Remzi Kartal: 2025 yılı Kürt sorununun çözümü açısından bir milattır

*2025 yılının, Kürt sorununun çözümünde tarihi bir başlangıç yılı olduğunu söyleyebiliriz. Yeni bir milat olarak değerlendirmek mümkündür. Yüzyıldır uygulanan idam ve tasfiye odaklı politikaların yerini, İmralı’da temelleri atılan diyalog ve müzakere arayışlarına bırakması tarihsel döngünün kırıldığını göstermektedir.

*Türkiye’nin bu noktaya gelmesinde, “3. Dünya Savaşı” olarak nitelendirilen bölgenin yeni dizayn sürecinin ve İsrail’in güvenliğini merkeze alan bölgesel denklemlerin etkisi büyüktür

* 2026 yılı, yoğun bir müzakere ve mücadele yılı olacaktır. Toplumsal inşa sürecinde; kadın öncülüğünde, demokratik ve ekolojik bir zihniyetin gelişmesi için çok yönlü bir çalışma gerekmektedir.Demokrasi güçlerinin mücadelesi 2026 yılının kaderini tayin edecektir. 

*Sürecin ve mücadelenin nasıl bir seyir izleyeceği konusunda belirleyici tek irade Önder Öcalan’dır. Öcalan’ın bu konudaki belirleyiciliği yadsınamaz bir gerçekliktir.

Ronî Riha

Ortadoğu’nun yeniden dizayn edildiği, savaş ve müzakere hatlarının iç içe geçtiği bir dönemde Kürt hareketi kritik kararların eşiğinde. PKK’nin feshi tartışmaları, Rojava’ya yönelik baskılar ve Ankara-İmralı hattında yürüyen süreç, Kürt siyasetinin geleceğine dair temel soruları yeniden gündeme taşıyor.

Kürt siyasetinin önemli simalarından ve son sürecin kritik isimlerinden biri olan Kongra-Gel Eş Başkanı Remzi Kartal, Kürt özgürlük mücadelesinin bugün geldiği aşamayı “tarihsel bir dönüşüm süreci” olarak tanımlıyor. 

PKK’nin misyonunu tamamladığını belirten Kartal, mücadelenin Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği demokratik toplum paradigması temelinde yeni bir safhaya geçtiğini vurguluyor. 2026 yılı için ise merkezi hedefi net koyuyor: Öcalan’ın özgürlüğü, barışın kurumsallaşması ve demokratik toplumsal inşa. 

Bu röportajda Remzi Kartal ile; Kürt sorununun bölgesel ve küresel boyutlarını, uluslararası sistemin Kürtlere yaklaşımını ve önümüzdeki dönemin muhtemel senaryolarını konuştuk.

Ufukta belirsizliklerin ve gerilimlerin yükseldiği yeni bir yıla giriyoruz. Geride kalan yıla baktığımızda hem Kürtlerin hem de karşıtlarının yeni yılı kendi planları ve ajandalarına göre şekillendirmeye çalışacakları da anlaşılıyor.

Sizden öncelikle 2025 yılını Kürt özgürlük mücadelesi açısından değerlendirmenizi isteyeceğim; Kürt hareketi nasıl bir yıl geride bıraktı ve yeni yılda onu ne bekliyor?

Remzi Kartal: 2025 yılının, Kürt sorununun çözümünde tarihi bir başlangıç yılı olduğunu söyleyebiliriz. Barış ve demokrasi mücadelesi açısından geride bıraktığımız bu yılı, yeni bir milat olarak değerlendirmek mümkündür. Zira hem Cumhuriyet’in hem de Şeyh Sait ve arkadaşlarının idamının 100. yıldönümünde, Türkiye Cumhuriyeti ile yaşıt olan Kürt sorunu yeni bir aşamaya evrildi.

2025 yılında Kürt sorunu; başta Önder Öcalan’ın İmralı direnişi ve halkımızın bir bütün olarak yürüttüğü kararlı mücadele sayesinde, devletin inkâr ve imha politikalarını boşa çıkarttı. Yüzyıldır uygulanan idam ve tasfiye odaklı politikaların yerini, İmralı’da temelleri atılan diyalog ve müzakere arayışlarına bırakması, bu tarihsel döngünün kırıldığını göstermektedir. Bu bağlamda, 27 Şubat tarihinde Sayın Öcalan tarafından verilen barış ve demokratik toplum mesajı; sadece Kürt sorunu için değil, Türk-Kürt ilişkileri ve bölge halklarının demokratik geleceği açısından stratejik bir hamle niteliğindedir.

