Açıkçası ben kendimi bir ‘barış gazetecisi’ olarak tanımlıyorum ve şu anda Türkiye’deki muhalif medyanın neredeyse tamamıyla ters düşmüş sayılıyorum. Peki ya karşımızdaki, içinde epey de ünlü isimler barındıran meslektaşlarımı, siyasetçileri ne olarak adlandırmak gerekir?
*
Gazeteci- Yazar Tuğçe Tatari t24’e, Türkiye medyasında Kürt siyasetçilere dönük nefret söylemi ve linç kültürü üzerine yazmış:
“Barış dili nedir” diye uzun uzun düşünmemiz gereken bir dönemdeyiz.
Şüphesiz, nefret, intikam ve düşmanlık söylemleri siyaseten bir görünürlük yakalama fırsatı yaratıyor. Tüm dünyada olduğu gibi, faşizmden oy devşirmek mümkün.
Elbette bu durumu sadece siyasetçilerle sınırlı bırakmamak gerekir. Çünkü barış karşıtlığı, Kürt meselesine düşmancıl ve ırkçı bir bakış açısını dillendirmek, aynı zamanda ilave okur ve izleyici sağlıyor, alkışları arttırıyor; etkileşim ve tanınırlık artışına neden oluyor.
Adeta toplumun önünde kanlı düellolar düzenliyorlar; o şiddet dolu dövüş anlarını, insanı kendi doğasından koparıp başka bir vahşi canlıya dönüştüren gösterileri izletiyorlar.
Oysa bir entelektüelin işi, ne siyasette ne de düşünce alanında, bu tür öfkeden beslenen alkışlar ve onaylanmalarla taraftar yaratmakla değildir.
Okuyan, yazan kişi çoğunlukla ilkellikten, vahşetten ve buna hizmet eden her tür söylemden ve eylemden uzaktır.
Özellikle son bir haftadır izliyoruz: Kürt partisinin siyasetçilerinin ağzından çıkan sözler bilinçli biçimde çarpıtılıp, düşmanlaştırılarak hepimizin ortak derdi olan linç kültürünün önüne atılıyor.
Bunu da aramızdan, sağımızdan solumuzdan tanıdığımız, bildiğimiz insanlar yapıyor üstelik.
En ürkütücü yanı da bu zaten.
Yazarlar, gazeteciler, yorumcular bilerek çarpıttıkları beyanların üzerinde tepinerek düşman diliyle, ötekileştirerek yayın yapıyorlar.
O yüzden yazıya “barış dili gazeteciliği nedir, medyada barış dili ne demektir” diye başlamayı tercih ettim.
Üzerine düşünmemiz gereken bir konu bu.
Malumunuz, Pervin Buldan bir açıklama yaptı. Medyanın barış diline çok uzak bir yerden, hatta savaş dilini körükleyerek yayın yaptığını söyledi. Abdullah Öcalan’ın bu konuya ilişkin beyanlarını dile getirdi, “Şikâyetçi” dedi.
Orada Buldan’ın “Biz ne yapabiliriz, medya iktidarın güdümünde” mesajıyla da ortalık toz duman oldu-edildi.
Burada denilenin, denmek istenenin aslında ne olduğunu, ne anlama geldiğini hepimiz biliyoruz.
Buna rağmen “Öcalan, sürece eleştirel bakanların cezalandırılmasını istedi” şeklinde çarpıtılarak konu üzerinde tepinildi-hâlâ da tepiniliyor.
Diğer yandan, Gülistan Kılıç Koçyiğit, “genç şehitler” demek yerine “genç cesetler” ifadesini kullandığı için günlerdir hedefte. Her iki siyasetçi de yanlış anlaşılmalar için özür dilemiş olmasına rağmen, en ağır ve en aşağılayıcı tanımlarla Meclis’te, sosyal medyada ve kendini muhalif olarak tanımlayan medyada topa tutuldu, tutuluyor.
Gerçeği bir miktar deforme ederek yayma alışkanlığı maalesef çok yaygın artık.
O yoğun saldırı altında insan kendinden bile şüphe edebiliyor -ben de yaşıyorum bunu sık sık.
Hele hele, “Durun bir dakika, burada bu söylenmedi; aslında söylenen şudur” dediğinizde, en iyi ihtimalle “Apocu”, “Kürt yalakası” olmakla, bir insana edilebilecek en ağır, en ayıplı küfürlerle karşılık buluyorsunuz. Kötü ihtimal malum, hedef alınarak mahvedilen hayatlar!..
Benim gözümde canlanan görüntü; kandan, nefretten, öfkeden beslenen bir kalabalık var. O kalabalığa birini itiyorlar ve onun parçalanmasını zevkle izliyorlar.
Tabii bu durum bir ülkenin düşünce dünyası adına acı, hüzün, endişe ve yer yer utanç verici bir tablo.
Tam da burada, “Medya barış dilini kullanmıyor” eleştirisine daha yakından bakmak adına, barış dili ne demek, önce ona bakmak gerektiğini düşünüyorum.
“Medyada barış dili” kavramı, gazetecilikte ve genel olarak medya içeriklerinde; çatışma, şiddet, ayrımcılık ve nefret yerine barış, empati, diyalog ve çözüm odaklı bir anlatım tarzını benimsemektir.
Barış dili, haberlerin nasıl yazıldığına, hangi kelimelerin seçildiğine, hangi seslerin duyurulduğuna veya duyurulmadığına, kimin hikâyesinin anlatıldığına dair bir etik yaklaşımdır. Temel amaç, toplumda kutuplaşmayı artırmak yerine anlayışı, diyalogu ve uzlaşmayı güçlendiren bir dil kullanmaktır.
Biraz örneklemek gerekirse:
“Biz–onlar” ayrımı yapılmaz; kimse ötekileştirilmez.
Haberin öznesine insan odaklı yaklaşılır, geçmiş acılar pornografik biçimde sunulmaz.
Sadece problemi değil, çözüm yollarını da anlamaya çalışır.
Irk, din, cinsiyet, etnisite veya kimlik üzerinden ayrımcılığa neden olacak sözler söylenmez, yazılar yazılmaz.
Şimdi, bu “Medyada Barış 101” hatırlatması üzerine sormak isterim:
Bizim medyamıza barış dili mi, savaş dili mi hâkimdir?
“Barış gazeteciliği” kavramı, ilk olarak Johan Galtung ve Jake Lynch’in araştırmalarıbnda kullandıkları bakış açısı olarak kavramlaşıp literatüre girmiştir. Buna göre gazeteciler yalnızca “çatışma haberi” değil, aynı zamanda “barış sürecinin bir parçası” olabilecek haberler üretmelidir.
Açıkçası ben kendimi bir barış gazetecisi olarak tanımlıyorum ve şu anda Türkiye’deki muhalif medyanın neredeyse tamamıyla ters düşmüş sayılıyorum.
Peki ya karşımızdaki, içinde epey de ünlü isimler barındıran meslektaşlarımı, siyasetçileri ne olarak adlandırmak gerekir?
Savaş destekçisi mi?











