Mustafa Diyar Demirsoy: Toz ve Zaman

Genel

Zaman, Mirza Dara’nın yüzünde biriken ince bir toz tabakasıydı artık. Ne kadar silerse silsin, geri dönüyordu. Aynanın karşısına geçtiğinde gördüğü yüz, bir yüz değildi: bir toprak haritasıydı. Göç yollarının, anıların, ölümlerin ve dönüşlerin çizildiği, sanki geçmişin elleriyle yoğrulmuş bir yüz. O sabah, odasının köşesinde duran eski kamerasını aradı. Her zaman başucundaydı; onu bir arkadaş gibi taşırdı yanında. Ama o gün kamera yoktu. Rafların, yatak altının, sandığın içinin tozlarını kaldırdı, boş.

Kamera kaybolmuştu. Bir an, kalbinin içinde bir sessizlik çöktü. Kamera yalnızca bir nesne değildi onun için; geçmişle şimdi arasındaki tek köprüydü. Onunla babasının yüzünü, dedesinin bastonunu, ninesinin ellerini, annesinin sessizliğini, tarladaki pamuğun içinde kaybolan çocukluğunu yakalamıştı. Şimdi o köprü yıkılmış gibiydi.

Dışarı çıktı. Tarlabaşı’nın sabahı, her zamanki gibi griydi. Tozla karışmış bir ışık, binaların arasında asılı duruyordu. Kamera yoktu ama Mirza’nın gözleri kayda devam ediyordu. Her bakış, bir kareydi. Her adım, bir montaj. Her nefes, bir sessizlik planı. Bir duvarın dibinde oturdu. Duvarın yüzeyi, tıpkı yaşlı bir adamın alnı gibiydi çatlamış, kabarmış, dökülmek üzere. Elini duvara sürdü; taş tozu eline bulaştı. Avucunu açıp o toza baktı. “Bu, zamanın kalıntısı,” dedi içinden. “Ve ben o kalıntının içinde bir gölgeden ibaretim.”

Bir an gözlerini kapattı. Gözlerinin önüne Suruç’un güneşi geldi. Tarlalarda uçuşan sarı toz. Dedesinin sesi: “Zaman tozdur Mirza… Uçuşur, dağılır, ama hiçbir yere gitmez.” O ses, içinin derinliklerinde yankılandı. Yıllar sonra İstanbul’un ortasında, dedesinin sözleri bir tür kehanet gibi dönüyordu zihninde. Birden, rüzgârla birlikte bir yaprak tozların üstünde döndü. Mirza o an fark etti: rüzgâr, zamanı hareket ettiren tek şeydi. Zamanın kendisi duruyordu, ama rüzgâr onu taşıyordu tıpkı hafızayı taşıyan bir ses, bir film karesi, bir bakış gibi. O an, Mirza’nın içinden geçen bir cümle yükseldi: “Zaman, rüzgârla değil, gözle akar.”

Fakat kamerası olmadan, artık zamanı tutacak bir şeyi yoktu. Bir film yapmak değil, bir zamanı hatırlamak istiyordu yalnızca. Ama hatıra bile, kameranın vizöründen geçmeyince dağılırdı. Bir sinemacı için bellek, hücrelerde değil, görüntülerde yaşardı. Şimdi ise hiçbir görüntü yoktu. Yalnızca toz. Akşam olunca, Galata Köprüsü’ne yürüdü. Hava serindi. Boğaz’dan gelen rüzgâr, saçlarının arasına, yüzündeki çiziklere, ruhunun derinliklerine doldu. Elini cebine attı, kamerasını arar gibi ama yine yok. Bir an durdu. Köprünün korkuluklarına yaslandı, suyun üstüne baktı. Karanlıkta parlayan şehir ışıkları, suyun yüzeyinde bir film şeridi gibi akıyordu.