Özellikle son on yılda, Rojava Devrimi’ni çökertmek amacıyla yürütülen politikalar sonuçsuz kalmış; Medya Savunma Alanları’na ve gerillaya yönelik teknik donanımlı askeri operasyonlar hedefine ulaşamamıştır. Bu çökertme hamlelerinin iflas ettiği 2025 yılı itibarıyla net bir şekilde görülmüştür.

Türkiye’nin bu noktaya gelmesinde, “3. Dünya Savaşı” olarak nitelendirilen bölgenin yeni dizayn sürecinin ve İsrail’in güvenliğini merkeze alan bölgesel denklemlerin etkisi büyüktür. İsrail, Kıbrıs ve Yunanistan ekseninde gelişen askeri, siyasi ve ekonomik ittifaklar, Türkiye’yi yeni bir stratejik okuma yapmaya zorlamıştır. Ayrıca Hindistan’dan başlayıp Avrupa’ya uzanan yeni enerji hattından Türkiye’nin dışlanması, Ankara açısından ciddi bir siyasi sıkışma yaratmıştır. Kürt sorununda geleneksel imha politikalarında ısrar etmenin bir parçalanma riski doğuracağı gerçeği, Önder Öcalan’ın 1993’ten beri savunduğu diyalog zemininin önemini bir kez daha kanıtlamıştır.

Bu açıdan 2025; Kürt halkının kriminalize edildiği, sorunun terörize edildiği elli yıllık süreci aşan hem Ortadoğu’da hem de uluslararası ilişkilerde yeni bir siyasal süreci zorunlu kılan bir yıl olmuştur. Önder Öcalan bu çağrısıyla, Kürt sorununu demokratik ve barışçıl bir müzakere zeminine çekerek uluslararası güçlerin bölgeyi kendi çıkarlarına göre dizayn etme girişimlerine karşı güçlü bir alternatif model oluşturmuştur. Bölge halklarının kendi aralarında geliştireceği bu demokratik çözüm, dış müdahalelerin zeminini de zayıflatacaktır.

2025 yılında ortaya çıkan bu stratejik tablo, ancak hukuk ve demokrasi alanında atılacak samimi adımlarla kalıcı hale getirilebilir. Bu nedenle 2026 yılı, yoğun bir müzakere ve mücadele yılı olacaktır. Toplumsal inşa sürecinde; kadın öncülüğünde, demokratik ve ekolojik bir zihniyetin gelişmesi için çok yönlü bir çalışma gerekmektedir.

2026 yılında barışçıl sürecin yasal güvencelere kavuşması ve demokratik adımların atılması için mücadele sürecektir. Elbette tüm bu süreçlerin başarıya ulaşması ve diyalog kanallarının doğru yönlendirilmesi için, sürecin ana muhatabı olan Önder Öcalan’ın özgürlüğü esastır. Dolayısıyla 2026 yılında temel hedef; hukukun üstünlüğünü sağlamak, barış ve demokrasiyi geliştirmek ve bu sürecin mimarı olan Sayın Öcalan’ın özgürlüğüne odaklanmak olacaktır. 

Kürt hareketinin barış ve demokratik toplum süreci, Türk devletinin ‘Terörsüz Türkiye’ süreci adını verdiği süreç yeni yılda nereye evrilecek?  Sürecin gidişatı açısından başlangıçta sıkça ifade edilen iyimser açıklamalar zamanla yerini kaygılı ve kötümser açıklamalara bıraktı; gelinen aşamada bir tıkanmadan da söz edilir oldu? Sürece ilişkin öngörülerinizi paylaşır mısınız?

