“Yanına kahkahayı almış
olanın kanıta ihtiyacı yoktur.”[1]
Baskı altındaki coğrafyamızda olduğu gibi, tüm benzer ülkelerde de en önde gelen sanat dallarındandır karikatür.
Ahmet İnam’ın çizgi sanatı olarak tanımladığı karikatür, çizerek anlatma sanatıdır; Cemal Nadir Güler’in, “Karikatür, insan beyninin muhtaç olduğu tebessüm ve tefekkürü (düşünceyi) temin eden bir güzel sanat olmalıdır,” satırlarındaki üzere…
Etimolojik olarak Latince “caricàre” sözcüğünden türemiş kelime, “tefe koyup çalmak” manasına denk düşerken; 1700’lerde günlük hayattaki olayların çizilerek anlatılması sebebiyle “kötü taklit” anlamını yüklenmiş ve örneklerinin çoğalmasıyla dile yerleşmiştir. İtalyanca “yüklemek” veya “sorumlu tutmak” anlamına gelen “caricàre” sözcüğünden türemiştir.
Karikatür, ayağa kalkan, aykırı bir ses/ duruştur. O, umulmadık anda, hak edenin sandalyesine bırakılan tek bir minik raptiye gibidir; oraya oturanın kıçına “cart diye batar” ve fena hâlde acıtır.
Friedrich Nietzsche’nin, “Bütün iyi şeyler güler. Yalvarırım gülmeyi öğrenin”…
Robin Sharma’nın, “Hayatı, size gülmeyi unutturacak kadar ciddiye almayın”…
George Bernard Shaw’un, “Benim şaka yapma biçimim doğruyu söylemektir. Bu şimdiye kadar yapılmış en komik şaka”…
Ambrose Bierce’ın, “Gülme: Anlaşılmaz sesler eşliğinde yüz hatlarının çarpılmasına yol açan bir iç kasılması”…
- G. Wodehouse’un, “İnsanın içine işleyen bir gülüşü vardı. Tünele giren bir tren gibi”…
Eduardo Galeano’nun, “Beni güldürmeyen hiçbir şeyi ciddiye almamayı öğrendim hayatta”…
Jean de la Bruyere’in, “İnsan mutlu olmadan önce gülmeli, yoksa hiç gülemeden ölebilir”…
Pierre Beaumarchais’nin, “Her şeye gülmeye zorluyorum kendimi, ağlamak zorunda kalırım korkusuyla,” tanımlarıyla müsemma mizahın bir varyantı olarak karikatür, çizginin nüktenin emrine verildiği sanattır. Söylenmek isteneni, çizgisel yollarla anlatmaktır. El yeteneği ve zihin gücünü birleştiren sanat, yani yazı ile imgelerin birleşimidir.
Karikatür sadece “mübalağalı” çizim değildir. Düşündürücü olanı komik ifade etme yöntemi ve insana insanı çizgiyle anlatan itirazdır; güldürürken düşündüren zekâ ve yetenektir.
Az lafla çok şey anlatan çizgi ancak bu gayeye hizmetle mükellef, bu gayeye hizmet ettiği nispette güzeldir. Dosdoğru hedefe yönelmedir.
Dünyanın en etkin mizah araçlarındandır. Kahkaha attıran eleştiridir. Baş eğmeyen özgürlük hâlidir.
O, gülme duygusu uyandıran bir eleştiridir. Toplumsal yasaklara gönderme/ değinmeleriyle uyarıcıdır. Karikatürün önemi, ifade özgürlüğünün değeri ile ilgilidir.
Onun tarihi, toplum vicdanının tarihidir.
* * * * *
Eleştirmek, yermek için kullanılan karikatür, yaşamı çirkinleştiren olguların karşısındadır. Amacı sadece güldürmek değildir. O toplumsal olay ve olgulara yönelik bir fikrin ifadesidir.
