​Kemîk, Giysi ve Protez Dişler: Hamza Haran’ın Kayboluş Hikayesi

​1994 yılında Kuzey Kürdistan’da binlerce köy ve mezra yakıldı ve boşaltıldı. Bu köyler arasında Lice’nin Husênik (Arıklı) köyü sadece tek bir örnektir. Köylerin yakılması sürecinde gizli kalmış binlerce hikaye vardır. Bunlardan biri de Hamza Haran’ın hikayesidir. Haran’ın eşi Sara Haran, eşinin başından geçenleri Nûpel TV’ye anlattı:

​”Köy yakılmadan önce, köyümüz şen ve güzel bir köydü. Askerler köye geliyor, köylülere ‘korucu olmalısınız’ diyordu. Köylüler bunu kabul etmedi. Köyümüzde herkes birbirini severdi. Köyü yakmalarından üç gün önce, kaynımın oğlu Vahdettin bağında çalışırken askerler tarafından katledildi. Vahdettin iyi bir insandı ve kendi halindeydi. Haberini aldığımızda gidip onu getirdik. Görünüşe göre öldürüldüğü sırada şehadet getirmişti; şehadet parmağı havadaydı.

​Üç gün sonra, bu kez köyü tamamen yaktılar. Köy yakıldığında biz ailece köyde kaldık. Ben, çocukların babası (Hamza) ve çocuklarımız Mehmet, Ali, Vesile ve Koçer vardık. Diğer çocuklarımız Mahsum ve Mahşuk biraz büyük oldukları için o hengamenin içinde kalmalarını istemedik ve onları şehre gönderdik. Bizim dışımızda birkaç aile daha köyde kalmıştı.

Bu süreçte sık sık devletin baskı ve zulmüyle karşı karşıya kaldık. Hemen hemen her gün askerler geliyor ve köyün etrafında pusuya yatıyordu. Bu olağanüstü durumdan dolayı, çocukların babası geceleri arazide yatıyor, sabah erkenden eve geliyordu. Artık askerler nasıl fark etmişti bilemiyorum; anlaşılan muhbirler onu devlete şikayet etmişti. Yoksa onun sabah erkenden eve geldiğini nereden bileceklerdi?

​Nitekim askerler sabah erkenden gelmiş ve köyün etrafında pusuya yatmışlardı. Özellikle de Diyarê Nawisê (Mağara Tepesi) gibi köyün stratejik noktalarında pusu kurmuşlardı. İçeride, köyün etrafını sardıklarına dair seslerini duyuyorduk. Biz de korku ve endişe içinde, içeride mahsur kalmıştık. Bir süre sonra, bir subayları ile birlikte bir grup askerin içeri girdiğini gördük. İçeri girmeleriyle birlikte bize karşı tavırları çok sert oldu. Kucağıma sığınmış olan iki oğlum Mehmet ve Ali’yi vahşi bir şekilde kucağımdan koparıp aldılar. Ali, ‘Anne, beni götürmelerine izin verme!’ diyordu. Çocuklarımı onlara vermek istemiyordum ama elimden bir şey gelmiyordu. Sadece ‘Çocuklarımın suçu ne, çocuklarımı nereye götürüyorsunuz?!’ diyebiliyordum.

​Daha sonra gözlerimin önünde çocuklarıma ağır işkenceler yaptılar. Mehmet’in cinsel organını ellerinde sıkıyorlardı. Gözlerimin önünde oğluma işkence ediyorlardı. Kahroluyordum ama hiçbir şey yapamıyordum. İki kız çocuğum da korkudan kucağıma sığınmıştı. Korkum, onlara da bir şey yapmalarıydı. Çünkü o kadar vahşiydiler ki onlar için çocuk, kadın veya yaşlı hiç fark etmiyordu; aynı muameleyle yaklaşıyorlardı. Askerlerin arasında daha önce ailemizi tanıyan esir alınmış bir gerilla da vardı. Bu işkencelerin hepsi onun direktifleriyle yapılıyordu. Bu ihanetçi kişi askerlere Mehmet ve Ali hakkında her şeyi bildiklerine dair bilgiler verdiği için, onlara daha fazla işkence ediyorlardı.

​Bir süre sonra Mehmet ve Ali’yi içeriden çıkarıp dışarı götürdüler. Dışarıda da çocuklarıma işkence ettiler. Çocuklara, ‘Gerillaların yerini biliyorsunuz, yerlerini ve yurtlarını bize söylemelisiniz’ diyorlardı. Çocuklar itiraf etmiyor ve ağızlarından tek bir kelime çıkarmıyorlardı. Bu yüzden işkencenin dozunu adım adım artırıyorlardı. Sonra Mehmet’i cami tarafına götürdüler, Ali ise evin önünde çıplak bir şekilde ellerinde kaldı.

