Xwedêda Dilxêrî: Kürtler ve çobanlık…

GenelGündem

Carl Schmitt’in dikkat çektiği gibi, “düşman” özünde siyasal bir kategoridir. Düşmanlık, ahlaki ya da kültürel olmadan önce siyasaldır. Ancak bu siyasal kavramın zamanla başka mecralara, başka etki alanlarına taşındığını; orada yeniden üretildiğini ve farklı içeriklerle doldurulduğunu da görürüz.
Son günlerde Türkiye’den bazı ilahiyatçıların sosyal medyada Kürtler hakkında kullandığı dil, tam da bu bahsi geçen olgunun tipik bir örneğini sundu. Bu, eski Kürt düşmanlığının iflas ettiğini veya bazı çevrelere etki yapacak kapasitesi olmadığından, kültürel alanda Kürt düşmanlığının yeniden inşa edilmeye çalışılmasıdır ve İslamcı çevrelerde ilahiyatçıların dili üzerinden yürütülüyor. IŞİD ile El Kaide ile ele ele gezen bir zihniyetin düşman arayışının şahidiyiz bu günlerde. Öteden beri Kürtlere karşı var olan hıncın yeniden canlandırılmasını isteyen bazı çevreler, ilginç bir şekilde topyekûn Kürtlere saldırmaya başladılar.

Burada bir örnekten yola çıkarak buna değinmek istiyorum. Cemil Kılıç adlı bir ilahiyatçı, X üzerinden yaptığı paylaşımlarda “Kürt” teriminin sanıldığı gibi etnik bir nitelik taşımadığını, aksine bütünüyle sosyolojik bir içerik ifade ettiğini ve dolayısıyla “Kürt halkı” diye bir şeyin olmadığını ima etti. İddia şuydu: „kaynaklar“ geçtiği üzere “Kürt” etnik bir adlandırma değildir; göçebe, çoban ya da belirli bir yaşam tarzını ifade eden sosyolojik bir terimdir. Bu yaklaşıma göre Kürtler etnik bir kategori değil, tarih içinde oluşmuş sosyolojik bir kitledir. Bu görüş, “isim kaderdir” anlayışıyla desteklenmeye çalışılıyor; adın kendisinin kimliği belirlediği ileri sürülüyor bir şekilde. Şuraya getiriyorlar, uzatmayın, gelin bize kul köle, Afganlar yerine siz çoban, ya da Halep sokaklarında haykırdığımız gibi „boyaxcî“ olun, bu iş bitsin. Bu da zaten yeni bir şey değil, özünde tanıyoruz ve biliyoruz. Kürtlerin de buna cevabı zaten ortada.


Kaynak dedikleri de ya sadece Kürtlerin inkârı üzerine kendileri tarafından oluşturulmuş kaynaklardır ya da bazı yüzeysel internet bilgileri. Yoksa diğer objektif kaynakların dedikleri de zaten ortada.


Tekrar dönersek konuya: Bu tez, ilk bakışta bazı yüzeysel gözlemlerle desteklenebilir gibi görünse de, mesele iddia edilenden çok daha karmaşıktır.
“Kürt” terimi en az İslam öncesine kadar uzanan bir geçmişe sahiptir. Hem İslam öncesi hem de İslam sonrası kaynaklarda, İranî, Arap ve diğer klasik metinlerde, açık biçimde etnik bir topluluğu ifade edecek şekilde kullanılmıştır. Kavramın tarihsel ortaya çıkışı ve yüzyıllar boyunca kullanımı, etnik bir içerik taşıdığını gösterir. Bu, literatürde uzun zamandır bilinen bir durumdur.


Ancak burada kritik nokta şudur: Ne “Kürt” ne de başka bir etnikon/demonim yalnızca etnik bir terim değildir. Her etnik adlandırmada olduğu gibi, bunun da bir iç ve dış tarihsel sosyolojisi vardır. Farklı coğrafyalarda, farklı siyasal sınırlar ve üst kimlikler içinde, farklı anlam katmanları kazanmıştır.
Bu durum başka halk adları için de geçerlidir. Örneğin “Türk” kavramı İran’da farklı, Kazakistan’da farklı, Kafkasya’dafarklı, Türkiye’de farklı çağrışımlar üretebilir. Benzer şekilde “Kürt” kavramı da Kuzey İran’da farklı, Güney İran’da farklı, Türkiye’de farklı çağrışımlar taşır. Bu, sosyolojik ve etnolojik etkileşimlerin doğurduğu doğal bir olgudur.


