Yunus Behram: 10 Mart Anlaşması; Türkiye’nin vesayeti altında Şam ile Rojava arasında ertelenmiş bir barış

Yazarlar

 Suriye’deki çatışmanın üzerinden on yıldan fazla zaman geçmesine rağmen, devletin yeniden şekillendirilmesine yönelik girişimler hâlâ siyasi ve bölgesel gerçekliklerin engeline takılıyor. 10 Mart 2025’te Suriye hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında imzalanan anlaşma, ülkenin kuzey ve doğusundaki idari ve askeri yapıları merkezi devlet çerçevesine entegre etme yönündeki en son girişim olarak öne çıktı. Ancak yılın sonuna yaklaşılırken, anlaşmanın barışa açılan bir fırsattan ziyade ertelenmiş bir çatışma aşamasına dönüşmesine yol açabilecek derin bir yapısal krizle karşı karşıya olduğu görülüyor.

1. Anlaşmanın Arka Planı ve Siyasal Boyutları

Anlaşma, Suriye toprak bütünlüğünü koruma kaygısıyla, özerk yönetimin siyasi varlığının resmen tanınma arzusunun kesiştiği karmaşık bir iç bağlamda imzalandı. Metin; özerk yönetim bölgelerindeki sivil ve askeri kurumların birleştirilmesini, petrol kaynakları ile sınır kapılarının devlet denetimine geçmesini ve etnik-dini bileşenlerin merkezi kurumlarda temsil edilmesini öngörüyordu. İlk bakışta, bu düzenleme egemenliği koruyan ama yerel özgünlükleri de dikkate alan uzlaşmacı bir adem-i merkezîlik formülü olarak göründü. Ancak taraflar anlaşmaya farklı niyetlerle yaklaştılar: 

Şam, bunu yıllardır kontrolü dışında kalan bölgeler üzerinde adım adım yeniden egemenlik kurmanın bir aracı olarak gördü.  Özerk yönetim ise anlaşmayı kendi yapılarının meşruiyetinin zımni olarak tanınması şeklinde yorumladı. Bu niyet farklılığı, anlaşmayı temelden kırılgan ve çelişkili hale getirdi.

2. Uygulamadaki Yapısal Kriz

Anlaşmanın imzalanmasından hemen sonra, metinle uygulama arasındaki uçurum ortaya çıktı. Güvenlik ve askeri kurumların yeniden yapılandırılmasıyla ilgili maddeler teorik düzeyde kaldı; ortak takip komiteleri ise gerçek yetkiden ve bağlayıcı hukuki mekanizmalardan yoksundu. Özerk yönetim, “entegrasyon” sürecinin kendi kurumsal yapısını adım adım tasfiye etme aracına dönüşmesinden korkarken; Şam, uygulamadaki her gecikmeyi devlet otoritesine karşı siyasi bir başkaldırı olarak görüyor. Sonuçta, anlaşma karşılıklı vaatler düzeyinde donup kaldı.

3. Zaman Baskısı ve Taahhüt Sınırları

Anlaşma, 2025 yılı sonuna kadar tamamlanacak bir takvim öngörüyordu; ancak sahadaki gelişmeler bunun gerçekçi olmadığını gösteriyor. Askeri güçlerin birleştirilmesi, kaynakların paylaşımı ve siyasi temsiliyet gibi konular yeni bir anayasal zemin gerektiriyor — oysa bu zemin henüz oluşmadı. Ekonomik çöküş, toplumsal bölünmüşlük ve karşılıklı güvensizlik koşullarında maddelerin zamanında uygulanması bir temenniden öteye geçemiyor. Dolayısıyla, takvimin uzatılması ya da yeniden müzakere edilmesi olasılığı, metne birebir uyulmasından çok daha muhtemel görünüyor.

4. Bölgesel Etkiler ve Türkiye Faktörü

Anlaşmanın seyrini, Suriye’yi çevreleyen karmaşık bölgesel ortamdan bağımsız düşünmek mümkün değil. Türkiye — özerk yönetimi ulusal güvenliğine tehdit olarak gördüğü için — bu yapının herhangi bir şekilde tanınmasını, kendi sınırları içindeki ayrılıkçı eğilimleri cesaretlendirecek tehlikeli bir emsal sayıyor. Bu nedenle Ankara, anlaşmanın sonuçlarını zayıflatmak veya engellemek için yerel gruplara destek veriyor, siyasi ve askeri baskı uyguluyor.

Öte yandan, Ebu Muhammed el-Colani liderliğindeki Heyet Tahrir el-Şam da anlaşmayı dikkatle izliyor. Doğrudan taraf olmasa da, yeni bir siyasi eksen oluşturulması ihtimalinin kendi nüfuzunu tehdit edeceğine inanıyor. Sahadaki araçları sayesinde, süreci sabote etme veya sonuçlarını etkileme kapasitesine sahip.