İçinde bulunduğumuz mücadele sürecinin karakterini doğru tanımlamamız gerekir; ancak bu temelde tıkanmanın boyutlarını ve nasıl aşılabileceğini netleştirebiliriz. Mevcut durumda devletin Kürt sorununun demokratik çözümü ile ilgili somut bir adım atma niyeti henüz net değil. Devlet, şu an itibarıyla çözüm odaklı bir sürece giriş yapmış değil; aksine süreci kendi lehine yönlendirme, kontrol altında tutma ve yönetme yaklaşımı içindedir. Devleti bu sürece getiren temel faktör, yukarıda izah ettiğimiz üzere bölgemizde gelişen ve değişen konjonktürel dengelerdir.

Devletin değişmesi ve demokratik değerlere yönelmesi, bu süreçte yürütülecek mücadelenin temel hedefidir. Bu demokratik dönüşümün gerçekleşebilmesi için toplumsal ve siyasal alanda yürütülecek mücadeleler belirleyici olacaktır. Bir başka ifadeyle; toplumsal zihniyetin demokrasi ve barış temelinde gelişmesi, devlet aklının da değişimini ve demokratik evrimini zorunlu kılacaktır.

Dolayısıyla, mevcut tabloyu sadece bir “tıkanma” olarak görmek yerine, “bu süreci toplumsal güçlerle nasıl geliştirebiliriz?” yaklaşımını esas almalıyız. Sürecin gelişimine dair tüm inisiyatifi devlete veya hükümete bırakan, sadece onların adımlarını baz alarak yorum yapan bir yaklaşım yanıltıcı olur. Çünkü sürecin gidişatı, tamamen demokrasi güçlerinin yürüteceği mücadelenin yaratacağı dinamiklerle belirlenecektir.

Bu noktada şunu netleştirmeliyiz: Demokrasi güçlerinin ve toplumsal inşa mücadelesini yürütenlerin kararlılığı, 2026 yılının kaderini tayin edecektir. Bu nedenle “Barış ve özgürlük kazanacak” diyoruz. 2026 yılında barış ve özgürlük mücadelesi; devleti değişim ve dönüşüm noktasına zorlayacak, onu adım atmaya mecbur bırakacak bir güç merkezi haline gelmelidir. Meseleye bu açıdan yaklaşırsak tıkanmaları aşabilir; sisteme ve siyasete adım atma baskısı oluşturabiliriz. Ancak bu temelde gerçek bir sonuç alınabilir. 

Türkiye’de yürütülen mevcut süreçte, Ankara’nın stratejik odağında iki temel alan öne çıkıyor: Birincisi askeri bir güç olarak Rojava, ikincisi ise siyasi-diplomatik bir güç olan Kürt diasporası. Ankara’nın, diasporayı çözüm sürecinin meşru bir ‘barış öznesi’ olarak kabul etmek yerine, hâlâ bir ‘güvenlik dosyası’ olarak görme eğilimini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu yaklaşım ışığında, önümüzdeki dönemde Kürt diasporasını ve kurumlarını ne bekliyor?

AKP’nin Rojava politikası, Kürt sorununa temel yaklaşımını oldukça açık ve net bir şekilde ortaya koymaktadır. AKP, Suriye’de HTŞ gibi yapılarla en üst düzeyde her türlü ittifakı tercih ederken; Rojava Özerk Yönetimi’ne yönelik tutumu, tamamen bu yönetimin kazanımlarının bertaraf edilmesine odaklıdır. Esas alınan yaklaşım, Kürtlerin HTŞ’ye veya Şam’a biat etmesi temelindedir. Bu durum, AKP’nin Kürt sorununda nasıl bir “çözüm” tahayyül ettiğini açıkça göstermektedir. Bu açıdan AKP’nin henüz Kürt halkının demokratik kazanımlarını koruyan ve güvence altına alan demokratik bir çözüm noktasına gelmediği, yani Kürt halkı ile demokratik bir kardeşleşmeye henüz hazır olmadığını gösteriyor.

Halihazırda hem Türkiye’de hem de Suriye’de Kürtlerin kazanımlarını ortadan kaldırma veya bu kazanımları budayarak asgariye indirme yaklaşımı sergilenmektedir. Aynı çerçeve, yurt dışındaki diplomatik faaliyetlerde ve diaspora çalışmalarında da esas alınmaktadır.

