Her şey onunla başlar, onunla şekillenir.
Farkında olmadan içinden geçersin; sen geçtikçe o da seni sessizce biçimlendirir.
Bugün tanımlanması güç, anlatılması zor, ne olduğunu, nasıl olduğunu kesin olarak ifade etmenin neredeyse imkânsız olduğu, var olduğunu bildiğimiz, yaşadığımız ama göremediğimiz, elle tutamadığımız ‘bir şeyden’ söz etmek istiyorum…
Hep içindesindir ama ona asla tam olarak dokunamazsın.
Çünkü görünmezdir. Sesi, biçimi, bir çerçevesi yoktur; ama işte vardır. Bir bakışta donar kalır mesela…Bir doğumda hafızalara kazınır, bir ayrılıkta durmaksızın hatırlanır, bir hatıranın kıyısında sessizce akar gider.
Oradadır; görünmez, dokunulmaz olsa da gerçektir…
Bazı insanlar onda hiçbir iz bırakmadan geçip giderler. Bazıları ona dokunmadan, onu doya doya yaşamadan, arkasında anlamlı pek bir şey bırakmadan çeker gider.
Bazı insanlar ise ona çok şey sığdırır; uzun hayat yürüyüşünde, halkın haklı bir mücadelesinde onu önemli bir değer, hatta bir mücevher gibi değerlendirir. Çünkü bilir; giderse bi daha gelmez.
Geriye asla çevrilmez…
Sadece geçmişi bazen bir yük, bazen bir hüzün, bazen bir coşku gibi taşır. Daha çok da an’ı, şimdiyi yaşatır ve geleceği fısıldarı…
Buna vakit derler, süre derler ama ben bunlardan fazlasıyım.
Evet, ben Zaman’ım.
Seninle başlayan, seninle yaşayan ve seninle sonlanan Zaman’ım ben…
Ben bir takvim değilim. Bir ekranın köşesine sığmam.
Ben, ölçmeye çalışanlardan değilim.Ben, insanı insan yapan kararların gölgesiyim.
Ben; b adım atmadan önce içinden geçen tereddüt, bir sarılışın ardından kalan sızıyım.
Zaman’ım.
Bir ömrü zenginleştirir, bir ilişkiyi derinleştirir, bir hayatı güzelleştiririm.
Görünmeyen bir el gibi hayatın düğümlerini çözer, gevşetir ya da sıkarım.
Sürekliyim. Her an bir yerden geçer giderim.
Görmesen de, hissetmesen, elinde tutmayı beceremezsen ben varım ve durmaksızın akarım.
Saniyeler, dakikalar, saatler beni yakalamaya çalışır. Ama ne kadar bölsen de ben bir ömrün bütünüyüm.
Ve bazen bir anım, bir ömür kadar ağır gelir.
Bir annenin ilk uykusuz gecesinde başlarım.
Minicik bir bebekte büyür, ilk adımda sevinç olurum.
Sen yıllar sonra o anı hatırlarken ben çoktan geçmiş olurum.
Ama izimi bırakmışımdır.
Bir çalışanın sabah telaşında, yolda dinlediği bir şarkıda, hiç konuşmadığı hayallerinde gezinirim.
Kimi beni beklerken yorulur, kimi beni fark etmeden tüketir.
Ama ben hep ordayım; sessiz, sürekli ve derinim.
Tarih bazen beni bir fotoğraf gibi dondurur.
Pompei’de olduğu gibi…
Milattan sonra 79 yılında, Vezüv Yanardağı bir sabah ansızın patladı.
Bir kent bir anda küllere gömüldü.
İnsanlar sofralarında, sokaklarda, sohbetlerin ortasında kaldı.
Ve ben — Zaman — orada durur gibi oldum.
Ama sadece iz bıraktım.
Çünkü ben asla durmam.
Ben bir saat değilim.
Ben bir izim.
Bir nefesin bıraktığı gölgeyim.
Bir çift göz karşılaştığında, bir kalp diğerine ilk kez çarptığında genişlerim.
Zaman durur sanırsın; oysa ben en çok o an akarım.
Aşkta büyür, ayrılıkta kırılırım.
Bir mektubun sonunda, bir “kal” sözcüğünün titreyen ucundayım.
Einstein, zamanın doğasını sorgularken, evrenin dokusuna işlediğimi söyledi.
Ona göre zaman, sabit bir çizgi değil; kütleyle, hızla, yerçekimiyle bükülen bir doku.
Bu yüzden her göz için farklı akarım.
Bazen bir dakikan bir ömür gibi gelir;
Bazen bir yıl, bir göz açıp kapama kadar geçer.
“Zaman görecelidir” derken Einstein’ın kastettiği tam da buydu:
Beni herkes kendi içinden yaşar.
Trafikte dalgın bir bakıştayım.
Bir annenin marketteki sabrında,
Bir çocuğun pencere kenarındaki hayalinde…
Gündelik hayatın sıradanlığına saklanırım.
Sen beni fark etmesen de, ben seni orada biriktiririm.