Bunun için de esasen ezilenlere hitap eder. Çünkü yasakları, baskıları sorgulayıp hiçe sayarak anlamsızlıklarını ortaya koyar. Malum üzere, “Etki-tepki süreci, karikatürün asıl hayatını oluşturmaktadır.”[2]
Karikatürün “hoşgörü sanatı” olduğuna inanmayanlardanım; kanımca o, eleştirel bir itirazdır.
Onun özgürlük ortamında serpilip geliştiği ise tarihsel olarak kanıtlanmamaktadır. Tam tersine, ne zaman baskı yönetimleri olmuşsa çizgili gülmece sanatları da en parlak dönemlerini yaşamış, çizerleri yaratıcılıklarının doruğuna ulaşmıştır.
Siyasal karikatürün prensibi, çoğunluğun öteki tarafında olmaktır. Çünkü o, bir eleştiri ve itiraz mekanizmasıdır. Yapmadığı bir şey varsa o da idealize etmek ve methiye düzmektir. Bu dalkavukların işidir, karikatüristlerin değil!
Karikatür düşünce ve duyguları kitlelere ulaştırabilen bir iletişim aracı. Mizah yoluyla toplumsal olayları konu edip, aynı zamanda dönemin panoramasını da çizer. Ve en önemlisi: karikatür eleştirir. Bunu yaparken haklı pozisyondadır.
Oğuz Aral’a göre, “Nerede bir kokuşmuşluk, çürümüşlük varsa mizahın saldırısı altında olmalıdır. O sebeptendir ki karikatür her daim muhalif olan kanatta yer alır. Aksi hâlde onun yaptığı iş eşyanın tabiatına aykırıdır.”
Gerçeği çizgiler yoluyla aktarma ve çizgileri de biraz abartarak etkiyi artırma, karikatürün mantığıdır. Karikatürde ya insanlar ya da nesneler olağan dışı ölçüde abartılı çizilir, ya da farklı varlıklar bütünleştirilir.
“Karikatür insanların, varlıkların, olayların, hatta duygu ve düşüncelerin doğala ters düşen, olağanla çelişen gülünç yanlarını yakalayıp bunları kimi zamanda yazıyla desteklenmiş abartılı çizimlerle bir gülmece anlatımına dönüştürme sanatıdır.”[3]
İzel Rozental’in “Çok güçlü bir iletişim aracıdır,”[4] notunu düştüğü karikatür çoğu kez çizgiyle gülmece yapma sanatı olarak anılırken; o, son çözümlemede bir çizgi sanatıdır.[5] Ve herkesten çok ezilenlerledir.
* * * * *
Coğrafyamızda ilk karikatür; Teodor Kasap’ın 1870’te çıkardığı ‘Diyojen Dergisi’nde görüldü.
İlk karikatürlerin yayımlanmasından sonra uzunca bir süre karikatürsüz bir dönem yaşandı.
- Abdülhamid’in baskıcı yönetimi gazete ve dergilerin çıkmasını engellemiş, çıkabilenlerde de eleştiri amaçlı mizaha izin verilmemişti.
1908’de II. Meşrutiyet’ten hemen sonra bu tür yerli yayınlar yeniden çoğaldı, karikatürde bir canlanma oldu. Özellikle Ermeni kökenli sanatçılar, tiyatro ve mimarlık alanında olduğu gibi, karikatür alanındaki çalışmalarıyla tanınırlar.
Sultan Abdülhamit döneminde kesintiye uğrayan mizah dergiciliğinde ikinci Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte bir patlama olur.
Bu dönemin en önemli karikatürcüsü Cemil Cem’dir. Damgasını vurduğu kalem ve çıkardığı cem dergilerinde batı anlayışına uygun olarak Osmanlı devletini ve idarecilerini hicvetmiştir. Bu dönemde birbiri ardına çıkan ‘Karagöz’, ‘Geveze’, ‘Dalkavuk’, ‘Davul’ gibi dergilerde siyasi karikatürün ilk örnekleri verilmiştir.
