15 Ağustos 2011,
Queen Street 2,
Northgate House, Exeter-UK
Değerli üstadım,
Epey gecikmiş bir mektup bu, sanırım yirmi yıl kadar. Kasım 1991’di. Malatya’ya gitmiştim, 19 yaşında bir gençtim. İnönü çarşısının her iki tarafında iki kitapçı hatırlıyorum. Birinden Nevzat Çelik’in Müebbet Türküsü kitabını aldım. Sonra öbür tarafa geçtim, bir sokağa adeta gizlenmiş Bismilli, kocaman bıyıklı bir kitapçıdan üç kitap aldım, daha doğrusu kendisi üç kitap önerdi: Dörtlerin Gecesi, Dersimli Memik Ağa ve Yasak Ülkenin Günlüğü.
İlk kitabı, köyümde, sıcak bir günün içinde bitirdim. Sersemlemiş bir halde kırlara vurdum. İçimde yıllardır dolmayan boşluk, o kitaptan kalmadır. İkincisi beni Kürdistan adına doyurmuştu. 2000’e Doğru dergisinde bir eleştiri yazısında şöyle deniyordu: “Tamam, iyi bir roman ama olur olmaz yerde Kürdistan deyip duruyor!”
Kürdistanlı çocuklar, karşılığı bir türlü gelmeyen korkunç bedeller verirler. Kader diye bir şey mi vardır ya da başından beri yanlış bir üslûp mu, bilmiyorum. Ama o karaşın çocukların ağrısını kalbimde taşıyıp duruyorum. En keyifli gülüşte bile dudakların kenarında bir idam fermanı gibi asılı duran hüzün bundandır.
Bir roman yazıyorum, Kürtçe. Orada üç şey canımı acıtıp duruyor. Birinde, işkence gören kahramanım dindar bir partiliyle konuşuyor ve diyor ki, “Hiçbir Kürt yazarı işkenceyi Kürtçe anlatamayacak, çünkü işkencenin dili Türkçedir.” Başka bir kahramanım var, 1991 itibariyle 17 yaşında. Diyor ki birine, “hemen yaşlanmam lazım, çünkü efendiler en azından yaşlıları öldürmezler. Eğer bir an önce yaşlanırsam, hayatta kalırım.” Bu yüzden hayatın bütün özelliklerini gözardı ediyor Yusuf adlı bu kahraman. Sonra 1992 geliyor, Apê Musa katlediliyor, bütün dünyası yıkılıyor. Üçüncüsü ise, bu kez 20 yaşında bir gencin tasarladığı dünyadır. Hayatta kalmanın güce bağlı olduğunu düşünüyor. Bu yüzden hayatın kuytularında saklanıyor. Sürekli birikiyor, biriktiriyor. Diyor ki bazen, “Bak Yaşar Kemal’i öldürmediler. Neden? Büyük olduğu için. Onun öldürülmesi, sağ bırakılmasından daha büyük etki yaratır. Bu yüzden büyümem lazım, dünya çapında biri olmam lazım.” Elbette o da yıkılıyor, ilk eşini L’avenir dure longtemps: Autobiographie (Gelecek Uzun Sürer: Otobiyografi)’yi okuduktan sonra kusursuz bir cinayetle öldürüyor, kimse şüphelenmiyor ondan. İki kez daha evleniyor. Uzak bir kuzey kasabasında, İngilizler arasında deliriyor. Sonra dönecek, ülkeye dönecek, ne olacak bilmiyorum. D. H. Lawrence’ün dediği gibi, “bir roman yazıyorum, 143. sayfadayım, ama ne hakkında olduğunu bilmiyorum, sanki bilmediğim bir dildeki bir romanı okuyormuşum gibi geliyor.” Kahramanım dönecek, ama nasıl dönecek ve nereye, dönecek bir yer var mı, döndüğü yer dönmek istediği yer mi?