Her ışık, bir anıyı yakıyordu. Her yansıma, geçmişten bir kesit. Birden gözleri doldu. “Belki de kamera beni terk etti,” dedi. “Çünkü ben artık zamanı yanlış yerlerde arıyorum.” O an, cebinden küçük bir not defteri çıkardı. Kapağı aşınmış, kenarları yırtılmıştı. Sayfanın üstüne şu cümleyi yazdı: “Toz, zamanın bedeni; görüntü onun ruhudur.” Defteri kapadı. Bir an durdu. Suyun üstüne eğildi; yansımasında kendi yüzünü değil, tozdan yapılmış bir yüz gördü. Rüzgâr esti. O toz yüz, suyun üstünde dağıldı. O gece rüyasında Suruç’taydı. Dedesinin elinde bir kamera vardı, eski, ağır, siyah bir model. Dede kamerayı Mirza’ya uzattı ama Mirza dokunamadı.

Kamera ellerinin arasından toz gibi dağıldı. Uyandığında yüzü ter içindeydi. Yanında hâlâ o eksiklik: kamera yok. Ama o günden sonra Mirza fark etti ki, kamera aslında gözlerindeydi. Gözbebeğinin arkasında, belki de dünyanın en eski projektörü vardı. Rüyalar, anılar, ölüler, çocukluklar, hepsi oradan yansıyordu. O an kendi kendine mırıldandı: “Ben artık kamerayı taşımıyorum. Kamera beni taşıyor.” Ertesi sabah, güneşin ilk ışıkları odaya vurduğunda, duvardaki tozlar parladı. Mirza gülümsedi. Kamerayı bulmamıştı ama zamanı yeniden görmeyi öğrenmişti. Tozun içinde gizli bir zamandı bu, ne ileri giderdi ne geri. Sadece kalırdı. Bir bakışın içinde asılı, bir anın içinde unutulmuş. Mirza, o sabah defterine son bir cümle daha yazdı: “Toz, zamanın sesi; ben o sesi dinleyen son insandım.” Ve defteri kapattı. Pencereye yürüdü. Dışarıda sabahın ışığıyla karışan tozlar, sanki gökyüzünde bir film perdesi gibi süzülüyordu. Mirza gözlerini kapadı ve kayda başladı.

Sabah, gri bir ışıkla doğdu. Gökyüzü sanki küskün bir aynaydı; ne bulutlar geçiyordu içinden, ne de güneşin sıcak soluğu. Tarlabaşı’nın dar sokaklarında toz hâlâ asılıydı; gece boyunca yağmur yağmamış, şehir bir kez daha kirli bir uykudan uyanmıştı. Mirza Dara pencereye yürüdü. Tozların arasında süzülen bir ışık çizgisi, duvarın köşesinden geçip yüzüne vurdu. O an, göğsünde bir yankı hissetti sanki kaybolan kamerası o ışığın içinde nefes alıyordu. Yavaşça elini duvara koydu.

Duvarın pütürlü yüzeyinde parmaklarının altına sinmiş eski bir sıcaklık vardı. Bir an, Adana’daki çadırları hatırladı. Güneşin yakıcılığını, pamuğun beyazlığını, toprağın kokusunu… Sonra, Suruç’un taş evlerini. Annesinin tandır başındaki ellerini. Ve o, yıllardır görmediği dedesini. Hepsi o ışığın içinde belirmişti. Ama bu kez bir fark vardı: hiçbir yüz tam görünmüyordu. Sanki hepsi yarı saydamdı, kırılmış bir camın arkasından bakıyorlardı. Mirza içinden, “Demek bu yüzden kaybolmuş kamera,” diye düşündü. “Çünkü ışık artık kırıldı. Gerçek görüntü kalmadı.” O gün sokağa indi. Sokaklar gürültülüydü; bir yanda hurdacılar, bir yanda Suriyeli çocuklar, bir yanda yaşlı kadınlar ekmek kuyruğunda. Köşedeki çöplerin arasından geçen bir parıltı dikkatini çekti. Bir an durdu.