5. İhlal Olasılığı ve Ertelenmiş Patlama

Mevcut göstergeler, anlaşmanın bir “yapısal tıkanma” aşamasına girdiğini ortaya koyuyor. Hiçbir taraf, tüm maddeleri uygulayacak ne isteğe ne de güce sahip. Özerk yönetim idari özerkliğini yitirmekten korkuyor; Şam, tam denetim sağlamadan hiçbir özerklik formülünü kabul etmiyor; Türkiye anlaşmayı sınır güvenliği açısından riskli görüyor; Colani ise kuzeydeki güç dengelerinin bozulmasından endişe ediyor. Bu karmaşa, anlaşmayı kırılgan bir diplomatik dengeye bağlıyor. Dikkatsiz bir adım, süreci ya tamamen çökertir ya da yeni bir çatışma dalgasını tetikler.

6. Olası Başarısızlığın Sorumluluğu

Eğer anlaşma tamamen çökerse, en büyük kaybı özerk yönetim yaşayacak; çünkü somut güvenceler almadan siyasi tavizler verdi. Şam ise başarısızlığı, “merkezi otoriteyle ortaklığın imkânsız olduğu” yönündeki tezini güçlendirmek için kullanacaktır. Türkiye, bunu Kürt özerkliğini engelleme politikasının zımni bir zaferi olarak görecektir. Ve tüm bu denklemde, bölge halkı yine siyasetin sessiz kurbanları olacaktır. 

7. Sürenin Sonunda Ne Olacak?

Yeni yılın başlarında, anlaşmayı revize etmek için uzatılmış ya da Rusya arabuluculuğunda yeni bir formülle yeniden canlandırma girişimleri bekleniyor. Ancak bunun başarısı, Şam’ın özerk yönetime gerçek yetkiler vermeye ne kadar hazır olduğuna ve özerk yönetimin askeri-siyasi kanatlarını ne ölçüde birleştirebileceğine bağlı olacak.

8. Karşılıklı Acz ve Türk Etkeni

Anlaşma, devletin birliği ile azınlıkların — özellikle Kürt halkının — haklarını güvence altına alan yeni bir anayasa yazımını öngörse de, uygulama hem yerel aktörlerin yetersizliği hem de dış vesayet nedeniyle tıkanmış durumda. Colani’nin ne anayasa yapımında meşru bir rolü ne de bunu dayatacak siyasi yetkisi var. Özerk yönetim ise ulusal düzeyde uzlaşılmış bir siyasi çatı olmadan süreci tek başına yürütemiyor. Ama en büyük engel, Türkiye’nin nüfuzu olmaya devam ediyor. Ankara, Suriye’nin istikrarını sağlamak yerine, kendi kontrolünde siyasi ve güvenlik bölgeleri oluşturmayı hedefliyor. Türkiye’nin doğrudan desteğiyle hareket eden Hamzat ve Ahrar el-Şarqiya (Amşat) gibi gruplar, ne Colani’ye ne de yerel Suriyeli otoritelere bağlı; doğrudan Türk komutanlıklarına bağlı hareket ediyorlar.

Bu silahlı fraksiyonlar, sahada sürekli ihlaller gerçekleştirerek Şam ile özerk yönetim arasındaki güven ortamını zedeliyor, müzakere sürecini sabote ediyor. İçsel yetersizlik ile Türk vesayetinin iç içe geçtiği bu tablo, anlaşmanın bu yılki takvimi içinde uygulanmasını neredeyse imkânsız kılıyor.

Dolayısıyla, sürecin ya uzatılması ya da yeniden müzakere edilmesi en gerçekçi seçenek olarak görünüyor — ta ki Ankara tutumunu değiştirmedikçe veya tüm Suriyelileri kapsayan bir ulusal mutabakat sağlanmadıkça. 

Sonuç

10 Mart Anlaşması, modern Suriye tarihinde istisnai bir siyasi deneydir. Çatışmayı bitirmemiş olsa da, Suriye’de “mümkün olanın sınırlarını” göstermiştir: Bir yanda birliğine sıkı sıkıya bağlı merkezi otorite, diğer yanda henüz tamamlanmamış bir devlet içinde meşruiyet arayan yerel bir yönetim. Bugün anlaşma, yaşamla ölüm arasındaki gri bir bölgede duruyor — coğrafyanın belirlediği kırılgan bir dengeye bağlı.

Eğer ulusal bir irade tarafından sahiplenilmezse, Suriye’nin bitmeyen denkleminin bir başka bölümü olmaktan öteye geçemeyecek: tarihsel merkeziyetçilik ile fiilî adem-i merkezîlik arasında sıkışmış bir “imkânsız uzlaşma” olarak.

İlginizi Çekebilir

Google ve Amazon’un İsrail’le gizli ‘kod anlaşması’ yaptığı iddia edildi
DEM Parti İmralı Heyeti’nden açıklama: Sürecin ilerlemesi konusunda fikir birliği içindeyiz

Öne Çıkanlar