“Yedi cihan bir olsa, duyulmaz sesin.
Kes, içinde çürüyüp duran sözcüklerini.
Diline yeni şarkılar öğret;
dişlerini yeniden say.
Unut kendini.
Gözü kararıp duran deliyi
bırak kendi kendine.
Yürü karlı sokaklar,
yürü ölü ışıklar,
ya da dur ömür boyu örgülü kara saçlar.”
Yabancılaşmanın, bütün tinsel ve düşünsel süreçlere savaş açmakla başlayıp sürdürüldüğü çağımızda; gelişen teknolojiyle birlikte insanileşmesini beklediğimiz insanlık tarihi, mavi ekran ışıklarıyla döşenmiş bir barbarlığa doğru ilerliyor. Bu yolun, tarihteki bütün yaralarla ortaklığı var. Suriye’de tırmanan savaş, çatışma, direniş ve ölümler karşısında insanların sergiledikleri tutum, dil, davranış ve belirlenmiş, düşünceden yoksun savunular ortalığı dolduruyor.
Faşizmin geçmişte gömülmüş bir olgu olmadığı; aksine bugün dünya genelinde daha görünür hâle geldiği bir dönemin içindeyiz. Devletlerin temel insan hakları hukukunu ihlal ederek azınlıklara, doğaya, iklime, uluslara ve bütünüyle insanlığa yönelen yıkıcı eğilimleri giderek belirginleşiyor.
Seçeceğim kelimelere özenle bakıyorum. Kimseyi incitmemeye çalışırken, incinmiş kelimelerin hafızamda bıraktığı sızıyla yaraları görmezden gelmenin imkânsızlığını hissediyorum. Tozla, toprakla karışmış; süslü, parlak ve kırmızı olmayan yumuşak kelimeler bunlar. Belleğin kanayan yaralarına dikkatle eğilip bir unutma çizgisine uzanırken buluyorum kendimi. Totaliter düşüncelerin çizdiği sınırların dışına çıkmakta zorlanıyor yığınlar. Sert ve anlaşılır olanla sert ve anlaşılmaz olan, karanlıkla aydınlık iç içe geçiyor.
Kürt, Alevi, Ermeni, Ezidi, Dürzi, Arap, Türk… Bu adlandırmalar herkesin zihninde başka anlamlara karşılık geliyor. İnsan zihninin bulanıklaştırıldığı, anlamların anlamsızlığa sürüklendiği, düşmanlıkların insani değerleri aşıp kavramlar ve işaretli haritalar üzerinden iğdiş edilip servis edildiği; yalın bir sözcükle ifade edecek olursak yozlaştığı bir dünya üzerinde insan hakları savunuculuğu yapmak gittikçe zorlaşıyor. Bütün dinleri, dilleri, tenleri ve ırkları ayırt etmeksizin zulmün, ayrımcılığın ve haksızlığın karşısında durmak, artık terörize edilmeye çalışılan bir duruş hâline getirildi. Akıl dışı bir çarpıtma ile ulusların kendi kaderini tayin hakkını, o ulusun iradesi yok sayılarak savunma; kendi ideolojik doğrusunun kibirli kılıcıyla ortalıkta gezen binlerce ahmak söylem dolaşımda.
Kimse ne söylediğinin farkında bile değil. Kendi düşünsel ve yaşamsal ilkesine bile ters gelen sistemleri savunacak hâle gelen insanlık, ırkçılık gibi kanın içine sızmış bir bela ile karşı karşıya. Öteki olanı, farklı olanı, kendine benzemeyeni, kendi gibi düşünmeyeni, kendi gibi inanmayanı tek dil, tek ulus, tek devlet ve tek din içinde eritme, yok etme savaşı bu.
Mekânların metafiziksel ağları; isimleri, temsiliyetleri, düşünme biçimleri, renkleri, yenilgileri ve zaferleriyle temsil ettikleri sözcüklerin anlamları hem çürümüş hem diri… Güneşli bir coğrafyaya kar yağıyor. Bildiğimiz ve unuttuğumuz savaş biçimleri, barbarlığın uzun sakallı bir karanlığa dönüştüğü noktada birleşiyor. Kesilmiş bir saç örgüsü, dünya üzerinde aydınlığa, özgürlüğe ve eşit olana uzanma arzusunu simgeliyor. Cinsiyetin keskin çizgileri ve “ötekiler”le birlikte örülen bu hikâye, upuzun bir serüvene dönüşüyor. Biz kadınlar, bu serüveni yeryüzünde kapladığımız en uzak ve en küçük yerden savunmaya devam edeceğiz. Ve anlamları zihinleri işgal eden cümleler kurmaya devam edeceğiz.