Cumhuriyet döneminin karikatürcü simgeleri olarak Cemal Nadir ve Ramiz Gökçe’yi görürüz. Resmi ideolojinin Türkiye’deki karikatür geçmişi cinsiyetçi, ırkçı ve homofobik sayfalarla bezelidir.[6]
1940’ların sonlarına doğru çıkmaya başlayan ‘Marko Paşa’ dergisinde Mim Uykusuz toplumcu gerçekçi karikatürün başyapıtlarını verdi.
Döneme damgasını vuran 1950 kuşağı karikatürcüleri ise batıdaki değişime paralel olarak karikatürde kara mizaha kayan ve yazısız olmaya özen gösteren bir anlayışla eserler verdiler. Eflatun Nuri, Semih Balcıoğlu, Turhan Selçuk, Nehar Tüblek, Ferruh Doğan, Ali Ulvi, Güngör Kabakçıoğlu, Tonguç Yaşar, Yalçın Çetin, Altan Erbulak, Bedri Koraman, Mıstık, Cafer Zorlu gibi karikatürcüler bu dönemde ve daha sonra önemli yapıtlara imzalarını atmışlardı.
Oğuz Aral, 1972’de yayınlamaya başladığı ‘Gırgır’ Dergisi ile, 1960’lar boyunca düşüş gösteren mizah dergiciliğine büyük bir ivme kazandırmış ve 1970’lerin sonunda 300 bin, 80’lerde 500 binin üzeri tirajları yakalamıştır. Hayatın her alanını kucaklamaya çalışan ‘Gırgır’ karikatürcüleri arasında Latif Demirci, Metin Üstündağ vb’leri sayılabilir.
Oğuz Aral’ın yönetimini üstlendiği ‘Gırgır’ dergisi yeni anlayışa öncülük edip, pek çok genç sanatçının yetişmesini sağladı. 1989’da Oğuz Aral’ın yarattığı ‘Avni’ tiplemesi büyük ilgi gördü.
Dönemin öteki karikatürcüleri arasında Hasan Kaçan, Behiç Pek, gibi adlar vardı. Engin Ergönültaş, Can Barslan, Mehmet Çagcag, Tuncay Akgün de aynı anlayışı sürdürmüşlerdi. Tekin Aral da portre karikatürleriyle ‘Fırt’a imzasını attı.
Tan Oral karikatür-siyaset ilişkisinde gelinen noktayı, bir dönemler “Karikatür demek, Süleyman Demirel’i çizebilmek demekti,” derken; 2000’lerden sonraki siyasi ortam içerisinde bir duraklama ve hatta gerileme dönemine girdi.
Evet, sansür karikatürün ikiz kardeşi gibiydi sanki…
Cumhuriyet döneminde karikatür sanatımızın serüvenini ana hatlarıyla ele alan Turgut Çeviker, “Karikatürcülerin Abdülhamid ve Menderes’ten sonra AKP döneminde de büyük zulüm gördüğünü” vurgulayarak, karikatüristleri sever gözüküp kuyularını kazan iktidarlardan, mizahtan – özel olarak karikatürden – hoşlanmayan AKP iktidarına uzanan süreçte karikatür dergilerinin ve mizahçıların karşılaştıkları güçlükleri anlatırken;[7] bunu doğrulayan binlerce kanıttan biri de şuydu:
Uluslararası İzmir Mizah Festivali’nde AKP’liler tarafından hedef gösterilen karikatüristler Plantu ve Michel Kichka’nın da katılacağı ‘Dünya Karikatüründe Toplumsal Eleştiri ve Mizah’ başlıklı söyleşi iptal edildi![8]
* * * * *
“Değişmez olayların değişmez özünü yakalayan karikatürist ancak yarına kalacak yapıtlar yaratabilir,”[9] derdi Turhan Selçuk…
