Yıllar boyunca bize bir hikâye tekrarlandı; “Türkiye’nin en büyük düşmanı İran’dır.” diye. “İran’ın en büyük tehdidi Türkiye’dir.” denildi. “Bu iki güç birbirini boğazlamak isteyen tarihsel rakiplerdir.” diye eklendi.
Bu anlatı her kuşakta yeniden üretildi. Okullarda, siyasette, propaganda dilinde, kriz anlarında tekrar tekrar servis edildi. Kürt aklına bilinçli olarak tek bir refleks kazındı: Tehlike karşıdan gelir.
Oysa gerçek tam tersiydi, tarihin derinliğinde Türkiye’nin (Osmanlı mirasıyla) ve İran’ın (Safevi geleneğiyle) en istikrarlı “sorunu” birbirleriyle değil, Kürtlerle yaşanıyordu.
Bu gerçek, özellikle unutturuldu. Bu coğrafyanın görünmeyen kurucu metni olan Kasr-ı Şirin Antlaşması hatırlanırsa bütün statüko çökerdi.
Görünürde Rekabet, Derinde Ortak Çıkarlar
Tarihe yüzeyden bakanlar Türk-Fars ilişkisini sürekli savaş hikâyesi sanır. Derinlikte bambaşka bir model vardır; rekabet, ama yıkımsız. Gerilim, ama kopsuz. Çatışma var, ama sistemsel savaş yok. Bu iki güç daha 17. yüzyılda kendi aralarında büyük bir denge mutabakatı kurdu. Bir yanda Osmanlı İmparatorluğu diğer yanda Safevi Devleti, birbirini tüketmek yerine coğrafyayı birlikte dondurmayı seçti. Bu dondurmanın merkezinde ise Kürtler vardı.
Türkler ile Farslar şunu çok erken gördü; birleşik bir Kürt gücü iki imparatorluğun da doğu-batı dengesini çökertebilirdi.
Stratejik refleks şuydu; birbirleriyle sınırlı rekabet Kürtlere karşı ortak statüko; sınırda kriz üret ama Kürt birliğine izin verme. Kasr-ı Şirin işte tam olarak bu mantığın kurumsallaşmış halidir. Bu antlaşma Türklerle Farsları, Kürtlere karşı aynı jeopolitik çıkar çizgisinde buluşturdu.
Kürtlerin alıştırıldığı şey bir denge unsuru ve kurtuluş yolu olarak Türkler ya da Farslardan birine yaslanmaktı. En büyük tuzak buydu. Hangisine yaslanılırsa yaslanılsın kapı Kasr-i Şirine açılıyordu ve bu Kürdler için gerçek bir çıkmaz sokaktı.
Kasr-i Şirinden sonra Türkiye–İran gerilimi bu yüzden hiçbir zaman tam savaşa dönüşmedi. Kürt coğrafyası hiçbir zaman rahat bırakılmadı. Gerçek cephe Kürtlerin kendisiydi.
Kasr-ı Şirin tehdidi Kürtlerin gözünden gizledi, çatışmayı yönlendirdi, bilinci saptırdı. Bugün hâlâ Kürt siyaseti çoğu zaman yanlış aktörlerle kavga ediyor. Türkler ve Farslar yüzyıllarca birbirlerini dengeledi, Kürtleri birlikte kilitledi.
Tarihi Girdabın Katmanları
Politika, yüzeyde görünen olaylar toplamı değildir. Yüze girdabın köpüğüdür. Gerçek siyaset, dalganın altında dönen büyük akıntıları, zamanın içinde biriken basıncı ve güçlerin birbirini nasıl şekillendirdiğini okuyabilme disiplinidir.
Bu sebeple politika bir pazar değildir; sloganların, anlık tepkilerin ve gündelik hamlelerin alışverişi hiç değildir. Sessiz bir derinliktir. Zamana yayılan güç inşasının matematiğidir. Politikanın derinliği katmanlardan oluşur. En üstte olaylar vardır: savaşlar, krizler, açıklamalar, manşetler. Bir alt katmanda aktörlerin taktik hamleleri bulunur. Daha derinde stratejik hedefler, amaçlar yer alır. Onun altında tarihsel çıkarlar çalışır. En dipte ise güç mimarisi ve statüko algoritmaları döner.