Eğildi. Evet o, kamerasıydı. Toz içindeydi, merceği çatlamıştı. Kasanın bir köşesi ezilmiş, içinden eski bir film rulosu sarkmıştı. Mirza onu eline alınca parmaklarına bir ısı yayıldı. Sanki zaman yeniden akmaya başlamıştı. Kamerayı göğsüne bastırdı, uzun süre öylece kaldı. Sonra başını kaldırdı; gökyüzüne baktı. Işık, bir anlığına göz kamaştıracak kadar parladı. Bir çatının kenarında karga sürüsü havalandı. Ve o anda Mirza anladı: Her ışık, kırılmadan var olamazdı. Eve döndü, eski masasının üzerine kamerasını koydu. Kasanın üzerindeki çatlakta ışık yansıyordu; her yansıma başka bir hikâyeyi gösteriyor gibiydi. Bir karede dedesinin yüzü, bir karede Tarlabaşı’nda oturan göçmen bir kadın, bir karede ise kendi çocukluğu vardı. Ama görüntüler donuktu, sanki sesleri unutmuştu.

Mirza, film makarasını çevirdi. Makara dönmeye başladığında, bir cızırtı sesi geldi. Tozla kaplı perdenin karşısına geçti. Ve görüntüler birer birer belirdi: önce bir çocuğun koşan ayakları, sonra pamuk tarlasındaki rüzgâr, sonra bir annenin yüzüne düşen gölge. Ama her görüntü aniden dağılmaya başlıyordu. Renkler akıyor, yüzler eriyor, hatıralar buharlaşıyordu. O an Mirza dizlerinin üzerine çöktü. Başını eğdi. Kendi kendine fısıldadı: “Ben ışığın içindeki gölgedim. Şimdi ışık kırıldı, ben de dağılıyorum.” Gözlerinden yaşlar süzülürken, filmde son bir kare belirdi. Bu kez bir yüz değil, bir göz vardı perdede. O göz, doğrudan Mirza’ya bakıyordu sanki onu tanıyordu. Ve o gözde, binlerce yıldır süren bir yolculuğun yankısı vardı: insanın görme arzusu, zamanı durdurma çabası, bir yüzü sonsuzlaştırma isteği…

O gözde hem dedesi, hem annesi, hem de kendisi vardı. Ve o an, Mirza anladı: Kamera bir ayna değil, bir ruhun uzantısıydı. O kırılmış mercek, onun ruhunun çatlağıydı. Işık, o çatlağın içinden sızıyor, dünyayı görünür kılıyordu. Filmin sonuna geldiğinde, perde tamamen beyaza döndü. Hiçbir şey kalmamıştı. Sadece saf bir ışık. Ve o ışığın ortasında, Mirza’nın kendi gölgesi. Birden bir rüzgâr esti. Pencere açıldı, perde dalgalandı. Tozlar havaya karıştı. Ve Mirza, perdenin karşısında kendi gölgesine bakarak şunu söyledi: “Işık kırıldığında, dünya görünür olur. Ama insan o an kendi karanlığıyla yüzleşir.” O gece, uzun süre uyuyamadı. Kamerayı başucuna koydu. Çatlamış merceğin içinden süzülen ışığı izledi. Her kırık çizgi bir anıya dönüşüyordu.

Bir tanesi Suruç’a gidiyordu, bir tanesi Çukurova’ya, bir tanesi Tarlabaşı’na, bir tanesi hiç var olmadığı bir geleceğe. Sabaha karşı defterine son bir not düştü: “Işık kırılınca, zaman kendini gösterir. Ben kırığın içinden geçen son görüntüyüm.” Ve defteri kapattı. Kamerayı son kez eline aldı. Gözlerini vizöre dayadı. Ama bu kez kayda basmadı.

Çünkü anladı ki bazı görüntüler çekilmez yaşanır, sonra unutulur, ama o unutuluş bile bir ışığın devamıdır. Mirza, pencerenin önünde durdu. Şehir yavaşça aydınlanıyordu. Güneşin ilk ışıkları duvarlara vurdu, pencereden içeri girdi, tozları altın tanecikler gibi havaya kaldırdı. Her bir toz tanesi bir zaman parçasıydı, ve Mirza o an, yüzünde bir gülümsemeyle fısıldadı: “Ben ışığın kırıldığı yerde yaşıyorum artık.”

İlginizi Çekebilir

Tanzanya cumhurbaşkanı oyların yüzde 98’i ‘alarak’ yeniden seçildi 
Türkiye’de sosyal yardıma muhtaç hane sayısı 4,5 milyonu aştı

Öne Çıkanlar