Veysi Dağ: Türkiye’nin Orta Doğu’daki Tehlikeli Rotası Katliamları Nasıl Körüklüyor?

Yazarlar

Türkiye’nin bölgesel politikası, Orta Doğu genelinde nüfuzunu genişletmeyi ve bu süreçte yerel ve dış hırslarına meydan okuyan toplulukları –özellikle Kürtleri– bastırmayı amaçlıyor. Bu stratejinin insani maliyeti ise dehşet vericidir. Suriye kıyılarından Süveyda’ya, Halep’ten İran içlerine kadar Türkiye’nin manevraları sivillere ağır zararlar verdi.

Ankara, köklü bir İslamcı vekil güçler ağı oluşturdu, bunu sürdürdü ve yönetti.

Mart ayında Alevi toplumuna ve Temmuz 2025’te Dürzilere yönelik gerçekleştirilen katliamların ardından, Halep’in Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahallelerindeki Kürt sakinler son kurbanlar oldu. Bu kesimler; Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu (SMO), Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) ve bunlara bağlı cihatçı gruplardan oluşan aynı güç koalisyonu tarafından hedef alındı.

Sosyal medyada yaygın olarak paylaşılan çok sayıda görüntü ve video kaydı; cihatçıların Kürt sivillerin ve savaşçıların cenazelerine saygısızlık ettiğini, çocuklara bilinçlerini kaybedene veya ölene kadar işkence yaptıklarını ve 7. yüzyılda Arapların Yahudilere yönelik gerçekleştirdiği bir katliama atıfta bulunan “Hayber, Hayber, Ey Yahudiler” sloganları ile “Allahu Ekber” nidaları eşliğinde cesetleri yaktıklarını gösteriyor. Bu vahşeti gerçekleştirenler kendilerini İslamcı cihatçılar olarak tanımlarken, bu eylemlerin asıl mimarı bakanları, ordusu ve istihbarat teşkilatıyla Türk devletidir.

Ankara; ekipman, istihbarat, lojistik destek ve ulaşım sağlayarak köklü bir İslamcı vekil güçler ağı oluşturmuş, bu ağı ayakta tutmuş ve yönetmiştir. Türkiye’nin Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) eski başkanı ve mevcut Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 2014 yılına kadar uzanan sızdırılmış kayıtlarda da ortaya çıktığı üzere, bu sistemin merkezinde yer almıştır.

Türkiye’nin Kökleşmiş Cihatçı Altyapısı

2011 yılında Suriye iç savaşının patlak vermesinden bu yana Türkiye, çatışmanın şekillenmesinde son derece yıkıcı bir rol oynadı. Ankara, Suriye genelinde ve ötesinde radikal cihatçı grupları aktif olarak destekledi; İstanbul ise Avrupa, Kuzey Afrika, Orta Asya ve Körfez’den gelen binlerce küresel cihatçı için ana geçiş noktası oldu.

Bu savaşçılar Türk havalimanlarından özgürce geçerek Türk istihbaratının yardımıyla veya göz yummasıyla Suriye sınırına taşındılar. Ardından Suriye içinde eğitildiler, silahlandırıldılar ve sahaya sürüldüler. Türkiye’nin cihatçı altyapısı ne gizli ne de tesadüfiydi: Uluslararası medya bunu geniş çapta haberleştirdi, insan hakları örgütleri belgeledi ve Batılı istihbarat servisleri bunu kabul etti.

Ancak Türkiye, büyük ölçüde NATO üyeliği, mülteci akışları üzerindeki kozu ve cihatçıların Avrupa’ya hareketini kolaylaştırmadaki rolü nedeniyle ciddi bir yaptırımla karşılaşmadı. Batılı başkentlerin Ankara ile karşı karşıya gelme konusundaki bu isteksizliği, Türkiye’nin cezasız kalmasına yol açarken, aynı zamanda Türkiye’yi –bilanço açısından yalnızca Beşar Esad rejiminin gerisinde kalan– yüz binlerce sivilin ölümünde suç ortağı haline getirdi.

Türkiye’nin Suriye politikası hiçbir zaman sivillerin korunması veya demokratik dönüşüm taahhüdüyle yürütülmedi. Bunun yerine Ankara, Suriye’yi Türk nüfuzuna tabi kılmayı ve Kürt siyasi emellerini ne pahasına olursa olsun ezmeyi amaçlayan jeopolitik bir gündem izledi. Bunun sonuçları, Kürt sivillere yönelik katliamların Alevi ve Dürzi topluluklarına yapılan önceki saldırıları yansıttığı Halep’te açıkça görülmektedir.

ABD Siyasi Kalkanı ve Tom Barrack’ın Rolü

Bu katliamlar, Başkan Donald Trump döneminde ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi olan ve politikası Türkiye’nin bölgesel emellerinin ilerlemesine ve cihatçı aktörlerin siyasi meşruiyet kazanmasına katkıda bulunan Tom Barrack’ın rolüyle daha da karmaşık bir hal alıyor.

Belgelenmiş katliam siciline rağmen Barrack, Türkiye destekli güçlere defalarca siyasi kalkan sağlamış ve Ankara’nın gündemini teşvik etmeye devam etmiştir. Birçok sosyal medya kullanıcısı ve Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR) direktörü Rami Abdulrahman, Barrack’ı Halep katliamında suç ortaklığı yapmakla suçlamıştır. Barrack’ın eylemleri, cihatçıları hesap verebilirlikten etkili bir şekilde korumuştur.

