IŞİD, Bağuz’da son kalesinin düşmesiyle sona ermedi. Yalnızca ilan edilmiş bir örgüt olarak sahneden çekildi; fakat bir fikir olarak, yeni isimler ve farklı bayraklar altında kendini yeniden üretti. Askerî yenilgi, projenin sonu değil; aksine daha tehlikeli bir evrenin başlangıcıydı: Gizlenme, “devlet” ve iktidar kisvesine bürünme evresi…
Rakka ve Bağuz’un ardından binlerce IŞİD militanı dağıldı. Kimileri yeraltına çekildi, kimileri ise Fırat’ın batısındaki silahlı İslamcı yapılar içinde yeniden konumlandı. Bu alan, yeniden toparlanma için hazır bir zemin sundu. Ortada yeni bir siyasal proje yoktu; aksine kapanmamış bir dosya olarak duran ertelenmiş bir intikamın yeniden örgütlenmesi söz konusuydu. Bu intikam, bağlamından koparılarak anlaşılamaz. Kobanê, Rakka ve ardından Bağuz; yalnızca kaybedilmiş savaşlar değil, “hilafet” projesinin esas olarak Kürt güçleri tarafından ve uluslararası destekle kırıldığı dönüm noktalarıydı.
O günden sonra Kürtler, sembolik ve stratejik bir düşman haline geldi. İntikam alınması gereken hedef. Gerekirse yıllar sonra bile.
Şiddetin Benzerliği: Araçlar Aynıysa Maske Düşer
Bu gruplarla IŞİD arasındaki benzerlik, yalnızca ideolojik arka plan ya da militan geçişkenliğiyle sınırlı değil. Kullanılan şiddetin doğasında da açıkça görülüyor. Colani ile bağlantılı olduğu belirtilen grupların uyguladığı infaz, sindirme ve terör yöntemleri; Rakka ve Musul’da IŞİD’in en güçlü olduğu günleri ürkütücü biçimde hatırlatıyor. Bu şiddet rastgele değil; teşhirci, hesaplı ve siyasidir. Amaç, kurbanı aşağılamak, toplumu kırmak ve korkuyu bir yönetim aracına dönüştürmektir. Bu, IŞİD’in ayırt edici özelliğiydi.
Bugün aynı yöntemlerin, farklı bayraklar altında yeniden ortaya çıkması, temel bir soruyu dayatıyor: Gerçekten örgütler mi değişti, yoksa sadece isimler mi? Aynı tekniklerin, yeni bağlamlarda ve belirli hedeflere karşı kullanılması, yaşananların münferit ihlaller değil; aktarılmış bir şiddet geleneği olduğunu düşündürüyor. Hedef ise büyük ölçüde aynı: Kürt güçleri ve onların toplumsal çevresi.
Türkiye’nin Rolü: Kürt Projesine Karşı Vekâlet Savaşı
Bu tabloda Türkiye, ideolojik nedenlerden çok, açık stratejik hesaplarla bu silahlı yapıları destekleyen başat aktör olarak öne çıkıyor. Ankara, bu grupları esas olarak şu yapılara karşı vekâlet gücü olarak kullandı: Suriye Demokratik Güçleri (SDG), Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi, Güney sınırında örgütlü bir Kürt varlığının doğma ihtimali. Türkiye’nin asıl korkusu Kürtlerin silahı değil, modelidir: istikrarlı, siyasal-idari bir deneyimin kendi sınırları içinde emsal oluşturma ihtimali.
Bu nedenle, Suriye devleti çatısı altında dahi olsa, herhangi bir Kürt kazanımının kalıcılaşmasını engellemek Ankara’nın temel hedefi oldu. Bu bağlamda, Özerk Yönetim ve SDG ile Şam arasında olası bir siyasi-askerî uzlaşmanın neden sistematik biçimde sabote edildiği anlaşılabilir. Böyle bir anlaşma, Kürt varlığını meşrulaştırır, “terörle mücadele” söylemini boşa düşürür ve Türkiye’nin müdahale gerekçesini ortadan kaldırır.
Siyaset Tıkanırken Saha Hızlandırılıyor
Bu çerçevede, bazı hassas siyasi süreçlerin bilinçli olarak akamete uğratıldığına dair anlatılar gündeme geliyor. Bunlar arasında, 10 Mart mutabakatının hayata geçirilmesini engellemek amacıyla Colani’nin geçici olarak sahneden çekilmesi ve bu süreçte zaman kazanarak sahada yeni fiilî durumlar yaratılması iddiaları da var. Buna paralel olarak, özellikle Halep’teki Kürt mahallelerine yönelik askerî baskının artırılması, açık bir mesaj taşıyor: Saha, siyasetin önüne geçiriliyor.
Devlet Pelerini Altında Gizli Bir İttifak
Bugün şekillenen tabloyu birçok gözlemci, ilan edilmemiş ama işlevsel bir ittifak olarak tanımlıyor: • Türk çıkarları, • IŞİD artığı bir zihniyet, • ve Heyet Tahrir el-Şam’ın örgütsel yapısı. Bu ittifak, resmi açıklamalarla değil, hedef birliğiyle işliyor: Kürtleri vurmak, onların siyasal projesini dağıtmak ve Suriye’nin geleceğinde meşru bir aktör haline gelmelerini engellemek. En tehlikeli olan ise, bu şiddetin bugün “Suriye Arap Ordusu”, “egemenlik” ve “ulusal birlik” söylemleri altında yeniden paketlenmesi. Bu durum, şiddete sahte bir meşruiyet kazandırıyor, hesap sormayı zorlaştırıyor ve felaketi bu kez kaos adına değil, devlet adına yeniden üretiyor.
Suriyeliler İçin Hangisi Daha İyi?
Bugün yaşananlar yeni bir savaş değil; Bağuz yenilgisinin devamıdır. Eski bir şiddet, yeni isimler ve yeni bayraklarla geri dönmüştür. Mantık aynıdır: dışlama, baskı ve intikam. Asıl tehlike, IŞİD’in bir örgüt olarak geri dönmesi değil; onun zihniyetinin, kendini devlet adına konuşan yapıların içine yerleşmesidir. Şiddetin egemenlik adına uygulanması, suçların “güvenlik” ve “birlik” söylemleriyle örtülmesidir.
Suriyeliler için en iyi seçenek, bir şiddeti diğeriyle değiştirmek değildir, bölgesel güçlerin vekâlet savaşlarına mahkûm olmak değildir. En iyi yol vekâlet savaşı mantığını kırmaktır. Silahlı grupların dış aktörlerin aracı olarak kullanılmasını reddetmektir. Tüm bileşenlerin —başta Kürtlerin ulusal hakları olmak üzere— haklarını tanımaktır. Silahla değil, korkuyla değil; gerçek bir Suriye içi siyasi çözüm üretmektir.
Aksi halde şiddet kendini yeniden üretmeye devam edecek, ve IŞİD yaşamayı sürdürecektir— bir örgüt olarak değil, bir zihniyet olarak.