Bu nedenle hem Türkiye’de hem de uluslararası alanda barış, demokrasi ve çözümden yana olan tüm güçler, AKP hükümetinin yürüttüğü bu tasfiye politikalarını boşa çıkarmak amacıyla yoğun bir çalışma yürütmelidir. Başta Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi olmak üzere ilgili kurumlar; Suriye’nin birliğini esas alan, Şam yönetimiyle demokratik entegrasyona ve müzakerelere açık bir duruş sergileyerek bu sürecin gelişmesi için mücadele etmektedir.

Aynı şekilde Kürt diaspora kurumları da Sayın Öcalan’ın çağrısı ve İmralı’da yürütülen çalışmalar temelinde; barış ve demokrasinin gelişmesi, Türkiye’nin savaş yerine çözüm eksenli adımlar atması için diplomasi yürütmektedir. Uluslararası kamuoyunun ve demokrasi güçlerinin AKP hükümetini barışçıl çözüme teşvik etmesi ve bu yönde baskı oluşturması için yoğun çalışmalar yürütülmektedir. Bu bağlamda, 2026 yılının AKP’nin Rojava politikalarını güvenlikçi bir kıskacın dışına çıkarıp daha realist bir noktaya taşıyacağı ve buna bağlı olarak Türkiye’deki çözüm sürecinde yasal-demokratik zeminde somut adımların atılacağı bir yıl olacağına inanıyoruz. Çünkü bunun Türk ve Kürt halkının ortak çıkarına olduğuna, aksi istikamette ısrarın ise kaybettireceğine inanıyoruz.

Kürt hareketinin bugün geldiği aşamada en fazla beklentilerin oluştuğu alanlardan biri de diplomasi yapılanmasıdır. İçinden geçmekte olduğumuz bu kritik dönemde uluslararası alanda diplomatik temaslar önem kazanıyor. Siz de 30 yılı aşkın bir süredir bu alanda görev yapıyorsunuz; uluslararası sistemin günümüzde Kürt, Kürdistan meselesine bakışı nedir? 

Birinci ve İkinci paylaşım savaşlarında görmezden gelinen Kürtlerin Üçüncü Savaş sürecinde yeri, önemi, ilişkileri açısından nasıl bir küresel sistem var…?

Uluslararası sistemin mantığını, zihniyetini ve işleyiş mekanizmasını doğru kavramak gerekir. Uluslararası kapitalist modernite, her meseleye azami kâr elde etme ve çıkar sağlama odaklı yaklaşır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında Kürtlerin neden görmezden gelindiği ve kurban edildiği sorusunun cevabı da tam olarak uluslararası sistemin bu çıkara dayalı politikalarında gizlidir.

Söz konusu dönemlerde Kürtler; örgütsüz ve dağınıktı, ulusal bir birlikten yoksundu ve en önemlisi güçlü bir önderlikten mahrumdu. Bu dağınık tablo, Kürtlerin kendilerini kabul ettirecek ve hak kazanacak bir irade ortaya koymalarına engel olmuştur. Bölgenin zayıf halkası olarak görüldükleri için de Kürt halkının coğrafyası üzerinde kanlı planlar yapılmış; halkımız hem nüfus hem de toprak olarak parçalanarak bölgesel çıkarlar uğruna kurban edilmiştir.

Bugün, “Üçüncü Dünya Savaşı” olarak nitelendirdiğimiz süreçte ise bambaşka bir tabloyla karşı karşıyayız. Mevcut konjonktürde Kürt realitesi artık göz ardı edilemez bir pozisyona ulaşmıştır. Bu değişimin sebebi, uluslararası güçlerin Kürtlere karşı aniden demokrasi ve özgürlük temelinde bir sempati duymaya başlaması değildir; temel sebep Kürtlerin artık örgütlü bir güç olmasıdır.

Özellikle son elli yılda Önder Apo’nun öncülüğünde yürütülen özgürlük mücadelesiyle Kürt toplumu köklü bir değişim yaşamıştır. Toplumsal, ulusal ve ideolojik boyutta gelişen yeni demokratik zihniyet; kadın özgürlüğüne dayalı, demokratik-ekolojik toplum paradigmasıyla birleşerek Kürtleri Ortadoğu’da stratejik bir güç haline getirmiştir. Dolayısıyla geçmişte Kürtleri kurban eden uluslararası güçler, bugün kendi bölgesel çıkarları doğrultusunda bu örgütlü iradeyi muhatap almak zorunda kalmaktadır.

