Upuzun boyu, koyu esmer yüzü, kendi coğrafyasına has ince kıvırcık saçları ve sakin gözleriyle etrafını keşfetmeye çalışıyor, bakışlarına sinen yorgunluk onu sonsuz bir uykuya çekiyordu.
Dahable, Hollanda’da bir mülteci kampında, aynı memleketten olan başka bir kadın ile birlikte yaşıyordu. Geride bıraktığı çocuklarını buraya getirebilme ümidiyle sımsıkı tutunduğu hayatın birdenbire ipi kesilmiş, boşluğa düşmüş hissediyordu.
Çamaşır odasına indi. Kirlilerini, süresi bitmeye en yakın olan makinenin önüne bıraktı. Demirden yapılmış kirli, yeşil sandalyeye oturdu. Gözlerini, ritimli bir ses çıkararak dönen makineye dikti. Makine durmadan dönüyordu. Makine odasının içi sıcaktı. Burada anlam veremediği bir huzur buluyordu. Çamaşır günü uzun vakitler aldığı için o gün başka bir şey yapmıyordu. Bekliyordu…
Bu beklemek, hayat karşısındaki bekleyişe benziyordu. Yaklaşık üç yıldır mahkeme bekliyordu. Oturum alıp ailesini getirmesi ise daha da uzun sürecek bir bekleyişti.
Ama burada, bu makine odasında beklediği huzurla hayatı bekleyemiyordu. Ülkenin siyasi zemini aşırı sağa teslim olmuş, burada kendiyle beraber bütün yabancılar istenmeyen olmuştu.
Irkçılık, dünyanın neresine giderse gitsin kendine taraftar buluyordu. Farklılıktan beslenen düşmanlıklar, devletlerin elinde ölüm kalım savaşına dönüşüyordu.
Dahable henüz doğru dürüst bir iş bulamamıştı. Dil bilmediği için buranın insanlarıyla iletişim kurmakta zorluk çekiyor, oturum izni olmadığı için ayrımcılığa uğruyordu. Kendi ülkesinde zar zor bitirdiği coğrafya bölümü, burada henüz hiçbir işe yaramıyordu.

Gençken bütün coğrafyaları keşfetme hayali eyleme dönüşemeyince, gidemediği yerleri okuyarak keşfetmeye karar vermişti.
Belki hayatında yaşadığı tek keşif, ölme pahasına buraya geldiği, tekinsiz ve korku dolu yolculuğuydu. Ama ne macera, diye gülümsedi.
Renkliler yıkanmış, makine durmuştu. Islak çamaşırları alıp kurutmaya bıraktı.
Burada bulduğu ya da bulabildiği temizlik işleri de kısa sürede bitmişti. Talep çok, iş arzı yoktu. Oysa kaldığı kampın görevlileri sürekli iş bulsun diye baskı yapıyordu. Ama başvurduğu tüm işletmeler genellikle ona olumsuz cevap veriyordu.
İçinde biriken sıkıntı, düğüm düğüm olmuş, çözülmesi imkânsız bir ağa dönüşmüştü. Bu belirsizlik, yaşamını sürdürmesini engelliyordu. Çocukları buradaki durumu anlayamıyor, annelerini onları unutmakla suçluyorlardı.
Çamaşırların kurumasını beklerken çıkıp sigara içti. Sigara içmeyen kimse yoktu sanki burada. Kederin, özlemin, belirsiz bekleyişin somut dışavurumuydu bu söndürülen izmaritler.
Bu sönmüş yüzlerce izmarit, onların yaşam belirtileriydi. Demek ümit vardı.
Bütün kadınların hikâyesi birbirine benziyordu. Ülkelerindeki türlü savaşlardan kaçıp gelmiş, burada hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Hayatta kalmak, tek başına burada olmakla bağdaşmıyordu.
Hayatta kalmak, sadece burada sıkıntıyla durmadan sigara üstüne sigara içmek gibiydi.
Derin bir ümitsizliğe kapıldı. Durumu belirsizdi, üstelik burada istenmeyen biriydi. Nasıl hayal kuracağını bilemiyordu.
Çamaşırlarını düzgünce katlayıp poşete koydu. Merdivenlerden odasına, derin düşünceler içinde sakince çıktı. Elbiselerini yerleştirdi. Odayı topladı. Masanın kirli yüzeyini ıslak bir bezle sildi.
Olağan bir işin devamıymış gibi banyoya girip eline aldığı jiletle iki bileğini kesti. Yerler kan içinde kaldı.
Dahable’nin oda arkadaşı odaya girdiğinde, o tatlı ve huzurlu bir uykuya dalmıştı. Çığlıklar içinde nabzını kontrol etti. Hâlâ atıyordu. Hemen polis ve ambulansı aradı. Arkadaşını kendine getirmeye çalışıyor, “Dahable, ne olur uyan!” diye Arapça bağırıyor, ağlıyordu.
Kısa süre içinde Dahable ve oda arkadaşı ambulansla hastaneye götürüldü.
İlk müdahale kısa sürede yapıldı ve Dahable’nin kalbi atmaya devam etti.
Kendine geldiğinde polis, ifadesini almak için kapıda bekliyordu.
Dahable, boşluğu delen bakışlarıyla nerede olduğunu idrak etti. Anlamsızlık sarmalı yeniden başlamıştı demek.
Ne olmuştu ki…
Polis, bu ülkede kendisine ötenazi yapılabileceğini anlatıyor; madem ölmek istiyordu, neden buraya geldiğini soruyor; eğer isterse onu hemen gönderebileceklerini söylüyordu.
Acaba tercüman yanlış mı tercüme ediyordu? Şaşkın ve hayal kırıklığı içinde dinledi Dahable onları.
“Beni kurtarmanızı ben istemedim, şimdi defolun, gidin buradan!” diye bağırdı.
Doktoru sevecenlikle saçlarını okşadı. Oda arkadaşı endişeyle ona bakıyor, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
“Ne oldu?” diye sordu usulca.
Dahable uzun süre sustuktan sonra cevap verdi:
“Hiçbir şey olmadı.
Hiçbir şey…”
Hiçbir şey olmuyordu…
İçinde birikmiş belirsizlikler aniden ortaya çıkmıştı sadece.