Fakat bu sosyolojik katmanlar, kavramın etnik boyutunu ortadan kaldırmaz.


Özellikle İran bağlamında “Kürt” kavramı etnik, filolojik ve kimi zaman dinî boyutlar taşır. Batı İran’da zaman zaman “Kürt” ifadesi Sünnilikle özdeşleştirilmiştir. Bazı bölgelerde ise geçim biçimiyle, özellikle hayvancılık ve çobanlıkla ilişkilendirilmiştir. Zagros sıradağlarının çevresinde yaşayan aşiretleri Farslar “Kurdzeban” (Kürtçe konuşan) ve “Lorzeban” (Lorca konuşan) gibi kategorilerde sınıflandırmış, dil temelli ayrımlar yapmışlardır. Ayrıca aynı aşiretler için yine etnik bir ayrışma da yapılır: “kavm-i kord” ve “kavm-i lor” gibi ifadelerle etnik bir boyuta da işaret edilmiştir.
Tarihsel olarak Kürtlerin hayvancılıkla uğraşmaları nedeniyle bazı bölgelerde komşu halklar tarafından “çobanlık” ile ilişkilendirildikleri de bilinir. Özellikle Mazandaran bölgesinde, Safevî döneminde iskân edilen Kürt aşiretleri bağlamında, yerel dilde “Kürt” ile “çoban” kelimelerinin örtüştüğü kullanımlar görülmüştür.

  1. yüzyılda bölgeyi ziyaret eden bir seyyahın aktardığı ilginç bir örnek vardır: “Cejn-i kord” adı verilen bir bayramdan söz eder ve bunu “Kürt bayramı” zanneder. Bayramın Nevruz’a yakın tarihte kutlanması bu yanılgıyı güçlendirir. Daha sonra anlaşılır ki bu, aslında “çoban bayramı”dır. Yerel dilde “cejn-i kord” çoban festivali anlamına gelmektedir. Sosyolojik bir çağrışım, etnik bir anlam gibi okunmuştur. Bu yanlış yorum, literatürde de uzun süre etkisini sürdürmüş ve Nevruz ile ilgili bazı hatalı çıkarımlara yol açmıştır.
    Yine bu bölgede dahi bu sosyolojik atıfın kavramın etnik kullanımıyla paralel bir şekildedir. Buralarda Kürt teriminin etnik yapısını çok daha güçlü bir şekilde koruduğunu görebiliyoruz.
    Kürtlerin İran coğrafyasının bazı bölgelerinde bu zanaatla anılmaları doğrudur. Benzer biçimde tarihsel kayıtlarda Kürtlerin bir koluna “Çobankaran” ya da “Şıvankaran” adlandırmaları geçer.

 

12. yy’da Güney Kürt bölgelerinde bu adla anılan bir hanedanlığın oluşduğunu görürüz. Bugün dahi Goran Kürtleri içinde bu adı taşıyan aşiretler vardır. Bu isim, “çoban olarak çalışanlar” anlamını gelse de muhtemelen özünde küçük baş hayvan göçebeliğine işaret eder. Zaten Şıvankaranların göçebe bir hayat sürdükleri kaynaklarda geçer.