Ancak Önder Apo’nun paradigması, sadece Kürt halkını değil, bölgedeki tüm halkları uluslararası sistemin müdahalelerinden korumayı amaçlayan bir stratejiye sahiptir. Bölge halklarının kendi çıkarları doğrultusunda demokratik ulus temelinde bir birlik yaratabilmeleri ve özgürlüğü toplumsal eşitlik temelinde sağlayabilmeleri için “Üçüncü Yol” manifestosu bugün Ortadoğu’da en etkili alternatif olarak gündemdedir.

Uluslararası sistem, Kürtlere kendi çıkarları temelinde ittifaklar dayatırken; halkımız Önder Apo’nun perspektifiyle Türkiye, Suriye, İran, Irak ve diasporada halkların özgür birlikteliğini esas alan bir çözüm mücadelesini yürütmektedir. Bu strateji hem Kürt halkı hem de birlikte yaşadığı tüm Ortadoğu halkları için tarihi ve stratejik bir fırsattır. Bu demokratik çözüm modelinin halklar arasında giderek güçleneceğine, değişim-dönüşüm yaratacağına ve mutlaka sonuç alacağına inanıyorum.

Sayın Öcalan’ın ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ metninde yer alan; PKK’nin mevcut yapısının ‘anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara yol açtığı, dolayısıyla ömrünü tamamlayarak feshinin gerekli kılındığı’ yönündeki değerlendirmesi kimi Kürt çevreler tarafından PKK’ye yapılmış önemli ve haklı bir eleştiri olarak ele alındı. Kongra-Gel Eş Başkanı ve tecrübeli bir siyasetçi olarak siz nasıl yorumluyorsunuz?

PKK’nin kurulduğu yıllarda reel sosyalist sistemin etkisi altında olduğu ve ideolojik, örgütsel ve siyasal olarak bu temelden şekillendiği bilinen bir gerçektir. Önder Öcalan, sosyalist dünyadaki değişimler ve reel sosyalist sistemin çözülüp çökmesiyle birlikte erken dönemde yeni arayışlar içerisine girmiştir. Bu bağlamda, 1993 yılında Turgut Özal ile yürütülen diyalog sürecinin altyapısında da silahlı mücadeleden demokratik ve siyasi mücadele alanına geçiş arayışları hep var olmuştur. Eğer o dönem bir muhatap bulunabilseydi veya bu girişimler sonuç verebilseydi; muhtemelen PKK’nin feshini ve yeni bir mücadele zemininin oluşmasını sağlayacak koşullar daha o yıllarda olgunlaşabilirdi.

Ancak devletin o süreçte çözüme yanaşmaması, savaşta ısrar etmesi ve demokratik bir fırsat sunmaması nedeniyle bu dönüşüm gerçekleşememiştir. Önder Apo’nun belirttiği “kendini tekrar etme” hali, tam da kurulduğu dönemin koşullarının değişmiş olmasından kaynaklanan bir anlam yoksulluğunu ifade etmektedir. Bugün gelinen aşamada; inkâr ve imha politikalarının aşılması, Kürt halkının varlığının kabul edilmesi hususunda pratik koşullar oluşmuştur. Önder Apo, geçmişte devletin savaş dayatmaları nedeniyle hayata geçiremediği bu stratejik dönüşümü, bugün gelişen siyasi ve demokratik diyalog zemininde PKK’nin feshi önerisiyle netleştirmiştir.

Mevcut kazanımların, halkın ve mücadelenin bu seviyeye gelmesi PKK’nin yürüttüğü süreçle mümkün olmuştur. Halkımız da “PKK halktır, halk burada” sloganıyla bu sahiplenmeyi her fırsatta dile getirmiştir. Dolayısıyla PKK’nin yarattığı kazanımlar, halk bilinci, özgüven ve mücadele ruhu toplumsal bir gerçeklik olarak yaşamaya devam etmektedir; ancak kurumsal ve örgütsel olarak PKK misyonunu tamamlamıştır. Önder Öcalan’ın geliştirdiği yeni özgürlük paradigması doğrultusunda, güncel koşullara uygun siyasal ve toplumsal örgütlenmelerle halkımızın özgürlük mücadelesi yeni bir safhada kendisini sürdürecektir. 

