Uğur Güney Subaşı: MAKING A MURDERER

Yazarlar

Hiçbir şekilde dahli olmadığı bir cinsel saldırı suçlamasıyla dile kolay, ömrünün tam 18 koca yılını çeşitli hapishanelerde boşu boşuna geçirmek zorunda kalmış olması yetmezmiş gibi, tam da bu haksız, bu vicdansız mahkumiyetin hesabını yüklü tazminat davalarıyla kendisine bu adaletsizliği yaşatan Wisconsin eyaletinin kolluk kuvvetlerinden ve onların peşine takılmış kötü niyetli savcılarından “çatır çatır” sormak üzereyken bu sefer de (belki de bu sebeple) kendisinin demir parmaklıkların ardında ömrü boyunca kalmasıyla sonuçlanabilecek başka ve tabii çok daha vahim bir suçlamayla kendisini yine bir mahkeme salonunda yargılanırken bulmasına rağmen, sanki bu davada yargılanan bir zanlı olarak değil de, hani oradan geçerken “belli ki vukuat var, bir de ben bakayım erenler!” rahatlığında olay mahalline birinci elden bakmaya gelen meraklı bir vatandaş gibi avukatlarının yanında mahkemede olan biteni şaşkın ifadelerle takip eden Manitowoc’lu sevimli hurdacı Steven Avery’in aslında kim olduğunu ve onun devlet eliyle çalınan hayatına dair hüzünlü hikayesini daha önce hiç duymuş muydunuz?

Doğrusunu söylemek gerekirse bu tür belgesellerin ağır müptelası olmama rağmen ilginç bir şekilde gerek bu isme gerekse de onun çalınan hayatına dair hüzünlü hikayesine daha önce hiçbir yerde rastlamamış; ya da rastlamış olsam bile adeta “hukuksuzluk abidesi” olarak nitelendirilebilecek bu vahim olaya dair ortaya konan eserlere nedense yeterince dikkat etmemiştim.

Ta ki favori yönetmenlerim arasındaki “zirve” yerini yıllardır hakkıyla kaybetmeyen Joe Berlinger’in o kusursuz belgeselleri başta olmak üzere suç belgesellerinin hemen hemen tümünü yıllar içerisinde peynir ekmek gibi son hızla tükettiğimi fark ederek Netflix platformunda bu alanda yeni işler bulma umudu ile meraklı gözlerle volta atarken Avery’nin bu belgesele ve bu hikayeye dair çok şey vadeden o efsane kapak fotoğrafına daha dikkatli bakıncaya değin. Ve işte o ilk dikkat sayesinde nefis bir prodüksiyonla karşı karşıya olduğumun kokusunu hemen almıştım.

Zira, o imrenilesi ferasetinden, ne olursa olsun kendisinden hiçbir zaman umutlarını eksik etmeyen vefakar ailesiyle birlikte ne yazık ki çok geç karşılaştıkları tuttuğunu kopartan muhteşem avukatı Kathleen Zellner’in kendisine dair besledikleri o samimi inançtan, güvenden ve karşısındaki “kötülük konsorsiyum”unun bütün o yıldırıcı, azap verici salvolarına direnmesini, asla pes etmemesini sağlayan “gerçeğinden”, “haklılığından” başka elinde avucunda hiçbir şeyi bulunmayan böylesine zararsız bir insana karşı neredeyse tüm mesleki kariyerlerini onun üzerine “çullanma” üzerine inşa eden Manitowoc ilçesinin bazı adli ve kolluk kuvvetlerinin bir araya gelerek ona hayatı zindan etmek için “hukuk uydurmaktan” ve böylece “gerçeği kafalarına göre tekelleri altına almaktan” hiçbir şekilde vazgeçmemelerinin hikayesini izlememiş, bir şekilde ıskalamaya devam etmiş olsaydım eğer eminim ki çok ama çok şey kaçırmış olacaktım!

Dolayısıyla her ne kadar ilk birkaç bölüm fena halde sıkılmama ve umduğumu pek bulamamış olmama rağmen sonrasında “Arap atları” gibi açılarak yaklaşık 20 saatlik dur durak bilmeyen dev bir görsel şölene dönüşen ve tabii izlemesi bolca da sabır, sadakat ve dikkat gerektiren bu müthiş serüvendeki yerimi almayı gecikmeli de olsa sonunda ben de başarmıştım işte. Böylece bu özenli yapımla birlikte, heybelerindeki tüm zorbalıklarını ve zalimliklerini kuşansalar bile kendi rotasında usulca akıp giden zamanı tümüyle ele geçirmeyi, ona hükmetmeyi bir türlü başaramayan hazımsız insanoğlunun, sahip olduğu devlet imkanlarını sonuna kadar kullanarak zamanı, namlusuna hukuku sürdükleri bir “silah” haline kolayca dönüştürerek her şeye rağmen kendi onurları ve aklıselimlikleri dışında kudretlerine ve kuvvetlerine karşı boyun eğmeyi inatla reddeden başkalarının hayatlarını nasıl kolayca allak bullak edebildiklerini; haktan, haklıdan ve hakkaniyetten yana mevzilenmenin ağır bedeli olarak özgürlükleri, dolayısıyla hayatları ellerinden “zaman” zoruyla hayasızca alınan bu mazlumların, bu mağdurların uğramış oldukları haksızlık karşısında yine hukuktan, özgür medya’dan, kamu vicdanından ve tabii ellerinden kimselerin alamadığı gerçeklerinden başka sığınabilecekleri hiçbir şeylerinin olmadığını ve son olarak kamu otoritesi eliyle ne kadar saklanmaya ya da eğip bükülmeye çalışılırsa çalışılsın gerçeklerin, bir gün mutlaka ortaya çıkma huyundan asla ama asla vazgeçmeyeceğini bir kez daha anlamış ve pür dikkat seyretmiş oldum.

Belgeselin finaline yakın bölümlerinin bir tanesinde, Steven Avery’in ağır sağlık sorunlarıyla boğuşan annesi Dolores Avery’in “Umarım ölmeden önce oğlumun özgürlüğüne yeniden kavuştuğunu görürüm.” sözleri duyulmuştu.

Ne yazık ki Dolores annemiz bu güzel hayalini gerçekleştiremeyerek tüm açık delillere rağmen an itibarıyla hala hapiste tutulmaya devam eden oğlunun özgürlüğünü bir kez daha göremeden bu zalim dünyaya geçtiğimiz yıl elveda demek zorunda kaldı. Yeri doldurulamayacak bu büyük kayıpla birlikte zalimlerin boğucu kudretine karşı elinden geldiğince direnmeye çalışan Steven Avrey’in yukarıda bahsettiğim o direnme üslerinin bir tanesinde doğal olarak önemli bir gedik açılmış oldu. Şahsen bu gedikten olası sızmaların Avrey’in kararlılığını hiçbir şekilde etkilemeyeceğini düşünüyorum. Zira usta yazar Ahmet Altan’ın da yazdığı gibi; “Haklıysan eğer, hapiste olsan bile kazanırsın. Ama haksızsan sarayda olsan bile kaybedersin!” Güçlülerin değil, haklıların kazanması dileği ile…

Demirtaş Başkan’la birlikte Steven Avrey’e de özgürlük.

/Ağustos’a girdik. 2022, Adana/

İlginizi Çekebilir

Temel Demirer: İnsan + Özgürlük + Işık = Harun Karadeniz
Hakan Tahmaz: İktidar Oyunu, Muhalefetin Ruhu

Öne Çıkanlar