Suriye’deki çatışmanın 15. yılına yaklaşılmasıyla birlikte, sahadaki en etkili askeri ve siyasi aktörlerden biri olan SDG’nin geleceği, hem bölgesel hem de uluslararası güç dengeleri açısından kritik bir konu haline gelmiştir.
SDG, sadece askeri bir oluşum olmanın ötesinde, kendine özgü siyasi ve sosyal bir proje olarak ortaya çıkmıştır. Bu proje, özellikle özerklik ve demokratik katılım ekseninde şekillenmiş olup, farklı etnik ve dini toplulukları kapsayan çok katmanlı bir yapıya sahiptir.
Ancak bu yapının meşruiyeti ve sürdürülebilirliği, hem iç hem de dış aktörlerin tutumları nedeniyle sürekli tartışma konusu olmaktadır.
SDG’nin Doğası ve Politik Projesi
SDG, 2015 sonrasında özellikle IŞİD’e karşı verilen mücadelede ön plana çıkmış ve bölgesel bir güç olarak konumunu sağlamlaştırmıştır. Ancak SDG’nin önemi, sadece askeri başarılarına değil, aynı zamanda Suriye’nin geleceğine dair sunduğu alternatif devlet yapısı ve yönetişim modeliyle de ilgilidir. Bu model, merkezî otoriteye karşı yerel özerklik ve demokratik katılımı savunmakta, çok kültürlü bir anlayışı temel almaktadır.
Fakat bu yaklaşım, Şam rejimi tarafından devlet bütünlüğüne tehdit olarak görülmekte, Türkiye tarafından PKK’nin bir uzantısı olarak kabul edilmekte ve silahlı muhalefet tarafından ise etnik temelli bir ayrılıkçılık olarak reddedilmektedir.
Türkiye ve Muhalif Grupların Tutumu
Türkiye’nin ve onun desteklediği Suriye Ulusal Ordusu’nun SDG’ye yönelik yaklaşımı, temelde güvenlik kaygıları ve bölgesel nüfuz hesaplarıyla şekillenmektedir. Türkiye, sınır güvenliğini sağlamak ve Kürt hareketlerinin güçlenmesini engellemek amacıyla SDG’yi parçalamaya ve yerini kendine bağlı Kürt gruplar oluşturmaya çalışmaktadır.
Öte yandan, Ulusal Ordu çatısı altındaki birçok grup, ideolojik olarak SDG’nin çok kültürlü ve demokratik yapısıyla bağdaşmayan, daha homojen bir kimlik ve sert bir erkek egemenlik anlayışı taşımaktadır. Bu durum, entegrasyon sürecini ideolojik ve kültürel açıdan derin bir şekilde zorlaştırmaktadır.
Şam Yönetiminin Stratejisi
Resmi Şam yönetimi, SDG ile ilgili yaklaşımında pragmatizm ve taktiksel yorgunluk politikalarını bir arada kullanmaktadır. Entegrasyon söylemi sık sık dile getirilse de, gerçek anlamda anayasal bir tanıma ve siyasi ortaklığa yönelik somut adımlar atılmamıştır. Bu da SDG içinde bir güvensizlik ve belirsizlik ortamı yaratmakta, olası bir entegrasyonun “eritme” (asimilasyon) sürecine dönüşme ihtimalini artırmaktadır.
Ordunun Yeniden Yapılandırılması Gerekliliği
SDG’nin Suriye ordusuna dahil edilmesi, mevcut askerî ve siyasi koşullar altında mümkün görünmemektedir. Çünkü entegre edilmesi hedeflenen yapılar arasındaki ideolojik, etnik ve kurumsal farklılıklar, yalnızca saha birliklerini birleştirmekle giderilemeyecek kadar derindir. Bu nedenle, bütün tarafların üzerinde uzlaşabileceği, laik, profesyonel ve tarafsız bir ordu yapısının inşası için kapsamlı bir reform süreci gerekmektedir.
Bu reform sürecinde; partizanlık ve mezhepçilikten arındırılmış bir disiplin anlayışı, insan haklarına saygılı bir eğitim, profesyonel ve adil bir terfi sistemi, kadınların ve farklı etnik grupların adil temsili, uluslararası denetim mekanizmaları gibi unsurlar hayati önemdedir.
Uluslararası Aktörlerin Rolü
ABD, SDG’ye askeri destek vermesine rağmen, siyasi alanda açık bir destek sunmamaktadır. Rusya ise bölgedeki dengeleri gözeterek hem Şam hem Ankara ile koordinasyon içinde hareket etmekte, bu nedenle tarafsızlığı sorgulanmaktadır. İran ise SDG’ye karşı temkinli ve çoğu zaman olumsuz bir yaklaşım sergilemektedir. Bu uluslararası aktörlerin karmaşık tutumu, SDG’nin siyasi ve askeri geleceğinin belirsizliğini derinleştirmektedir.
Mazlum Abdi’nin Tarihi Sorumluluğu
SDG lideri Mazlum Abdi, bu karmaşık ve kırılgan süreçte hem bölgesel hem de uluslararası güçler arasında denge kurmaya çalışmakta; ancak, ya mevcut kazanımları koruyacak, sınırlı ama sürdürülebilir bir siyasi çözüm arayışı içine girecek ya da siyasi ve kurumsal temeli olmayan bir entegrasyon sürecine zorlanarak kazanımların geri alınmasına şahit olacaktır. Bu bağlamda, gerçek bir ulusal ordu ve siyasi çözüm, ancak kapsayıcı bir uzlaşma, anayasal reform ve tarafların karşılıklı güvenini tesis edecek yapısal dönüşümlerle mümkün olabilir.