Ankara ve İmralı arasında süreçte olası bir tıkanma ya da başarısızlık senaryosunda, sizce hareketin kendisini feshetmesi mi, köklü bir yapısal dönüşüme gitmesi mi, yoksa mevcut ideolojik, düşünsel ve yapısal varlığını koruması mı Kürt siyasi mücadelesinin geleceği açısından daha gerçekçi bir seçenek olur?

PKK’nin yürüttüğü özgürlük mücadelesi, özü itibarıyla Önderliksel bir harekettir. Önder Öcalan’ın; ideolojik, siyasi, örgütsel ve yaşamın her alanında belirleyici olduğu bu harekette, PKK’ye katılım dahi bugüne kadar “Önderliğe katılım” temelinde şekillenmiş ve mücadele bu eksende gelişmiştir.

Bu nedenle mücadelenin nasıl bir seyir izleyeceği; örgütün kendisini feshetmesi, farklı bir örgütsel yapıya dönüşmesi veya ideolojik-siyasal varlığını farklı bir formda sürdürmesi gibi konularda belirleyici tek irade Önder Öcalan’dır. Hem halkımız hem de bu mücadeleye gönül veren tüm arkadaşlar için Önder Öcalan’ın bu konudaki belirleyiciliği yadsınamaz bir gerçekliktir. O; ideolojik, siyasi ve örgütsel olarak yol gösteren, perspektif sunan, strateji ve taktikleri belirleyen temel iradedir. Bu bağlamda, PKK ile ilgili süreci hem dünyadaki hem Ortadoğu’daki hem de Kürdistan’daki gelişmeleri sentezleyerek değerlendirmiş ve gerekli müdahaleyi yapmıştır.

Önder Apo, bu adımıyla büyük bir tarihi fırsat yaratmıştır. Alınan bu stratejik kararların, önümüzdeki yüzyıla damgasını vuracak nitelikte olduğunu söyleyebiliriz. Bu çağrı ve kararlar, sadece Kürt sorunuyla sınırlı kalmayıp Ortadoğu’daki bölgesel dengeleri de derinden etkileyecektir. Halkımızın özgürlük ve demokrasi mücadelesinin, günün koşullarına göre yeniden siyasal olarak örgütlenmesi tüm bölgeyi kapsayan bir dönüşümü tetikleyecektir. Bu anlamda, Önder Apo’nun geliştirdiği bu süreç, yüzyıla yön verecek tarihi bir dönüm noktasıdır.

Lozan Antlaşması’nın üzerinden geçen bir asırda, dört parçaya bölünmüş ve ulusal birlikten yoksun bir Kürdistan gerçekliğiyle karşı karşıyayız. İçinde bulunduğumuz bu yeni yüzyılda ve mevcut bölgesel konjonktürde; Kürtlerin önündeki temel avantajlar ve dezavantajlar nelerdir? Sizce Kürt aktörler, bu tarihsel eşikte ulusal bir strateji oluşturmak adına nasıl bir yol haritası izlemeli?

“Üçüncü Dünya Savaşı” olarak nitelendirdiğimiz ve tüm Ortadoğu’da ağır bir altüst oluşun yaşandığı bu süreçte; Kürtlerin en büyük avantajı, Ortadoğu’nun yeniden şekillendiği bu evreye örgütlü bir güç olarak girmeleridir. Bugüne kadar inkâr edilen ve yok sayılan Kürt halkı; bugün Önder Öcalan’ın sunduğu “Üçüncü Yol” stratejisi ve “Demokratik Ulus” perspektifiyle, halklar arasında toplumsal inşayı ve barışçıl çözümü geliştirebilecek stratejik bir konuma ulaşmıştır. Bu özgürlük manifestosu, büyük yıkımların ve savaşların yaşandığı bu tabloda halkların en az zararla çıkmasını sağlayacak tarihsel bir öngörüdür.

