Selîm Temo: Var ve Yok

Yazarlar

Değerli dinleyiciler (*),

Başlarken özrümü dile getirmem lazım. Zira 9-10 gün önce düştüm ve sol el bileğim kırıldı. Bu yüzden konu hakkında yeterli bir hazırlık yapamadım. Elim ağrımaya devam ediyor ama bin km uzaktan, ülkemin kalbinden gelip toplantıya katılmak istedim.

Kürd-Der başkanı Ahmet Aday’a (**) ve dernek üyesi dostlara beni davet ettikleri için teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Bu konuşmayı Kurmancî Kürtçesiyle hazırladım. Konuşmamım başlığı “Yok’un Fenomenolojisi”dir. Burada farklı ve eğer başarabilirsem yeni bir yorum geliştirmek istiyorum. 

Kürtler ve Kürtçe hakkında pek çok “akademik” ve “entelektüel” önyargı ve yalanlar bulunmaktadır. Bu niteliğe sahip binlerce makale ve kitaptan söz edilebilir. Hepsini bir araya getirdiğimizde yoklukla karşılaşırız, bu öyle bir şeydir ki “yok”tur! Eğer Kürtler yoksa Kürtçe de yoktur, eğer Kürtçe yoksa Kürtler de yoktur, eğer Kürtler yoksa insanî hakları da yoktur, eğer hakları yoksa insan da değillerdir! 

 

  1. Dünya Savaşı’ndan sonra Yahudiler büyük ve yoğun bir propaganda ile “ha-Aretz ha-Muvtacha”ya, yani vaat edilmiş topraklara dönmek istediler. Zira Tanrı, Kenan ilini Yahudiler için ayırmıştı. Bir gün topraklarına döneceklerdi. Sözünü ettiğim dönemde hazırlanan propaganda broşürlerinde ilginç fotoğraflar vardı: Yemyeşil ve ufuklara kadar uzanan bomboş ovalar; ne bir yapı, ne de bir insan. İnsan eli değmemiş bomboş bir coğrafya. Elbette orada Filistinliler vardı, ama broşürlerde yoktular. Eğer yok iseler o toprakları ele geçirebilirsin, çünkü Tanrı o toprakları senin için ayırmıştır. Devamı biliyoruz.

Efendilerin ideolojisi aşağı yukarı bu ölçütlerle işler. XVI. ve XX. yüzyıllar arasındaki sömürgeciler de böyleydi. Varıp bir bölgeyi “keşfeder”lerdi. Körfezlere, adalara, vadilere, ovalara, dağlara kendi dillerinden adlar verirlerdi. Çünkü onlar “insan” ve egemendiler. Söz konusu bölgelerdeki insanlar ise ilkel idiler! Kilise XIX. yüzyıla kadar ilkelleri “insan” olarak kabul etmedi. Eğer insan değillerse, hak sahibi de olamazlardı. Eğer bir hakları yok ise kendileri de yoktu. Onların ülkesini sömürgeleştirebilirsin, ülkelerindeki her şeyin adını değiştirebilirsin ya da “yeniden ad verebilirsin”, onları köleleştirebilirsin, refah saraylarını onların “olmayan” kemiklerinin üzerine kurabilirsin.

Elbette her Kürt gibi benim de doğduğum toprakların adı bütünüyle değiştirildi. Köyümün, etrafımda genişleyen ovanın ve geceleri bir rüya gibi parıldayan yakındaki kasabanın doğru adları, elbette “eski adları”dır.

Bir ay önce karlı bir günde, bir dostumun arabasıyla Çewlig (Bingöl) üzerinden Gimgim (Varto)’e gidiyorduk. Buz tutmuş bir tepeye vardık. Araba kara saplandı. Birkaç kişi yardıma gelip bizi tepeye çıkardılar. Tepeye varınca adı bilmem ne harekât üssü olan büyük bir askeri tesis gördüm. Tepenin adı ise “Tapantepe”ydi. Bizi kardan kurtaran kişiler, beş altı yıl kadar önce Tapan soyadlı bir albayın bu üssün komutanı olduğunu ve soyadını bu tepeye ad olarak verdiğini anlattılar. 