Politika Katmanlara İnebilme sanatıdır.
Köpükle ilgilenenler günü yorumlar. Girdabı okuyanlar çağı şekillendirir. Gerçek politik analiz; zamanı, hedefi, nedenselliği ve sonucu tek tek değil, tek bir denklem halinde ele alır. Zamanlama olmadan hedef anlamsızdır. Hedef olmadan hamle rastlantıdır. Neden okunmadan sonuç yönetilemez. Politikanın gücü tam olarak bu dört ekseni aynı anda çözümleyebilmesinde yatar: zaman – hedef – neden – sonuç.
Bu yüzden tarih, politik teorinin arşivi değil; onun laboratuvarıdır.
Osmanlı ile Safeviler arasındaki Kasr-ı Şirin Antlaşması bu katmanlarda okunduğunda gerçek anlamını dışa vurur. Yüzeyden bakıldığında bir sınır uzlaşısıdır. Stratejik derinlikten bakıldığında ise bir güç davranış sistemidir. O anın barışı değil, yüzyılların kriz yönetim modeli inşa edilmiştir. Zamanlama bilinçlidir: iki imparatorluğun tükenme eşiğinde olduğu bir momentte. Hedef nettir: topyekûn yıkımı önleyip nüfuz alanlarını kalıcılaştırmak. Neden açıktır: sürekli savaşın maliyeti imparatorlukları çökertmektedir. Sonuç ise tarihin en uzun ömürlü bölgesel statükosudur.
Politikası budur. Bir antlaşmanın sadece ne söylediğini değil, zamanı neden seçtiğini, hangi güç dengesini dondurduğunu ve hangi krizleri sürekli hale getirdiğini okuyabilmek.
Bugün Ortadoğu’yu anlamakta zorlananların sorunu bilgi eksikliği değil; derinlik eksikliğidir. Köpükle meşguller, girdabı görmüyorlar. Günlük açıklamalara bakıp yüzyıllık sistemleri kaçırıyorlar.
Politika, anı yönetme sanatı değil; zamanı bükme gücüdür. Güç, bugünü kazananın değil, tarihsel dengeyi kuranın elinde olur. Kasr-ı Şirin bunun en berrak örneğidir. Bir metinle bir çağ değil, beş asırlık bir güç mimarisi inşa edilmiştir.
Bu yüzden Ortadoğu’yu anlamak isteyen bugüne değil, derinliğe bakmak zorundadır. O derinlikte sınırlar değil sistemler yatar; krizler değil statükolar konuşur ve gerçek politika işte tam orada başlar.
Kasr-ı Şirin: Orta Doğu’nun Gerçek Kurucu Metni
Orta Doğu’nun bugünkü siyasi haritasını ve donmuş krizlerini anlamak isteyen herkesin dönüp bakması gereken yer 1916 Sykes-Picot değil, 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması’dır.
Sykes-Picot bir paylaşım planıdır; Kasr-ı Şirin ise bir statüko kurucu metindir. Sykes-Picot devletleri böldü, Kasr-ı Şirin ise güç dengesi inşa etti. Bugün hâlâ yaşayan düzenin omurgasını oluşturan şey tam olarak budur.
Osmanlı ile Safevi İmparatorluğu arasında imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması, yalnızca bir sınır tespiti değildi. Bu metin, Türk ve Fars dünyaları arasında kalıcı bir jeopolitik denge hattı yarattı. Kürdistan coğrafyasını bölen ana fay hattı Türkiye–İran jeopolitiğinin kırmızı çizgisi haline getirildi. Anadolu-Kürdistan-İran ekseninde akan tarihsel güç mücadelesi ilk kez sistemli biçimde donduruldu. Bu donma hali, modern Ortadoğu’nun çatışma biçimini de belirledi: doğrudan imparatorluk savaşları sona erdi, yerine dolaylı nüfuz mücadeleleri geçti.