Bu özgürlüğün temel taşını kurmaya çalışan şiir; hayatı ve aydınlığı temsil etmeye hevesli bir dize.
Bu dizeden sonra sert, katı ve ağır anlamlar taşıyan sözcüklerle devam edeceğim yazıma.

Görmezden gelinemeyecek kadar büyük ve yıkıcı bir süreç yaşanıyor. Bu süreç hem dünya dengeleri hem de ezilen uluslar ve halklar açısından belirleyici önemde. İŞİD terör örgütünün Irak ve Suriye’de İslam devleti kurma hayaliyle ilerleyişi; kadınlardan oluşan köle pazarları kurması, kafa kesme görüntüleri, kilise ve sinagog bombalamaları, Alevi, Ermeni, Ezidi ve Hristiyan halklara yönelik katliam görüntüleriyle hafızalarımızda hâlen taze. Kobane sınırında son bulan bu ilerleyiş, Kürtlerin tarihsel direnişiyle karşılaşmış ve büyük bir yenilgiye uğramıştı. Sovyet ordusunun Stalingrad’da Nazi faşizmine indirdiği darbe ve örgütlü savunması neyse, Kobane direnişi de bu coğrafya için benzer bir tarihsel anlam taşıyor.
Aradan geçen on dört yılın ardından, aynı karanlık süreç batılı devletlerin de eliyle ve farklı hesaplarla yeniden organize ediliyor.
Ortadoğu karanlığında kadınların direnişi; özgürlük isteği, baskıya, şiddete, tecavüze, alınıp satılmaya ve kölelik sistemine karşı Rojava Devrimi’ne öncülük etti. Kadınlar dişleriyle, tırnaklarıyla, silahlarıyla bu devrimi savundu. Rojava’da kadınlar için daha demokratik ve özerk bir yönetim anlayışı benimsendi. Kadınlar yaşamın tüm alanlarında özgürlüklerini ilan etti; komünlerden oluşan kantonlar kuruldu, yeni yaşam denemeleri hayata geçirildi. Ataerkil sisteme meydan okuyan, onu sarsan ve dönüştüren bir yönetim pratiği ortaya çıktı.
Rojava Kadın Devrimi, tarihte kadınların özgürleşmesi adına kazanılmış en önemli ve ilk deneyimlerden biridir. Ataerkiye vurulmuş ağır bir darbedir. Irkçılık ve cinsiyetçilik üzerinden beslenen çetelerin bu kazanımları hazmedememesi; bugün HTŞ adı altında örgütlenen toplama çeteler aracılığıyla kendini yeniden göstermektedir. Burada Kürt ulusu yok edilme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Kadınlar yeniden esir düşme, yok edilme, tecavüze uğrama, köleleştirilme ve öldürülme ile karşı karşıyadır. Öldürülen bir kadın savaşçının bedenini, saçını ve ölüsünü aşağılayan, tahammül edemeyen bu katil zihniyet elbette tarihin karanlık sayfalarına atılacaktır.
Bu yüzden kadın devrimini savunmak, yalnızca bir coğrafyanın ya da bir halkın mücadelesini savunmak değildir. Yok edilmek istenen bir belleği savunmaktır. Dilin susturulmasına, bedenlerin metalaştırılmasına, hayatın karanlık gölgelerine teslim edilmesine karşı durmaktır. Kadın devrimi; kesilmiş saç örgüsünün, yutulmuş acı kelimelerin, yanık sayfaların içinden yeniden konuşma cesaretidir.
Rojava’da kurulan yaşam, kusursuz olduğu için değil; mümkün olduğunu gösterdiği için değerlidir. Ataerkinin ve faşizmin doğallaştırdığı şiddete karşı, başka bir dünyanın mümkün olduğunu hatırlatır.
Bugün kadın devrimini savunmak; barbarlığa karşı insan kalma ısrarıdır. Karanlığın içinde dili yeniden kurma çabasıdır. Ve her şey yıkılmaya çalışılırken hayata tutunmanın en yalın, en inatçı çabasıdır.
Bu yüzden yok edilmek istenen Kürt ulusunun yanındayım, kadınların özgürlük mücadelesinin yanındayım; kalbim kaçırılan her bir Alevi kadının kalbiyle beraber atıyor, üşüyen her bir çocuğun titreyişiyle titriyor; toprak üzerinde yaralanan, zarar gören her bir canlının ızdırabı ve yaşama hakkını savunma öfkesi ve isyanıyla dolu kalbim.
Binlerce kalbin aynı acı ve öfkeyle birleştiği insanlık çağrısına davet ediyorum tüm insanlığı.