Demek orada, Büyük İskender’in ordusuyla sığındığı sonsuz mağaraların bulunduğu yerde o tepeye bir ad verecek kimse yoktu! Dilimizde tepe için pek çok sözcük vardır: Gir, gil, kef, tirp, qot, pal, kepez, qiltûm, giyar, pulik, lewe, keloşk, tûm, girik, kop, qil… Ama orada kimse yaşamamıştı, yaşamıyordu! Yoktular, var olmamışlardı. Eğer yok iseler, dilleri ve kültürleri de yoktu, eğer birileri insan suretinde ise ve kültürü ve dili yok ise onlara ve yaşadıkları yerlere ad vermek, onlara “bir dil”i öğretmek gerekirdi. Her ne kadar, genelleştirme pek çok konuda tehlikeli ise de burada hiç çekinmeden icazetini egemen ideolojiden alan bütün egemen metinlerin bu pedagoji içinden konuştuğunu söyleyebilirim: Layiha, makale, köşe yazısı, tez, ihbarname, rapor, kripto, roman, öykü, film, klip, şiir, dizi film, seyahat yazısı, kitap vd. Hepsi, “sen yoksun”, der, “eğer varsan bu değilsin, eğer bu isen bu olmamalısın.” Bu yaklaşımın özeti, 1982 Anayasasının 42. maddesinden bağırır: “Türkçe’den başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez.”

O halde bu anayasa yok sayma duygusuyla kaleme alınmıştır. Pedagojik Cumhuriyet’in zihninin içinden konuşmaktadır. Bu zihin “doğru”ya el koyar, doğru bana ait olan bir şeydir, der. Ben ne söylesem doğrudur, der. Gerçeklik değişse bile gerçekliğe atfettiğim doğru değişmez, der. 

Biz de diyebiliriz ki, gerçeklik hakkındaki yanlış tarif gerçekliğin yerini almıştır. Dolayısıyla yok sayılanlar olarak bizlerin söylediği şey, varlığımızı ispat etmeye girer. 

İnsan dünyaya doğal haklarıyla gelir. Bu haklar için ayrıca mücadele etmesi gerekmez. Avesta’dan Veda Hutbesi’ne, Medine Vesikası’ndan Magna Carta’ya, kutsal kitaplardan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne, Immanuel Kant’dan Jean Jacques Rousseau’ya bütün bildirgeler, anlaşmalar, nutuklar ve metinler şunu söyler: “Sen insan olmakla temel / doğal haklarına sahipsin” ki anadilde eğitim de bunların içindedir. Ama egemenler Kürtlere siz yoksunuz dediler, eğer yoksanız eğitim hakkınız da yok. Eğer böyle doğal haklarınız yok ise siz insan da değilsiniz! 

İnsan, doğal haklarıyla dünyaya gelse de milyonlarca Kürt doğal haklarının mücadelesini verdi. Acı çektiler, sürgün edildiler, öldürüldüler. 

Retorik iyidir ve gerçekliği daha da görünür kılar. Peki gerçeklik nasıl değiştirilecek? Herhangi bir Kürdün bütün hayatı doğal hakları elde etme mücadelesi içinde geçer ki o da her insan gibi insan olmasıyla, yeryüzüne bir insan olarak gelmesiyle bu haklara sahiptir zaten. Ama işte burada, retorik olandan trajik olana geliyoruz. Birini anadilinden kopardığında onun bütün kişiliğini silmiş ve yok etmiş olursun. Bundan sonra varsa bile artık gerçekten de yok sayılmalıdır.

Bir balığı sudan çıkarır karaya atarsın. Balık ölür, doğru, artık yoktur. Yok sayılan kişi de kendi yasaklanmış dili dâhil kaç dil öğrenirse öğrensin, karaya atılmış o balıktır, ölüdür, yoktur. O kişi, gerçeklik hakkında doğru düzgün bilgiye sahip olamaz. Kişi, adı “çeviri” olan bir dünyada yaşar, eğer ona yaşamak denirse. Fenomenolojik olandan başladık pedagojik ve trajik yoluyla pratiğe geliyoruz.