​Köy camisinin önünde, kış mevsiminde buz tutan bir su kuyusu var. Mehmet’i oraya götürüp o buz tutmuş kuyunun içine sokuyorlar ve başını suyun altından çıkarmasına izin vermiyorlar. Bu şekilde boğma yöntemiyle onu defalarca suya sokup çıkarıyorlar, ama yine de Mehmet’in ağzından tek bir kelime çıkmıyordu. Camide yaptıkları işkenceden sonra, bir grup askerin Mehmet ellerinde içeri girdiğini gördüm. Mehmet çok kötü bir durumdaydı. Ellerinde titriyor ve ağlıyordu. Onu o halde gördüğümde artık sabrım tükendi ve ağzıma ne geldiyse o alçak esire söyledim. ‘Neden çocuklarıma yalan istinat ediyorsun?! Senin yalanlarına inanıp onlara işkence ediyorlar’ dedim. Sözlerimden sonra Mehmet’i içeriden çıkarıp tekrar götürdüler. Bu şekilde akşama kadar çocuklarıma görülmemiş işkenceler yaptılar.

​Hava karardıktan sonra askerler toplandı ve çocuklarımı getirdi. Bana, ‘İşte biz gidiyoruz, yarın yine geleceğiz. Geldiğimizde eğer burada olursanız, her iki erkek çocuğunu da öldürürüz’ dediler. Askerler köyden gittikten sonra, ben ve Mehmet gidip babalarını aradık. Geceleri kaldığı bir yer vardı. Oraya gittim, onu bulamadım; Mehmet de birkaç yere bakmıştı ama o da bulamamıştı. Onu bulamadıktan sonra, askerlerin tehdidinden dolayı çocuklarımı aldım ve Rezê Jêrîn’e (Aşağı Bağlar) gittik. O gece bağların arasında bir bağ evinde kaldık ve sabah erkenden yola çıkıp Diyarbakıra gittik.

​Diyarbakır’a gittikten sonra çocukların babasını aramaya devam ettik, ancak hiçbir haber alamadık. Birkaç kez dilekçe yazdım; ben, kızım ve köylümüz olan bir kadın (Keziban) Lice Jandarma Taburu’na gittik. Keziban’ı ve kızım Medine’yi içeri almadılar, sadece ben girdim. İçeri girdikten sonra beni tabur komutanının karşısına çıkardılar. Odasına girdiğimde bana, ‘Sen neden bu adamın peşine düşmüşsün?!’ dedi. ‘Benim eşimdir’ dedim, ama hiçbir şekilde net bir bilgi vermedi. Üstelik bana hakaret etti ve askerlerden Türkçe, bana vurmak için bir sopa istedi. ‘Bana bir sopa getirin’ dediğinde, bana vuracağını anladım. Hemen dışarı çıkmaya çalıştım ama fırsat bulana kadar birkaç sopa vurdular.

​Beş ay sonra, köylümüz olan bir kadın (Şehriban) hayvanlarını Kaniya Kîsoyan (Kaplumbağa Çeşmesi) bölgesinde otlatırken onun cenazesini görüyor. Cenazeyi gördükten sonra kocası Mehmet’e orada böyle bir şey gördüğünü söylüyor. Mehmet de Hamza olabileceğini tahmin ederek durumu bize anlattı ve bizi haberdar etti. Gittiğimizde artık ortada cenaze falan kalmamıştı. Sadece kemikleri ve giysileri oradaydı. Askerlerin gelip çocuklarıma işkence ettiği gün, meğer babaları eve gelmek istemiş ama askerler onu fark etmiş. Askerlerin fark etmesiyle kaçmaya çalışmış. Kaçarken, Diyarê Nawisê tarafından arkasından kurşun yağdırmışlar ve Kaniya Kîsoyan yamacında düşmüş. Elbiselerinden, sırtına iki kurşunun isabet ettiği belli oluyordu. Cenazeden geriye sadece elbiseleri, kefiyesi, şapkası ve protez dişleri kalmıştı. Onları kemikleriyle birlikte topladık, götürüp köy mezarlığına defnettik. Allah yanlarına bırakmasın!”

 

İlginizi Çekebilir

CENTCOM: Hürmüz’de 88 geminin rotası değiştirildi, 4 gemi etkisiz hale getirildi

Öne Çıkanlar