Ve Latif Demirci… 1975’te, henüz 14 yaşındayken, Gırgır ile başladı kariyerine; Oğuz Aral’ın yetiştirdiği karikatürcüler kuşağının parlak isimlerindendi. Yarattığı karakterler ise toplumun içinden damıttığı, bir yandan bu memleketin has ruhunu yansıtan, bir yandan da tuhaflıklarıyla insanı gülmekten kırdıran tiplemelerdi: Muhlis Bey, Arap Kadri, Press Bey, Yavrum Mithat, Çırak Mirsat ve niceleri…
Latif Demirci’nin bir dönem hayatını da paylaştığı yazar Latife Tekin onun için “Gençlik yıllarımızda kendi yarattığı çizgi kahramanlar tarafından kaçırılmış gibi gelirdi bana… Masa lambasının ışığında çalıştığı gecelerde havada öyle bir sihir oluşurdu, dünyanın kahkahayla gülünesi bir ikizi vardı sanki. Dayanılmaz bir kendini verişle eğildiği kâğıtlarda açılmış ağızları dikilmiş saçlarıyla yarı kaş yarı göz suratlar belirdikçe daha da bir inanacak olurdum buna,”[10] derken eklerdi Vedat Özdemiroğlu: “Karikatürleri kadar kusursuz hayatı vardı.” Karikatürist Ak ise “Mizah anlayışı çok etkileyiciydi” [11] diyordu onun için!
Bir de Latif Demirci gibi kaybettiğimiz Haslet Soyöz: “Haslet deli dolu büyük bir çizerdi. Onun isyancı ruh hâlini en iyi ‘Küçümen’ bantları yansıtırdı. Turhan Selçuk 1996’da Milliyet Yayınları’ndan çıkan ‘Haslet’ adlı albümüne yazdığı önsözde şöyle diyordu: “Haslet çok yönlü bir sanatçıdır. Milliyet’te her gün yayınlanan siyasal karikatürleri, grafik mizahın mükemmel örnekleridir. Söylemek istediği eleştirilerini okurlara çizgiyle ulaştırır. Çizgi bandı ‘Küçümen’ Aziz Nesin’in ‘Şimdiki Çocuklar Harika’ kitabında anlattığı tipin ta kendisidir… Haslet ayrıcalığı olan birkaç çizerimizden biridir.” O yılmamış, savaşmış, uğraş vermiş ve Türk basınında hak ettiği saygın yeri almıştır![12]
Bir de yine kaybettiklerimizden “engel tanımayan engelli” İsmail Gülgeç…
“İsmail’in yaşamı, sürekli engelleri aştığı için ülkemizdeki engelliler için bir kahramanlık öyküsüdür diyemeyeceğim, çünkü o en medeni insanın bile başaramadığı, engel diye bir şeyi tanımlamayan, bu kavramın dışında bütün içtenliği ile var olabilen bir yapıdaydı. O yaşamın maddi, manevi zorlukları karşısında gerçek bir engelsizdi.”[13]
Hatırlar mısınız? O, “… ‘Bütün dinler karadır!’ dediğinde ATV’de Ali Kırca’nın moderatörlüğünü yaptığı ‘Siyaset Meydanı’ programı aniden yayınını kesip reklama gitmişti. Canlı yayınlanan programın sunucusuyla yayın yönetmeninin paniğine neden olan bu cümlenin sahibi, karikatürist İsmail Gülgeç’ten başkası değildi.”[14]
Bu oydu; karikatüristti…
Bir de Aşkın Ayrancıoğlu’nu da unutmamak gerek…[15]
* * * * *
Tüm bunlardan söz edip de ‘Charlie Hebdo’ya da değinmemek olur mu?
Paris’te ‘Charlie Hebdo’ dergisine düzenlenen saldırıda bir katliam yapıldı. Katliama neden olarak gösterilen gerekçeler ise (sözde) Hz. Muhammed’in karikatürünün çizilmesiydi. Oysa bu dergi Hıristiyan, Musevi demeden kendince eleştiriye değer gördüğü dogmaları hicveden bir dergiydi.
