramıyoruzdur, hatta ihanet etmesine bile bizi gerekçe gösteriyordur.

Beni bilmeden, kim, beni sevebilir ki? Üstelik sorun bilgi de değildir. Benim bilgime sahip biri, birkaç gün sonra kendini bana tanrı diye sunar… Buradan kendine yalancı bir peygamber bulur, kurtulur. Yemen’in kısa tarihi burada başlar. Sürekli istila edilmiş bir yurt. O kadar çok istila edilir ki bir daha yurt diye kimse söz edemez ondan. O kadar çok başkaları tarafından sevilir ki, senin sevme cesaretin bile yok olur. Bu yüzden Yemen’de yalancı peygamber demi bittikten sonra Mehdi dönemi başlar ki, siyasi parti başkanları Mehdi’nin işaretini taşıdıklarını söylerler…  

Ne oluyor? 

Tanrı haline gelen devlet, beni kendine kul eyliyordur ve benden de bir tek şey bekliyordur: Esrime… 

Esrime aydınlık değildir, karanlık bir perdedir; o istediği zaman iner, istediği zaman kalkar. 

Bu perdenin arkasında, artık kendilerinden biri haline gelenlerle malların ve kuvvetlerin bir dağılımı vardır; benim nüfus etmem, benimle bir şeylerin paylaşılması… En azından kimlik bilgilerimin doğru yazılması bile söz konusu değildir. Zor bir şey değildir; adımı doğru yazın, soyadımı doğru yazın, dinimi doğru yazın, dilimi ve menşeimi doğru yazın…  Bütün bunların yanlış yazımı perdedir…  Hem doğru yazılsa kıyamet mi kopacaktır? Hayır, kıyamet değil, tam bir ortaklık olacak…  

Perdeyle ortaklık biter. Ben ücreti olmayan bir çalışanımdır… Hatta içinde ya da dışında durduğum kimseler beni buna gönüllü kılar, itiraz etsem kırılırlar ve hem bu kırılma beni de kırar… Buradan bir yara yeşerir. 

Yara alan yalnızca doku değildir. Doku, yalnızca bedenimiz de değildir. Doğa dokudur, hatta ben eskiden, kayaları bile denizden kaçan ağaçlar sanırdım. Toprak, onları ifşa ediyordu ki ben hala öyle düşünüyorum. Ben yara almışsam, doku da yara almıştır: Sen benim annemin yarığına yara demişsen ve beni de burada biten bir ur diye takdim etmişsen, etimi, iliğimi bir yere kapatıp, istediğin zaman benimle konuşuyorsan, ortaklık da yoktur, işlemsizlik vardır. 

İşlemsizlik, şimdi bir bulmaca bile olsa eni sonu çözülecektir, ihanete gebedir. İhanet vardır ve üstelik ihanet eden için bu ihanette sayılmaz, hatta erdemdir; bir sürü defter açılır, tek bir iyiliğin yoktur, hep o yapmıştır, o değer vermiştir, o sevmiştir, sen aç sefil biriyken, o senden bir insan yaratmıştır. Hatta alacak verecek diye bir terazi de alın çatından kurulur, artık kendi hayatın sana işkence ediyordur, uğradığın haysiyet kaybını da kimseye anlatamazsın… Kimse yardım edemez sana; kimse yoktur, olanların gözleri de seni zehirliyordur: Cadılar, Macbeth’e dediler, “Seni ana rahminden doğacak birileri öldürmeyecektir.” O günden sonra Macbeth’in gözlerinde taşlar hareket eder,  ağaçlar konuşur, şunu söyler: “Yarın, yarın, yarın.”

Korkunç olan yarın diye bir şey yoktur. Tanrıya ve başka güçlere sığınırsın: Tanrı çok büyük acılar çekmiş olmalıdır ki onu anlaman için seni yaratmıştır… Uykusuzluk başlar. Acaba var olmak için açtığın yaradan yok oluşunu kurtarabilecek misin? Oyalanırsın. Fala ve hatta astrolojiden papatya yapraklarına bakar gibi günlerine bakarsın. Tanrının hiçbir günü senin değildir. Hiçbir ecza doğarken aldığın yaraları kapatmıyordur. Nedeni, artık nerdeyse kader diye kodlanacak olan mutluk bir iletişimsizliktir. İrade (kişinin ve halkın) ret raddesindedir, bir tek onun iradesi vardır ve senin iradenin hükmü yoktur. Kendine yabancılaşmanın sınırı denilen bir yer varsa oradadır; çünkü kendini dayatmak, kendinden emin olmayan kimselerin harcıdır… 

Marquis de Sade, bunun farkındaydı, hem tanrı hem devlete itirazı vardı; ikisi de, sanki onu cezalandırmanın zevkine varabilmek için yaratmışlardı. Sade, yirminci yüzyılda keşfedildi: Tekilliğin tutkunu.

Sade, bağlanmayı hor görüyor; bağlanma, hayal gücünü kırıyor, sefaleti hor görüyor, erdemi yok ediyor, çünkü eser olmadan, sahte bir ortaklık vaat ediyor. Öpüşmenin iğrençliği burada yatıyor, sahte ifşadır bu; aşkta bundan nasibini alıyor, sarf edilen bir şeye dönüşüyor, zevkin kölesi oluyor ya baş ediyor, ya baştan çıkarmanın adı oluyor… Olan, ortak iyiye oluyor. Ortak iyiyi ortaya çıkartmak çok zor değildir… 

Bizler, sıradan kimseleriz, kadimiz de; bize özgü, tarafımızdan elde edilebilen, tarafımızdan paylaşılacak şeylerden söz ederiz. Burada iyilik için rekabet ederiz, bunun adı rekabette olsa, faydam diye bir şey üretilemez; burada herkesin onuruna ve haklarına saygı esastır; çünkü güvenlik ve halkların refahı yazılı olmayan tek yasadır: Meclisler bunu güvence altına almak için vardır ve işleri, çıkarcı hizipleri ortaya çıkarmaktır. Torpilin yerini akıl alınca, ortaklık, ancak özgür bir yaşam olacaktır: Güvenlik ve onur, sayılı bir zümrenin değil, herkesindir. Bu da adalet ilkesi ve fırsat eşitliğiyle mümkündür. Mevkiler tapulu mal değildir. Rant, ekonomik bir model olmaktan çıkmalı; erdem ve yetenekler iş yapmalıdır, bilimsel gelişmenin önü açılmalıdır. Ortak iyilik, güvenlik ve adalettir. 

 

İlginizi Çekebilir

Amedspor’dan Atatürk pankartı açıklaması: TFF resmi maçlar için zorunlu kılmıştı
Sevdi Aycıl: Sizin hiç doğduğunuz şehir öldü mü?

Öne Çıkanlar