Sevdi Aycıl: Karanlıkta Oturan Mülteci Kadınlar; Entegrasyon, Kültür ve Toplumsal Cinsiyet Üzerine Bir Deneme

KadınYazarlar

Farklı coğrafyalardan binlerce kadın, savaş, çatışma, ekonomik yoksunluk veya güvensizlik nedeniyle doğdukları topraklardan ayrılmak zorunda kalıyor. Bu kadınlardan bir kısmı Hollanda gibi Avrupa ülkelerine sığınarak güvenli bir yaşam arayışına giriyor. Göç, yalnızca mekânsal bir yer değiştirme değil; aynı zamanda kimliğin, aidiyetin ve toplumsal rollerin yeniden tanımlandığı derin bir dönüşüm sürecidir.

Kamp ortamında bir araya gelen kadınlar Arapça, Çince, Ukraynaca, Tigrinya, İngilizce, Kürtçe, Somalice, Türkçe, Farsça, İspanyolca, Peştuca ve Ermenice gibi birçok dili konuşmaktadır. Farklı diller, kültürler ve yaşam biçimleri arasında doğrudan bir ortak zemin kurmak güç olsa da, gözlemlenen kadınlar arasında sessiz bir dayanışma ağı gelişmiştir. Ortak temizlik, kişisel bakım, çocuk bakımı veya müzik dersleri gibi gönüllü faaliyetler, hem kamusal hem de özel alanın yeniden paylaşımına imkân tanımaktadır.

Ne var ki, kamp yaşamı ile yerel toplum arasındaki mesafe belirgindir. Toplumsal bağların ortak bir dil konuşmamaktan kaynaklanan zayıflığı, bu iki grup arasındaki etkileşimi sınırlandırmaktadır. Bu nedenle Hollanda’da, belediyeler ve sivil toplum kuruluşları tarafından mülteciler ile yerel halk arasında bağ kurmayı hedefleyen programlar uygulanmaktadır. Bu programlarda birebir kurulan arkadaşlık ilişkileri, entegrasyon sürecinin mikro düzeydeki örnekleri olarak değerlendirilebilir. Katılımcılar birbirlerinin kültürünü tanır, günlük yaşam alışkanlıklarını paylaşır ve toplumsal farkındalık geliştirir. Bu etkileşimler, yabancı olmanın karşılıklı olarak yarattığı korkunun aşılmasında önemli bir rol oynamaktadır.

Türkiye örnekleri incelendiğinde, benzer uygulamaların sınırlı olduğu görülmektedir. Mültecilerle kurulan bireysel ilişkiler genellikle sınırlı kalmakta, toplumsal ve kurumsal düzeyde entegrasyon imkânı oldukça zayıf olmaktadır. Çoğunluğu kayıt dışı çalışan mülteciler, toplumun görünmeyen bir kesiminde yaşamlarını sürdürmek zorunda kalmaktadır.

Hollanda’da ise yabancılarla tanışmak ve onları topluma dahil etmek amacıyla kültürel köprüler kurmaya çalışan vakıf ve dernekler mevcuttur. Bu vakıf ve derneklerin katılımcı ve organizasyonunu üstlenen büyük çoğunluk kadınlar. Burada iki taraf da birbirine yabancı; ancak bu yabancılığı aşma yönünde bilinçli bir çaba var. Bu çaba, kültürel farklılıkların (dil, yemek alışkanlıkları, davranış biçimleri, değer sistemleri, giyim-kuşam biçimleri) tanınması ve karşılıklı saygı çerçevesinde yeniden anlamlandırılmasıyla mümkün olmaktadır.

Toplumsal cinsiyet boyutu, entegrasyon süreçlerinde belirleyici bir etkendir. Kadınların ev ve çocuk bakımından sorumlu olmaları, bazı kültürlerde sosyal katılımlarını sınırlayabilmektedir. Hollanda’da ise durum, kadınların toplumsal hayata katılım konusunda daha eşit fırsatlara sahip olduğunu ve rollerin daha dengeli dağıldığını göstermektedir. Bu durum, farklı toplumsal cinsiyet rejimlerinin kültürlerarası farkını açıkça ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak, mülteci kadınların deneyimi yalnızca bir göç öyküsü değil; kimlik, aidiyet, toplumsal cinsiyet ve kültür arasında yaşanan derin bir yeniden yapılanma sürecidir. Yer değiştiren birey, yalnızca yeni bir mekâna değil; aynı zamanda yeni bir toplumsal düzene, yeni değerlere ve normlara da uyum sağlamak zorundadır. Bu süreçte karşılaşılan kültür şoku, dışlanma ve ayrımcılık, sosyolojinin temel tartışma alanlarından biridir. Her ne kadar son zamanlarda yükselen göçmen karşıtı ırkçı gösteriler olsada bu başka bir denemenin konusu olacak. 

Tüm farklılıklara rağmen, karanlıkta oturan mülteci kadınlar birbirlerine ışık olmaya devam etmektedir.  Dayanışmaları, toplumsal dönüşümün en görünmez ama en güçlü bağlarından biri olmaya devam edecek. 

İlginizi Çekebilir

DEM Parti’den Tanju Özcan’a tepki: Kürt kadın siyasetçilerin hedef alınması tesadüf değildir
Ancelotti, Brezilya ile Dünya Kupası tarihine geçmeye hazır

Öne Çıkanlar