Özetle “İslâm dinini küfür ve hakaretten korumak adına hareket ettiğini” iddia eden bir grup fanatiğin mizah dergisi ‘Charlie Hebdo’ çalışanlarını katletmesi bir terör eylemiydi. Katliam için söylenecek tek şey şüphesiz: Sınırsız bir vahşet, gözü dönmüş caniliktir!
Oysa Paris dendiğinde, akla XVIII. yüzyıldaki “Aydınlanma”nın, Diderot’ların, Voltaire’lerin, Jean-Jacques Rouseau’ların, Montesquieu’lerin başkenti gelir.
Kimisine göre “devrim”in başkentidir Paris. Danton’un, Robespierre’in, Saint-Just’ün başkenti. Ya da Louis-Auguste Blanqui’den Jean Jaurés’e, solun çeşit ve renkleriyle, XIX. yüzyıldan XX. yüzyıla, 1870’deki efsanevi ‘Paris Komünü’nden 1944’deki ‘Anti-Nazi Direniş’e, yani ‘Resistance’a, bambaşka bir siyasi büyüye sahip, her metrekaresi tarih olan bir başkent gelir akla ismi zikredildiğinde…
Ya da Seine Nehri’nin “sol yakası” yani “Rive Gauche”u, oradaki Saint-Germain’i, Odeon’u, Saint-Michel’i, Pantheon’u, Montparnasse’ı ile ‘entelektüelizm’in, yani bir bakıma Jean-Paul Sartre’ın, Albert Camus’nün, Simone de Beauvoir’ın başkentidir orası.
Montmartre’ı ile sanatın, Pigalle’i ile XX. yüzyıl kabare hayatının, Seine’in sağ kıyısında, Vendome ve çevresiyle modanın başkenti.
Ve de Binlerce bireyinin hayatına yön veren 68 gençlik olaylarının başkenti!
Ancak Paris, IŞİD için “fuhşun ve müstehcenliğin başkenti”dir. Yıkılmasını elzem “çağdaş Sodom ve Gomore”dır; ‘Charlie Hebdo’ da kafir!
1968 devriminin hemen ertesinde kurulan ‘Charlie Hebdo’, 1960’ta kurulan “Harakiri”, 1915’te kurulup 1968’de bugünkü formatına giren Le Canard Enchainé ya da apolitik mizahın kalesi Fluide Glacial gibi hiçbir dogmayı kabul etmeyen bir dergi. Ama “‘Charlie Hebdo’”nun başka bir özelliği daha var. Dergi “Droit au Blasphème” yani bütün dinsel kutsallıkları alaya alma, eleştirme hakkına en çok sahip çıkan yayın organıydı.
Hedefleri en çok Katolik kilisesi, Papalık, Ortodoks Yahudilik, İsrail, Fransız milliyetçi sağ partileri ve son zamanlarda Selefî ve şiddet yanlısı İslâm. Herkesi çok kızdırsa da Fransız toplumu bu saygısız mizahın varlığını özgürlüklerinin bir garantisi olarak görüyor…
‘Charlie Hebdo’ ırkçılık, yabancı düşmanlığı, göçmen düşmanlığı gibi konularda da hep acımasız oldu. Mizahı sert, şaşırtıcı, komik, şoke edici oldu hep. Ve bütün ideolojik hiyerarşilerle dalga geçti. Fransa devleti dahil. İşte tam da bu yüzden aynı Charles de Gaulle’ün Fransa’nın Cezayir politikalarını eleştiren Jean Paul Sartre’ın tutuklanması talep edildiğinde “Sartre aynı zamanda Fransa’dır/ Sartes, c’est aussi la France” dediği gibi, o gün de sokaklarda yüz binler “Charlie Fransa’dır” diye haykırdılar.[16]
Özetle ‘Charlie Hebdo’, tabuları yıkan çizgilerin dergisiydi. Fransa’da ifade özgürlüğünün temel taşlarından sayılıyordu.[17] İfade özgürlüğünün kendisi olduğu için saldırıya maruz kaldı. Çalışanları katledildi.
