İsrail’in stratejik öncelikleri artık yalnızca yakın coğrafyasıyla ya da Gazze ve Güney Lübnan gibi klasik çatışma alanlarıyla sınırlı değil. Tel Aviv’in güvenlik ve dış politika hesapları giderek daha uzak ufuklara, özellikle de deniz jeopolitiğinin belirleyici olduğu uluslararası geçitlere doğru genişliyor.
Bugün Babü’l-Mendeb Boğazı, bu yeni stratejik ilginin merkezinde yer alıyor ve son derece karmaşık bir bölgesel-küresel bağlam içinde İsrail’in dikkatini giderek daha fazla çekiyor. Babü’l-Mendeb, Kızıldeniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan, dünya deniz ticaretinin can damarlarından biri. Enerji sevkiyatları ve Asya-Avrupa arasındaki tedarik zincirlerinin önemli bir bölümü bu dar geçitten geçiyor. Boğazda yaşanacak herhangi bir güvenlik sarsıntısı, doğrudan küresel ekonomiye yansıyor.
Nitekim Gazze savaşıyla birlikte bölgesel gerilimlerin tırmandığı dönemlerde, deniz ticaretinin güvenliğinin ne kadar kırılgan olduğu açık biçimde görüldü. Bu çerçevede İsrail’in Somaliland’ı —ya da Afrika Boynuzu’ndaki Somali kökenli siyasi oluşumları— tanıması, yüzeyde ikili bir diplomatik adım gibi görünse de, daha geniş bir jeopolitik stratejinin parçası olarak okunmalı. Deniz yollarına hâkim bölgelerde siyasi ve diplomatik varlık tesis etme çabası, İsrail’in etki alanını genişletme ve stratejik derinlik kazanma arayışıyla doğrudan bağlantılı.
İsrail, Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ndeki güvenlik dönüşümünü artan bir kaygıyla izliyor. Devlet dışı aktörlerin deniz trafiğini etkileyebilecek kapasiteye ulaşması ve yeni caydırıcılık denklemleri oluşturması, Tel Aviv’in güvenlik algısını kökten değiştiriyor. Bu tablo, İsrail’i —diğer bölgesel ve küresel aktörlerle birlikte— ulusal güvenlik kavramını yeniden tanımlamaya itiyor. Artık güvenlik, yalnızca kara sınırlarıyla değil; denizler, boğazlar ve ticaret yollarıyla da ölçülüyor. Afrika Boynuzu, uzun kıyı şeridi ve stratejik limanlarıyla küresel rekabetin açık sahnelerinden biri hâline gelmiş durumda.
Enerji hatlarını korumak, ticaret yollarını güvence altına almak ve kalıcı nüfuz tesis etmek isteyen pek çok aktör bu bölgede karşı karşıya geliyor. İsrail’in artan ilgisi de bu bağlamdan kopuk değil: Amaç, deniz geçitlerinde oluşabilecek tehditleri sınırlamak ve rakiplerinin coğrafyayı bir baskı aracına dönüştürmesini engellemek.
Her ne kadar İsrail tarafından doğrudan askerî niyetlere işaret eden resmî açıklamalar yapılmasa da, diplomatik ve siyasi hamlelerin niteliği, deniz hâkimiyetinin modern çatışmalarda vazgeçilmez bir güç unsuru olarak görüldüğünü gösteriyor. Günümüz mücadeleleri artık yalnızca tanklar ve füzelerle değil; limanlar, boğazlar ve deniz rotaları üzerinden de yürütülüyor.
Sonuç olarak, İsrail’in Babü’l-Mendeb’e yönelik ilgisini ve Somaliland’ı tanımasını, bölgesel dengelerdeki derin dönüşümlerden bağımsız değerlendirmek mümkün değil. Gazze’den Afrika Boynuzu’na uzanan bu geniş stratejik hat, hesapların giderek karmaşıklaştığını ortaya koyuyor.
Ancak bu yayılma, her ne kadar çıkarlar açısından rasyonel görünse de, aynı zamanda ciddi riskler barındırıyor. Zira deniz geçitlerinin çatışma alanlarına dönüşmesi, yalnızca bölgesel istikrarı değil, küresel ekonomiyi de ağır bir bedelle karşı karşıya bırakabilir.