Ulus-devlet stratejisinin Ortadoğu’da yarattığı savaş, katliam ve kan tablosuna karşı; demokratik ulus perspektifi, binlerce yıldır bir arada yaşayan halkların toplumsal eşitlik ve demokratik özgürlük temelinde ortak yaşamlarını yeniden inşa etmelerini sağlayacaktır. Önder Öcalan’ın sunduğu bu stratejik ufuk hem Kürt sorununun çözümünde hem de bölgesel krizlerin aşılmasında başat bir rol oynayacaktır. Bu, asla heba edilmemesi gereken tarihsel bir şanstır.

Öte yandan, en büyük dezavantajımız; uluslararası sistemin ve bölgesel devletlerin yürüttüğü “böl ve parçala” politikaları sonucu Kürt siyasetinde ortaya çıkan parçalı yapıdır. Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de yaşayan Kürtlerin kendi aralarında demokratik birliği sağlamaları; bu strateji temelinde bulundukları ülkelerde eşitlik ve demokrasiyi tesis etmeleri noktasında hayati bir rol oynamaktadır. Kürtlerin mevcut parçalı durumu aşması gereken temel engeldir.

2026 yılındaki gelişmeler ışığında; ulusal birliğimizi demokratik temelde güçlendirerek bu dezavantajlı durumdan çıkmayı hedefliyoruz. Bu konuda kararlı bir mücadeleyle sonuç alacağımıza dair inancım tamdır.

Son olarak, Ankara’nın Suriye’de ‘güvenlik dosyası’ üzerinden yürüttüğü stratejinin, Aleviler, Dürziler ve Kürt kazanımlarına yönelik bir tehdide dönüştüğünü görüyoruz. Bu ‘bastırma’ politikasının bir başarı şansı var mı?

Suriye’de başta Alevilere ve Dürzilere yönelik yürütülen saldırıların yanı sıra Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ne yönelik tehditlerin bir başarı şansı yoktur. AKP hükümetinin desteğiyle HTŞ tarafından yürütülen bu saldırı politikalarıyla toplumsal mücadelenin bastırılması ve bu temelde yeni bir Suriye’nin inşa edilmesi mümkün değildir. Bu tür girişimler, sadece bölgedeki acıları derinleştirir; güvensizlik ve istikrarsızlığı büyüterek bölgeyi yeni ve tehlikeli krizlere sürükler.

AKP hükümetinin HTŞ ve benzeri gruplara verdiği destekle Özerk Yönetim’i bastırma ve Kürtlerin kazanımlarını asgariye indirme çabası sonuç vermeyecektir. Ankara bu niyetinden derhal vazgeçmeli ve Türk- Kürt kardeşleşmesine buradan başlamalıdır. Aksi taktirde söz konusu politikalarda ısrar edilmesi, sadece Suriye’deki istikrarsızlığı derinleştirmekle kalmaz; aynı zamanda Türkiye’de yürütülen barış ve demokratik toplum sürecini de ciddi biçimde olumsuz etkiler.

İnancımız ve beklentimiz odur ki 2026 yılı, barış ve demokratik toplum sürecinin inşası için en geniş ve en etkili çalışmaların yürütüldüğü bir yıl olmalıdır. Barış ve demokrasi için güçlü bir kamuoyu oluşturulmalı; bu kamuoyu, savaştan yana olan siyasi aklın değişim ve dönüşümü için büyük bir toplumsal güç haline gelmelidir. 

Başta kadınlar ve gençler olmak üzere halkımızın bu tarihi süreçte öncü rolünü oynayacağına ve tüm demokrasi güçleriyle birlikte 2026 yılını barış ve demokratik toplum için yeni bir başlangıç yaratacaklarına inanıyoruz. 

Bu temelde, yeni yılda halkımızın yürüteceği özgürlük mücadelesinde başarılar diliyor, tüm halkımızın yeni yılını en içten dileklerimle kutluyorum.

İlginizi Çekebilir

Aykol, vasiyeti üzerine Kobanê toprağıyla defnedildi
PJAK: İran halkının özgürlük yürüyüşü başarıya ulaşacaktır

Öne Çıkanlar