Oysa çok cesur karikatürler çizip, cesur hikâyeler anlatan Georges Wolinski 80 yaşındaydı ve siyasi sebeplerle öldürülecek son insandı… Komik, sempatik bir insandı.”[18]
‘Charlie Hebdo’ katliamı konuşulurken bir “ama” ifadesine çok sık rastlanıyor:
“Katliamı lanetliyorum ama sanatçının da insanların kutsal değerlerine saldırmaması gerekirdi; zaten bunlar da komik -güzel- değildi ki”…
Sanatçı ürettiği estetik ürünleriyle, bazı estetik ürünlerini sanat, güzel olarak kabul eden, bazılarını yadsıyan, susturan toplumsal mutabakatın sınırlarını zorladıkça, kutsalı sorguladıkça sanatçı olma özelliğini kazanabiliyor. Bu nedenle de tarih boyunca baskı altında kalıyor, sürgüne gidiyor, bazen işkence görüyor, yaşamını kaybediyor. Çünkü tarih sınıflı toplumların egemenlik ve bağımlılık ilişkilerinin tarihidir. Gerçek sanat gerçekten riskli iş olmaya devam ediyor.[19]
Tam da bu noktada ‘Şeytan Ayetleri kitabı nedeniyle, “İslâm’a hakaret ettiği” gerekçesiyle İran dinî lideri Humeyni’nin hakkında ölüm fetvası çıkardığı Hindistan asıllı yazar Salman Rushdie, “Hepimiz ‘Charlie Hebdo’nun yanında olmalı ve mizah sanatını savunmalıyız. Tiranlığa, sahtekârlığa ve ahmaklığa karşı özgürlüğü savunma zorunluluğumuz var,”[20] diyordu.
Ve haksız da değildi!
N O T L A R
[*] Güney Dergisi, No:116, Nisan, Mayıs, Haziran 2026…
[1] Theodor Ludwig Wiesengrund Adorno.
[2] Selçuk Demirel, Abidin Dino ile Karikatür Üzerine, Gösteri Dergisi, 1983.
[3] Üstün Alsaç, Türkiye’de Karikatür, Çizgi Roman ve Çizgi Film, İletişim Yay., 1994.
[4] Elif Çoruh, “Karikatürü Kelimelerle Çizmek”, Cumhuriyet, 30 Kasım 2020, s.14.
[5] Karikatürcüler Derneği, Başlangıcından Bugüne Türk Karikatürü, Cem Yayınevi., 1971.
[6] Metin Üstündağ, “Eskiden güzel kadın çizen usta karikatürcüler vardı. Mesela Necmi Rıza, Bedri Koraman gibi. O çizgilerdeki kadınlar süs insanlarıydı, seks objeleriydi, edilgenlerdi. Pazar Sevişgenleri’yle kadınlar insan gibi çizilmeye başlandı. Kitabım müstehcen diye toplandı ama hiçbir müstehcen sahne yoktu. O sıralar Charlie Hedbo’dan üstat Wolinski LeMan dergisine misafir gelmişti ve “Yeterince açık saçık çizmemişsin diye kitabını toplatmışlardır,” diye espri yapmıştı. Sonra karikatürlerin balonlarını Fransızcaya çevirince yaşlı ve rahmetli kurt: “Olay müstehcen değil, siyasi” demişti.” (Ceren Çıplak, “Metin Üstündağ: Kendi Oyumuzla Madara Olacağız”, Cumhuriyet, 9 Nisan 2017, s.16.)
[7] Vecdi Sayar, “Cumhuriyet’in Mizahı”, Birgün, 17 Aralık 2023, s.19.
[8] “İzmir Mizah Festivali’ndeki Söyleşi İptal Edildi”, Cumhuriyet, 25 Aralık 2020, s.6.
[9] Aslı Selçuk, “Karikatürleriyle Yaşıyor…”, Cumhuriyet, 11 Mart 2024, s.11.