Alevi, Dürzi ve Kürt topluluklarına yönelik vahşeti belgeleyen videoların yaygınlığı, IŞİD ve Hamas tarafından kullanılan yöntemlerle çarpıcı benzerlikler gösteren metotları ortaya koymaktadır. Bu eylemler münferit olaylar değil; maksimum acı çektirmek, sivil nüfusu terörize etmek, sosyal ve siyasi yapıları parçalamak ve tartışmalı bölgeleri azınlık topluluklardan temizlemek amacıyla tasarlanmış bilinçli terör kampanyalarıdır. Tüm bunlar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan yönetimindeki Ankara’nın Suriye vizyonuyla uyumludur.

Ankara’nın İran ve Hizbullah ile Hizalanması

Türkiye’nin istikrar bozucu rolü Suriye’nin çok ötesine uzanıyor. Ankara, bölgesel manevralarını, özellikle İran konusunda ABD’nin politika hedeflerini doğrudan baltalayacak şekilde genişletti.

Türkiye, milyonlarca İranlı anlamlı bir siyasi değişim talep ederken bile, İran’daki dini rejimin çöküşünü önlemek için sessizce iş birliği yaptı. [Hakan] Fidan’ın İran’a gerçekleştirdiği son ziyaret, Kudüs’teki “ortak düşman” etrafında şekillenen bu iş birliğini daha da pekiştirdi.

Bu iş birliği; istihbarat paylaşımı, koordinasyon ve İran’ın en güçlü vekil gücü olan Hizbullah’a verilen destekle kendini gösterdi. Türkiye’nin Hizbullah ile olan siyasi, mali ve lojistik bağları, aşırıcılığa karşı bir kale olduğu yönündeki iddiasıyla taban tabana zıttır. Ankara, Hizbullah’ın operasyonel kapasitesini ve silahlanmasını sürdürmesini sağlayarak Lübnan, Suriye ve ötesindeki istikrarsızlığa katkıda bulunurken, İran’ın bölgesel etkisini dizginleme çabalarını da baltalıyor.

Çok sayıda rapor ayrıca Türk kuvvetlerinin sınır ötesinde Kürt savaşçıları takip ettiğini, İran topraklarına girdiğini ve İran güvenlik servisleriyle operasyonel istihbarat paylaştığını belirtiyor. Bu iş birliği, Tahran’ın Türkiye için hiçbir tehdit oluşturmayan ancak İran’ın otoriter sistemine meydan okuyan Kürt savaşçıları hedef almasına ve ortadan kaldırmasına olanak tanıdı. Bu eylemler Türkiye’yi; insan haklarına destek, demokratik dönüşüm ve İran’ın nükleer ile füze programları ve vekil ağlarının kısıtlanması gibi Amerika’nın İran’daki beyan edilen hedefleriyle doğrudan karşı karşıya getirmektedir.

Şiddeti Süreklileştiren Bir Politika

Türkiye’nin bölgesel politikası, Orta Doğu genelinde nüfuzunu genişletmeyi ve bu süreçte yerel ve dış hırslarına meydan okuyan toplulukları –özellikle Kürtleri– bastırmayı amaçlıyor. Bu stratejinin insani maliyeti ise dehşet vericidir. Suriye kıyılarından Süveyda’ya, Halep’ten İran içlerine kadar Türkiye’nin manevraları sivillere ağır zararlar verdi.

Bu yaklaşım; orantısız bir şekilde azınlıklaştırılmış toplulukları hedef almakta, demokratik özlemleri boğmakta, otoriter rejimleri güçlendirmekte ve şiddet döngülerini sürdürmektedir. Türkiye’nin politikası istikrarsızlığı beslemekte, kaos yaratmakta ve ardından bu kaosu jeopolitik kazanım için kullanmaktadır.

Ankara’nın İran’daki otoriter rejimi desteklerken Suriye’deki cihatçı ağları güçlendirmesi, [Donald] Trump’ın bölgesel istikrar, barış ve vekalet savaşlarının çözümü yönündeki beyan edilen vizyonuna aykırı düşmektedir. Eğer ABD yönetimi Orta Doğu’da kalıcı bir istikrar sağlama konusunda ciddiyse, Türkiye’ye yönelik yaklaşımını yeniden gözden geçirmesi gerekebilir.

Suriye kıyısında, Süveyda’da ve Halep’te yaşanan katliamlar birer sapma değildir. Bunlar; gücü, genişlemeyi ve kontrolü; bir arada yaşamaya, istikrara ve barışa tercih eden on yıllık bir Türk politikasının öngörülebilir sonuçlarıdır. Türkiye’nin rolüyle yüzleşilmediği sürece, şiddet döngüsünün devam etmesi ve zaten büyümekte olan kurbanlar listesine yeni toplulukların eklenmesi muhtemeldir.

/Bu yazı JeruSalem Post’tan alınmıştır..

Yazar Hakkında:

Yazar, Kudüs İbrani Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde araştırma görevlisidir.

X: @dagweysi /

 

İlginizi Çekebilir

AB Komisyonu Başkanı Leyen: Grönland ‘bize güvenebilir’
İran’dan Türkiye’ye Amerika uyarısı: Üsleri vururuz

Öne Çıkanlar