Yasak Ülkenin Günlüğü’nü, 1991’in Aralık ayında, Batman’daki Radar Oteli’nde okudum. Kalorifer peteği veya soba olmayan odamda bir yasak kitap olsun istedim ve bitirdikten sonra da, bir tür pasaport gibi küçük sehpanın üzerinde durdu. Çocukluk ya da gençlik, farklı bir hesap cetvelinde işler. Babanı dünyanın en uzun boylu adamı sanırsın, birden bakarsın ki bu orta boyunla geçmişsin onu. Kıytırık bir şiiri dünyanın en mükemmel şiiri sanırsın. Çok düşündüm sonra, şimdi de düşünüyorum, Yasak Ülkenin Günlüğü’nü ben mi büyüttüm o kadar? Kafka okumamış, Poe okumamış, Marquez okumamış bir toy delikanlı mı büyüttü bu kitabı? O kitabı defalarca okudum, Poe’yu, Marquez’i ezberledikten sonra da okudum. Ama kitap müstesna yerinden bir milim kaybetmedi. Hayatıma damgasını vuran bir kitap olarak kaldı. Ne zaman Amed’e gitsem, gördüğüm her otobüs, “Bağlar otobüsünün şoförü Mustafa dayı, öldün demek; ama hiç ölmeyecekmiş gibi otururdun direksiyon başına…” cümlesini hatırlatır. Oysa ben Bağlar’a hiç gitmedim, sanırım, sorulsa tarif edemem. Van denizinin o öykülerde anlattığınız duruluğunu, saydamlığını bir kez görebildim, geçen sene, Doğu Kürdistan’a bir sempozyum için giderken, Tatvan’da, sabaha karşı beş sularında. Evet, dedim, Hasan Bildirici öykülerdeki saydamlık bu. Siverek’ten geçerken, etrafta hiç kamyon olmasa da, öykülerdeki kamyon homurtuları geçer kulaklarımdan. Antep’te, o direngen devrimcilikten bir gram kalmadıysa da severim o şehri. Ve ne zaman bir hapishanenin önünden geçsem, bir kurbağayla konuşan adamları düşünürüm, o dehşetengiz yalnızlığı. Adilcevaz tabii, hatta Ahlat, hatta Nemrut ve bütün o “evde unutulmuş deniz”in çevresi.
Bizim gibi yalnız adamların kendi trajedilerinden başka nesi vardır? Saçları okşanmamış nesillerin dünyaya duydukları öfke. Saçları okşanmamış çocukların birbirlerini dağlarda, meydanlarda, hapislerde bulması; sevmesi ya da acıtması. Uyanıklığı bile çocukça, rantı bile çocukça, kahramanlığı bile çocukça. Saf olduğu için çocukça, ama efendi ezileni hep küçülttüğü için de çocukça. Bu yüzden iktidar olamayan bir algı.
Şimdi kalabalık bir bulvarı sirkten kaçmış yırtıcı bir hayvan gibi boydan boya geçerken, stranlarda yinelenip duran “li welatê xwe bêwar” (kendi ülkesinde yurtsuz) ifadesi aklıma gelip durur. Ama başkasının ülkesinde sirkten kaçmışsa bile, en azından hayatta, kalbi atan bir yarı ölü. Yine de postumu çıkaramam, kentlilerin en az bir adım öteden geçmesini isterim çünkü. Eğer bu kenti, bu bulvarı bana reva görülen bir kaderin intikamı adına yakamıyorsam, en azından rahatsız etmeliyim. Ama bu yetmez çoğu zaman. Cümleler arasında feveran ederken, sözünü ettiğim romandaki üç duygunun her biri ya da üçü birden yaklaşırlar. Biliyorum, hayatta olmanın, onca ölüden ve ölüme tanıklıktan sonra bir gram kıymeti yok. Ama romanda bir de prolog bölümü var, eski bir Mezopotamya atasözünden çıkarılmış geleneksel bir kıssa. Buna göre şahit olan da olaya dâhildir, onun bir tarafıdır. O halde, büyük bir intikama hazırlanmak gerekir. Elbette sözcüklerle örülmüş bir tür bombayla kendini patlatmak, infilak ettirmek. Bu yüzden çok anlamak, çok anlamak, çok anlamak, anlamaktan yorgun düşmek, kefenimi anlamayla dürmek diyorum.
Ancak öbeğinden uzak düşen kuş, öbeğin tarihini yazabilir. Yalnızlık bu yüzden peygamberî bir durumdur. Avcunda buruşuk bir sigarayı somuran bir adam düşünürüm Hasan Bildirici dendiği zaman. Ondan çok şey beklerim. Gençliğimi alevlendiren bu adam, dünyayı farklı algılar, dünyayı dize getirir, getirmelidir derim. Anlamaktan yorgun, anlamakla görevli. Ama Ülkeye Dönüş’ten aynı tadı alamadım. Klasik Kürt söylemidir; kahraman dönecek, gerçeği görecek. Gerçeği biliyoruz ki biz, o halde kime anlatıyoruz? Yılmaz Güney başlattı bunu, Arkadaş’ta. İşte o dalgalı Karacadağ’dayız. Yerler tütüyor. Âzem’in arkadaşı kendine geliyor orada, kendini buluyor ve Bodrum’a döner dönmez kafasına sıkıyor. Âzem irkiliyor silah sesiyle, sonra gülümseyerek yürüyor. Yok, bu değil. Güneşe Yolculuk’tan Newyork’ta Beş Minare’ye kadar hep şunu anlatmaya çalışıyoruz efendiye: “Gel gör beni, gör içerden, bak ne haldeyim.” Eğer görürse, üzülecek, kendine gelecek, Âzem’in arkadaşı gibi kendi kafasına sıkacak!