Yine Kürt aşiretleri arasında da bu eksende adlandırılmaların yapıldığını görüyoruz. Örneğin Goran aşiretinin isminin „gaw-barakan“, yani „öküz ile göç“ edenden geldiğini öne sürer Minorsky; bu da onların diğer aşiretlere göre büyükbaş hayvan beslediklerini gösterir. Buna benzer, bugün Horasan’a sürülen büyük Çemişgezek Kürt aşiretinin aynı şekilde bu ismin Türkmen hanedanlıkları zamanında Türkçeye çevrilmesiyle ortaya çıktığı rivayet edilir. Bu rivayete göre Çemişgezek „camış gezek“ yani „camış/öküz ile gezen/göç eden“ anlamını taşır; bu da Goran Kürtleri ile Dersim Kürtlerinin ortak tarihine bir gösterge olabilir. Bu arada aynı şey Türk boyları içinde de geçerlidir. Ağaçeri boyu, örneğin “ağaç eri”, yani ormancı ya da ormanda yaşayan insan anlamına gelir. Bunların bir bölümü Lurlar içinde eriyip Lurlaşmışlardır bugün.


Fakat yine vurgulamakta yarar vardır, bütün bunlar Kürt kavramının merkezî etnik içeriğini değil, belirli yer ve dönemlere özgü sosyolojik çağrışımlarını yansıtır.
Sorun tam da burada başlar: Bu periferik, yerel ve bağlamsal anlamlar kavramın merkezine yerleştirilmeye çalışılır. “Kürt” teriminin yalnızca sosyolojik bir adlandırma olduğu iddia edilir. Oysa sosyolojik, dinsel ya da sosyoekonomik çağrışımlar, kavramın etnik içeriğinin etrafında oluşmuş katmanlardır; onun yerine geçmez.
Kürtler, yalnızca bir yaşam biçiminin temsilcileri değildir. Geniş bir coğrafyada, farklı halklarla iç içe yaşamış, tarihsel sürekliliğe sahip bir topluluktan söz ediyoruz. Bu tarihsel ve toplumsal zenginlik, kavramın çok katmanlı yapısını açıklar. Ancak bu katmanları etnik içeriğe karşı kullanmak, bilimsel değil polemiktir.
Sonuç olarak “Kürt” kavramı hem etnik hem sosyolojik boyutlara sahip, çok katmanlı bir terimdir. Bu katmanları birbirine karşı kullanmak, açıklamak yerine bulanıklaştırır. Siyasal düşmanlık dilinin kavramsal alanlara taşınması ise tam da burada kendini gösterir: Kavramın merkezini değil, en uzak periferisini esas alarak hüküm vermek ve bunu Kürtlere karşı nefret aracı yapmak.


Bu arada durum yalnızca Kürtlere ya da “Kürt” terimine özgü değildir. Örneğin benim büyüdüğüm coğrafyada “Türk” terimi etnik bir niteleme olarak kullanılmazdı. Kürtçe konuşanlar onlara “Romî” derdi, yani “Anadolulu”. Azerilere ise “Tat” denirdi; bu da aşiret bağları olmayan insanlar için kullanılan ve pek de olumlu bir anlam taşımayan bir ifadedir. Bunlar bilinen şeylerdir.  Bizim coğrafyamızda bu bütün etnik içerikli kavramlar için geçerlidir; örneğin Ermenilere felah denilirdi; ki bu da Arapçadaki çiftçi kelimesinden geliyor. Yine Gürcü isminin Yunancadaki aynı kelimeden türetildiği üzerinde son zamanlarda durulur.


Sorun, Kürtlere yönelik öfke ve nefreti kusmak için her türlü malzemenin kullanılabilmesidir. Nerede en küçük bir çağrışım bulunursa, bu hemen nefretin aracı hâline getirilir; insanları incitmek, küçültmek, yok saymak için kullanılır. Ancak artık buna sessiz kalınmayacaktır. Bu yazının yazılma nedeni de budur: Bu yaklaşımı teşhir etmek ve buna karşı söz söylemek. Eğer insanlar sürekli düşman olarak etiketlenirse, buna karşı tepki doğması da kaçınılmazdır ve bu tepki büyür, sizi de aşar. Bu tür psikolojik oyunlara başvurmanın aslında kimseye faydası yoktur. Fakat artık buna karşı duracak bir bilinç ve irade vardır.

 

İlginizi Çekebilir

Amed Mardin: Kimliksizleştirme, Ehlileştirme ve Teslimiyet Dayatmasına Karşı Kürtlerin Geleceği
Tahran’daki bir çarşıda yangın çıktı

Öne Çıkanlar