Burada kritik olan sosyolojik kırılmadır. Osmanlı-Safevi hattı sadece askeri bir sınır değil; mezhepsel, etnik ve siyasal fay hattıydı. Sünni Osmanlı düzeni ile Şii Safevi yapısı arasında oluşan denge, Ortadoğu’nun kimlik haritasını da kalıcılaştırdı. Kürtler bu hattın tam ortasında tampon toplumsal kuşak haline geldi. Bugün hâlâ Kürdistan coğrafyasının bölünmüşlüğü, doğrudan Kasr-ı Şirin’in stratejik sonucudur.
Bu antlaşma ile Türkler ve Farslar arasında benzersiz bir ilişki modeli kuruldu: Rekabet eden ama birbirini yıkmayan iki bölgesel güç. Beş yüzyıldır büyük bir doğrudan savaş yaşanmamasının nedeni ideolojik yakınlık değil, askeri yenişmezlik de değil, kurulan statükonun rasyonel çıkar dengesidir. Her iki taraf da sınırın ötesinde tam hâkimiyetin karşılıklı yıkım getireceğini gördü. Böylece çatışma alanı, doğrudan cephelerden vekâlet sahalarına taşındı.
İşte bugün Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen’de gördüğümüz tablo bunun devamıdır. İran nüfuz üretir, Türkiye denge kurar; bazen çarpışırlar ama sistem yıkılmaz. Bu refleks, 1639’da kodlanmıştır.
Sykes-Picot ise bu ana omurganın üzerine Batılıların çizdiği ikincil idari haritalardır. Devlet isimlerini değiştirmiştir ama güç eksenini değiştirmemiştir. Osmanlı sonrası boşluğu dolduran ulus-devletler zayıf kalmış, asıl jeopolitik gerilim Kasr-ı Şirin hattında işlemeye devam etmiştir.
Bugün Orta Doğu neden sürekli kriz üretiyor? Çünkü statüko donmuştur ama toplumlar hareket halindedir. Sınırlar 17. yüzyıl mantığıyla dururken, uluslar 21. yüzyıl baskısıyla patlamaktadır. Bu çelişki, sistemik istikrarsızlık üretmektedir.
Kasr-ı Şirin bir “denge kurucu güç mimarisi”dir. Çatışmayı bitirmemiş, yönetilebilir hale getirmiştir. Krizi yok etmemiş, sürekli kılmıştır. Bu yüzden Ortadoğu’da barış girişimleri hep çöker; çünkü yüzeysel haritalarla uğraşır, derin statüko kodlarına dokunmaz.
Bugün Türkiye-İran ilişkilerindeki kontrollü gerilim, Suriye sahasındaki dolaylı kapışmalar, Irak üzerindeki nüfuz mücadelesi hep aynı tarihsel algoritmanın güncel sürümüdür.
Kasr-ı Şirin çözülünce Kürt meselesi de çözülür, İran-Türkiye dengesi çözülür, Ortadoğu’daki bitmeyen kriz mantığı çözülmekle birlikte kavranır.
Gerçek şu: Ortadoğu’nun kurucu anı 1916 değil, 1639’dur.
Ve bu statüko artık tarihsel ömrünün sonuna yaklaşmaktadır. Donmuş güç mimarileri ya reformla çözülür ya da büyük kırılmalarla yıkılır. Bugün yaşadığımız şey tam olarak budur.
Tarihe bakmadan bugünü okuyamayız.
Kasr-i Şirin metni Orta Doğu’nun sınırlarını değil, kaderini çizdi. Devletleri değil, kriz üretme biçimini kurdu. Savaşı bitirmedi, süreklileştirdi.
Bugün yaşadığımız tüm büyük çöküşler bu sistemin artık taşıyamadığı bir yükün sonucudur.
Kasr-ı Şirin’i anlamadan Orta Doğu’yu asla çözemeyiz.
Bugün Ortadoğu’da Türkiye ve İran’ın en sert tepki verdiği şey sınır değişimidir: Stratejik anlamı: Kürtlere değil, güç mimarisine hizmet eden sınır kutsallığı üretildi.
Kürt referandumunun bastırılması, Federal genişlemenin engellenmesi ve Kürtlerin bağımsızlık yoluna girmesinin engellenmesi bu sebepledir.
Bu statüko Kasr-ı Şirin’in kalbidir.
Bu coğrafyanın görünmeyen anayasası hala 1639’da yazılmıştır.