Ülkeye Dönüş, beni yazdıklarınızdan kopardı. Elbette çok farklı özellikleri vardı. Ama mekânla bir sorunumuz var bizim, onun içine yerleşememe sorunu bu. Mehmed Uzun’un kahramanı Memduh Selim Bey’in Van denizi kıyısına yerleşme düşü vardı, ama Kemal Burkay büyük ihtimalle Oran sitesinde ev kiralayacak ya da Cihangir’de. Burada ciddi bir mesele var, ölülerimizi gömdüğümüz toprak, vatanımız olmuyor bir türlü. Uğruna can versek bile, bir tarafına diktiğimiz bir gül, bir çalı yok.
Ülkeye Dönüş’ten sonraki kitapların dışındaki bütün yazdıklarınızı okuyorum. Cüretli ve cesaretli, ama olguları kendine bağlayan bir üslûp, her zaman var. En özel okurunuz olduğuma göre, en fena eleştirmeniniz olma hakkım da var. Bu yüzden diyorum, öbeğinden kopan bir adamdan ben her şeyi beklerim. Klasmanı, ligi derhal değiştirmek lazım. Bazen bir şey söyleme adına bir yerde durulabilir, birkaç soluk alınabilir. Ama amaç orası değildir. Dünya diye bir yer var. Can yakan birilerine bir karşılık vermek değil mesele. Bizim mücadele ettiğimiz lig çok düşük. Birbirimize benzemeye çalıştıkça (ki bu daha fazla Kürt, daha fazla yurtsever, daha fazla devrimci, daha fazla yerel olmak demek) birbirimizi ve kendimizi küçültüyoruz.
Bu kadar alıngan ve çocuk insan öbeğinden uzağa düşüldükçe yeni olan, çarpıcı olan yaratılabilir diye düşünüyorum. Paul Auster’ın bir sözü var, diyor ki, “ancak bir öykü anlatabilecek olanın başından bir öykü geçer.” Eğer anlatamıyorsak onu yaşamamışızdır, olmamıştır öyle bir şey, yalan söylüyoruzdur, yanlış hatırlıyoruzdur, bize öyle geliyordur. Ama anlatmanın iki dilsel yolu var. Birincisi, hangi dille yazıldığı; ya kendi dilinde yazmak ya da en azından efendinin dili dışında bir dille yazmak. Elbette bir Kürdistanlının anadili diyelim Süryanice olabilir, o zaman o dilde yazar, egemen dille değil. Çünkü egemen “dil” Kürtçe de olsa bize ait olmazdı, ama şimdi sadece Kürtçe bizim dilimiz olabilir.
İkinci dilsel mesele, kurulan dilin rengidir. Hep “biz” diyen dilin bu bizi, renksiz ve biçimsiz bir şey. Bu “öykü”nün dili, velut olmak zorunda, direngen olmak zorunda, anlatmaktan ziyade anlamış olmaktan yorgun düşmek zorunda. Anlatmanın bir anlamı yok; çünkü efendi her şeyi bilerek, isteyerek, idrak ederek ve dahası planlayarak yapıyor. O zaman kurulacak dil, bir anti-dil de olmalı. Eğer Kürtçe ise, bu, folklora, dandik bir tasavvufa ya da mermerden yontulmuş bir radikalizme kapılmayan, ama dünyayı sarsan bir dil olmalı.
Siyasette bu karaşın çocukların devrimi biraz daha gecikebilir, ziyanı yok, welat orda, bir yere gitmiyor. Ama edebiyat devrimi beklemek zorunda değildir. Çünkü edebiyat bin dünya yıkıp bin dünya kurabilir.
Bu mektubun sizi edebiyat hususunda ateşlemesini dilerim.
Selamlarımla,
Selim Temo