Demin de söylediğimiz gibi 1982 Anayasası’nın 42. maddesi, Türkiye’de Türkçe dışında anadilde eğitim verilmesine izin vermemektedir. Öncelikle bu maddenin kaldırılması gerekir. Bu madde sadece Kürtler için anayasaya konmuştur (ancak “Kürtçe” sözcüğü telaffuz edilmez, çünkü yoktur!), zira Türkiye’de Arapça, Ermenice, Rumca, İngilizce, Fransızca vb. dillerde eğitim vardır. 

Bildiğiniz gibi Mardin Artuklu Üniversitesi’nde bir Kürt Dili ve Edebiyatı bölümü açmak için bir çalışma yürütülmektedir, ki ben de bu çalışmada yer alan kişilerden biriyim (***). Her ne kadar, işimizi kusursuz şekilde yapsak da canımın içi YÖK bize izin vermedi. Yakın zamanda başka, küçük bir şeye izin verebilirler, bilmiyorum. Tabii pek çok şey oldu, kimisi böyle bir bölüm istemiyoruz zira yokuz dedi; ama ne kadar küçük ve mihnetle olsa da bir yerden bir şekilde başlamamız lazım. Elbette, pek çok değerli isim dil ve edebiyat üzerine çalışıyor ama bu hakkın resmi olarak tanınması gerekir ki varlık yokluğu yenebilsin.

Dediğim gibi, şeker şerbet YÖK talebimizi erteledikçe erteliyor. Dolayısıyla nasıl orijinal bir hamle yapacaklar, bilmiyorum. Daha bu süreç tamamlanmadı ama şimdilerde bir dosya daha hazırlıyorum. Nisan ayı içerisinde üniversite senatosunun kararıyla YÖK’e iletmeyi planlıyorum. Bu dosyada şu teklifler bulunmaktadır:

  1. Özellikle ve öncelikle Kürt illerindeki üniversitelerde Kürtçe (Zazakî ve Kurmancî) seçmeli ders olmalıdır.
  2. Biz (olmayan) “Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü” olarak sertifika programı açabilir ve katılımcıları okutman olarak yetiştirebiliriz.
  3. Kürtçe eğitmen ve öğretmenler için mevcut birkaç örneğe başvurulabilir. Bunlardan biri, hali hazırda konservatuarlarda kullanılan “uzman öğretici” kadrosudur. Köy Enstitüleri döneminde ise “eğitmen” kadrosu vardı ve öğrenciler 1.5 yıllık eğitimin ardından öğretmenliğe başlayabiliyorlardı.
  4. Biz de Ankara Üniversitesi’ne bağlı TÖMER (Türkçe Öğretim Merkezi) gibi, KÖMER (Kürtçe Öğretim Merkezi) adlı bir dil öğretim merkezi kurabiliriz ve yabancılar da dâhil olmak üzere pek çok kişiye hizmet verebiliriz.

YÖK, ona böyle bir dosya gönderilmemiş gibi davranabilir, YOK sayabilir. Ama ümitli olmak zorundayız ve bu zorlu ve trajik mücadeleye rağmen umudumuzu kaybetmemeliyiz. Çünkü ezilen Kürtlerin yüreğinden yükselen umutlarla varız, ayaktayız. 

Hep VAR olun…

(*) 21 Şubat 2010’da, Ankara Kurd-Der’de yaptığım “Fenomenolojiya ‘Tune’yê” (Yok’un Fenomonolojisi) adlı konuşmayı, güncele yönelik cevapları nedeniyle Türkçe çevirerek yayımlıyorum.

(**) Yakın zamanda yitirdiğimiz kıymetli Ahmet Aday ağabeyi hürmetle anıyorum.

(**) Devletin “Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü” izni vermemesi nedeniyle bu konuşmadan 5 ay sonra (10 Temmuz 2010) söz konusu bölüm kurma zümresi ve çalışmasından ayrıldım.

İlginizi Çekebilir

Mesut Yeğen: Araştırmalar gençlerin siyasete ilgisiz olduğu düşüncesini doğrulamıyor
Delil Karakoçan: Değişim için: “Yüz çiçek açsın, bin fikir yarışsın!”

Öne Çıkanlar