Öte yandan çok şey gibi ben de değiştim.
Şimdi beni başka şekillerde, başka tarz ve yöntemlerde yaşıyorsunuz.
Akıllı telefonlarınızda, ekranın üst köşesinde yanıp sönen bir sayı oldum.
Bildirimlerin peşinde, sürekli kaydırılan bir ekranda tüketilen an’ım artık.
Bir kahve sohbeti yerine sessizce kaydırdığınız bir fotoğraf akışıyım.
Zamanı verimli kullandığınızı sanırken, benden uzaklaştığınız o uzun sessiz an’ım.
O yüzden artık sadece ben geçmiyorum — siz de geçiyorsunuz, beni fark etmeden.
Sonra biri gider.
Sesini bir daha duyamazsın.
Kokusunu yastıklarda ararsın.
İçinden bana “dur” dersin;
Ama ben, hep bildiğim gibi geçerim.
Bir kalp daha az çarpar, bir ev daha sessiz olur.
Ve işte o an, ben en derin izimi bırakırım.
Acının içinden geçerken beni ilk kez gerçekten görürsün.
İngiliz filozof William Penn şöyle der: “Zaman en çok istediğimiz, ama en kötü kullandığımız şeydir.”
Evet, çok istenen ama çoğu zaman ertelenenim.
“Sonra”lara saklarsınız; ama ben hep “şimdi”de yaşarım.
Benimle dost olan gelişir.
Beni hor gören eksilir.
Çünkü ben sadece ölçülebilen değilim.
Ben, hissedilenim. Hatırlanıp özlenenim.
“Geçiyor” sandığınız ama aslında içinden geçtiğinizim.
Durdurulmak istensem de hep akar dururum..
Zaman’ım,
Beklenenim, ertelenenim, özlenenim…
Unutanlardan değilim. Ve unutanları da unutmayanım.
Bir anı olurum, yıllar geçse bile kalbinde yankılanan.
Bir dokunuş olurum, on yıl sonra bile teninde hatırlanan.
Sen beni sadece zamanı geldiğinde hatırlarsın sanırsın,
oysa ben hep seninleydim —
Tereddüt ettiğin o anda,
hiç söylemediğin o cümlede,
gidemediğin bir yolun eşiğinde….
Zaman’ım. Her yerdeyim.
Felsefede doğam sorgulanır; fizikte evreni anlamanın aracıyım.
Atomun kalbinde atarım.
Tarihte olaylara anlam veririm; edebiyatta karakterleri derinleştiririm.
Hayatta ise yolunu benimle çizersin.
Plan yapar, yön bulur, yaşarsın.
Ama ben sadece hesap değilim.
Ben his, kayıp, hatıra, beklenti ve özlemim.
Bazen bir kararın kıyısında dururum;
Düşersen geçmiş, atlarsan gelecek olurum.
Amerikalı yazar Dale Carnegie şöyle der:
“Bir insanın bir insana verebileceği en güzel hediye, ona ayırabileceği zamandır.”
Çünkü beni verdiğinde, aslında kendinden verirsin.
Ben senin değilim.
Ama benimle ne yaptığın, seni sen yapar.
Zaman’ım ben
Geçmişin değerlerine sahip çıkanım.
Sadece ilerleyen değilim, hatırlayanım da.
Mücadele edenin alnındaki çizgide, bir annenin duasında, bir dedenin unuttuğu anılarında saklıyım.
Zaman’ım,
Yaşanmış tüm acılardan süzülen, edilmiş tüm mücadelerin toplamı, umut dolu geleceğim ben.
Ben anıları koruyanım.
Yıkılmış şehirlerin taşlarında, yeniden yeşeren umutların toprağında yaşarım.
Hayatın sessiz kahramanlarının yanındayım.
Alkışlanmayan ama vazgeçmeyenlerle yürürüm.
Çünkü ben sadece geçen değilim; ben yaşananım.
Robin Sharma bu yüzden uyarır:
“Aynı yılı yetmiş beş kez yaşayıp buna hayat demeyin.”
Çünkü ben tekrarın içinde silinirim.
Fark edilmeyi beklerim.
Sen bir günü sıradan sayarken, o gün belki de senin hayatındaki en önemli andır.
Ama ben çoktan geçmiş olurum.
Beni görmezden gelirsen, sana kayıplar bırakırım.
Ama beni fark ettiğinde, hâlâ bir ihtimalin olabilir.
Yazar Curt Goetz der ki:
“Zaman büyük bir öğretmendir; ne yazık ki bütün öğrencilerini öldürür.”
Ben sana verilen ama senin olmayanım.
Sadece yaşarken varım.
Ve öldüğünde seni terk eden ilk benim.
Zaman’ım ben.
Ve sen…
Benimle ne yaptığın kadarsın…Değerlendirdiğin kadarıyla varsın…
Çünkü en değerli şey, saatlerde değil; yaşanmışlıkta saklıdır.
Ve asıl hatırlanan, ne kadar sürdüğüm değil, neye dönüştüğündür.