[10] Emrah Kolukısa, “Umudun Çizeri Latif Demirci”, Birgün, 9 Mayıs 2024, s.15.
[11] Işıl Çalışkan, “Latif Demirci’ye En Zor Veda”, Birgün, 8 Haziran 2022, s.2.
[12] Nazım Alpman, “Küçük Dev Adam Haslet”, Birgün, 29 Mayıs 2025, s.9.
[13] Zeynep Oral, “Ölüm Yıldönümünde Anıyoruz: İsmail Gülgeç”, Cumhuriyet, 21 Şubat 2014, s.17.
[14] Bülent C. Karaköse, “Karikatürün Sıra Dışı Ustası: İsmail Gülgeç”, Cumhuriyet, 12 Şubat 2020, s.14.
[15] Bkz: i) Temel Demirer, “Mizah ile Karikatür(cüler)…”, Rojnameya Newroz, Yıl:5, No:172, 4 Mayıs 2011… ii) Temel Demirer, “Despotların Karikatürden Korkmaları Boşuna Değil!”, Aşkın Ayrancıoğlu, Güneşin Sofrasında Söyleşiler, Liman Yay., Ekim 2022… içinde, ss.vii-xiii iii) Temel Demirer, “Zekâ, Yaratıcılık Kadar Yürekliliktir Karikatür(İst)”, Arasöz Dergisi, Eylül 2016… https://temeldemirer.blogspot.com/2016/10/zeka-yaraticilik-kadar-yurekliliktir.html iv) Temel Demirer, “… ‘Mizah ile Karikatür’ Deyince…”, Kaldıraç Dergisi, No:169, Temmuz-Ağustos 2015… v) Temel Demirer, “Mizah/Gülmece Şah(lar)ı Mat Eder”, Kaldıraç Dergisi, No:229, Ağustos 2020…
[16] Samim Akgönül, “Charlie Hebdo Fransa’dır”, Cumhuriyet, 10 Ocak 2015, s.2.
[17] 2006 Ekimi’nde Fransız parlamentosu “1915’te Ermenilere soykırım yapılmadı demek suçtur” diye özetlenebilecek bir yasa kabul etti. Aynı gün (aynı günlerde değil aynı gün) Hrant Dink bir televizyon kanalında ekrana çıktı. Kekelemeden, duraksamadan, lafı eğip bükmeden konuştu:
– Şimdi Paris’e gideceğim. Orada Concorde Meydanı’nda bir taşın üstüne çıkacağım ve 1915’te Ermenilere soykırım yapılmamıştır, diye haykıracağım. Döneceğim Türkiye’ye; Ankara’da Güven Parkı’nda bir taşın üstüne çıkacağım ve 1915’te Ermenilere soykırım yapılmıştır diye haykıracağım. Bir kolumdan Fransa devleti çekecek, öteki kolumdan Türkiye. Belki beni parçalayacaklar. Ama ben düşüncenin, fikrin sınırlarını siyasetçilerin çizmesine, düşünceye, düşünceyi açıklama özgürlüğüne yasa zoruyla yasak getirilmesine karşı sessiz duramam. Bu benim, bu ülkenin yurttaşı ve bir aydın olarak sorumluluğumdur. Sorumluluklarımızdan kaçamayız. Ben kaçmam… (Aydın Engin, “Bir Düşünce Özgürlüğü Dersi”, Cumhuriyet, 21 Ocak 2015, s.5.)
[18] Ömür Şahin Keyif, “Prof. Dr. Samim Akgönül: Türkiye İçin Dönüm Noktası”, Birgün, 12 Ocak 2015, s.13.
[19] Ergin Yıldızoğlu, “‘Je Suis Charlie’ ve Ötesi – II”, Cumhuriyet, 14 Ocak 2015, s.4.
[20] Hasan Bülent Kahraman, “Kutsal Diye Bir Şey Yok mu?”, Sabah, 14 Ocak 2015, s.20.











