Mecit Zapsu: Yüzsüzlük Çağı; İktidarın Maskeli Hâfızası

Genel

Zamanın tortusu yüzlere siner. Kimlik, bazen bir coğrafyanın acısıyla, bazen iktidarın vaatleriyle biçimlenir. Ancak bu yüzyılın trajedisi, artık kimliğin bile bir gösteriye dönüşmesidir. İnsan, devletin gölgesinde yalnızca vatandaş değil; aynı zamanda bir “figür” hâline gelmiştir. Görünmek için bir role, bir kostüme, bir makyaja; yani maskeye ihtiyaç vardır. Ve en kötüsü: bu maskelerin artık düşünceyi değil, korkuyu örten nesnelere dönüşmesidir.

Türkiye, bu çağın belki de en canlı sahnesidir. 2002’de özgürlük ve değişim umuduyla sahneye çıkanlar, 2025’te bir sessizlik rejimi inşa etti. Herkes yerli yerinde gibi görünürken, aslında hiçbir şey yerli yerinde değil. Çünkü yüzlerin yerini roller aldı. Ve roller, gerçeğin yerine geçti.

Demokrasi Perdesi: Vaatle Başlayan Unutuş

İktidarın ilk yılları, hafızada hâlâ bulanık bir umut izidir. Avrupa Birliği reformları, Kürt açılımı, “herkes için özgürlük” sloganları, “yasakların kalkacağı yeni bir dönem”… Hatırlayanlar bilir: o dönem, umut sadece bir kelime değil, neredeyse bir kolektif ruhtu.

Ancak umut, bir stratejiye dönüştürüldüğünde yozlaşır. Açılımlar, aslında birer “göz boyama” hamlesiydi. Kürt meselesi bu gerçeğin en yakıcı ifadesidir. Oslo süreci, Habur sınır kapısı görüntüleri, “çözüm süreci” adı verilen fakat hiçbir hukuki zemine dayanmayan geçici hamleler… Hepsi, sonunda bir inkâr politikasıyla sonuçlandı. Kandil ile değil, İmralı ile değil, kendi vicdanıyla yüzleşemeyen bir devlet aklı hâkimdi.

Kürt halkına verilen sözler yalnızca taktiksel sessizliklerdi. Bugün aynı iktidar, bir zamanlar “çözüm” adına görüştüğü özneleri terörize ediyor, onların adlarını anmayı suç sayıyor. Bu, sadece siyasi değil; ahlaki bir çöküştür. Çünkü maske sadece sahte bir görüntü sunmaz; aynı zamanda yüzü siler. Bu topraklarda, en çok da Kürtler o yüzün ne olduğunu hatırlayanlardır.

Kimlikleri Bölerek Yönetmek: Aidiyetin Dağılması

İktidarın ustaca yaptığı şeylerden biri, toplumu atomize etmektir. Yani parçalayarak güçsüz bırakmak. Bugün Alevi, Kürt, Roman, göçmen, dindar, laik, kadın, erkek; herkes bir kategoriye sıkıştırılmış durumda. Herkes bir “etiket”le yaşıyor. Bu etiketler, hak aramanın değil, birbirinden şüphe duymanın zemini oldu.

Aleviler için yapılan Cemevi açılımları, ne tanınmaya ne de eşit yurttaşlığa yol açtı. Roman vatandaşlar için verilen sözler, yalnızca birkaç açılış töreniyle sınırlandı. Kürtler ise artık sadece seçim dönemlerinde hatırlanıyor—o da oy potansiyeli oranında.

Bu kimlikleri bölerek yönetmek, bir tür “sessizlik mimarisi” inşa etti. Herkes yalnızlaştı. Herkesin kendi yarasıyla baş başa kalması sağlandı. Ve böylece dayanışma değil, izole korkular üreten bir toplum yaratıldı.

Ekonomik Çöküş: Görkemli Maskelerin Ardındaki Yıkım

Uzun yıllar sürdürülen büyüme masalı, artık sökmüyor. “Yol yaptık, köprü yaptık” cümleleri altında, milyonlar işsiz, aç ve borçlu. Gençler geleceksizliğin kıyısında. Üniversite mezunları işsizliğe mahkûm, işçiler güvencesizliğe. Bir zamanlar “bizim paramızla IMF’ye borç vereceğiz” diyenler, bugün Körfez ülkelerinden para dileniyor.

Ekonomi, artık rakamlarla değil, pazardaki fiyatlarla konuşuluyor. Asgari ücretli bir hafta sonunu dahi planlayamıyor. Emekliler, onurlu yaşamayı değil; yalnızca hayatta kalmayı umuyor. Ama hâlâ lüks araçlar, saray törenleri, itibardan tasarruf edilmeyen görkemli görüntüler medyada dönmeye devam ediyor.

Bu, yalnızca ekonomik değil, ahlaki bir iflastır. Çünkü maske, sadece gösterişli değil; aynı zamanda duyarsızdır. Halk ekmeğe muhtaçken, yönetenlerin hâlâ şatafatlı bir hayat sürmesi, sadece adaletsizlik değil; bir vicdansızlık ilanıdır.

Toplumsal Hafızanın Susturulması: Unutmak Zorunda Bırakılmak

Bu iktidarın en büyük başarısı, toplumu unutmaya mecbur bırakmasıdır. İnsanlar geçmişi hatırladıkça acı çekiyor, acı çektikçe susmayı öğreniyor. Gezi Direnişi, Roboski Katliamı, Suruç, Ankara Garı, Cizre bodrumları… Bunların hepsi ya unutturuldu ya da çarpıtıldı.

Bugün artık insanlar, başlarına geleni değil, başkalarına geleni konuşmaktan bile korkuyor. Sadece eleştiriden değil, hatırlamaktan bile uzak duruluyor. Çünkü hafıza, bugünkü yalanı tehlikeye atar. Çünkü gerçek yüz, maskeyi düşürür

Sonuç :Hakikatin Yüzü, Cesaretin Yolu

Bir çağın en ağır felaketi, sahte maskelerin gerçeğin yerine geçmesi değil, bu maskelerin zamanla normalleşmesidir. Türkiye, 23 yıllık bir iktidarın yarattığı bu normalleşme halinin içinde kıvranıyor: Yalanlar yönetim biçimi, inkâr siyaset, korku toplumsal tutkal haline geldi. Bu ülkenin sokaklarında adalet yerine sessizlik, vicdan yerine bekâ naraları dolaşıyor.

Ama hakikat daima saklandığı yerden sızar. Ve en karanlık dönemler, hakikatin en çok arandığı zamanlardır. Bugün artık sadece iktidarın değil, toplumun da yüzleşmesi gereken bir döneme giriyoruz. Çünkü bu hikâyede sadece yönetenler değil; yönetilenler de bazen suskunlukla, bazen korkuyla, bazen umursamazlıkla maskeli düzenin parçası hâline geldi. Fakat şimdi, o maskeleri çıkarma zamanı.

Türkiye’nin en temel meselesi olan Kürt sorunu, hâlâ bir hakikat testi olarak önümüzde duruyor. Bu sorun, yalnızca bir azınlığın meselesi değil; adaletin, eşitliğin ve birlikte yaşama iradesinin turnusolüdür. Bugüne dek “çözüm” adı altında yürütülen süreçler, şeffaflıktan, hukuktan, kurumsal güvenceden yoksun olduğu için çöktü. Oysa çözüm, ancak demokratik ilkeler üzerine inşa edildiğinde sahici olabilir. Yani çözümün adresi, kapalı kapılar değil; halkın iradesi, hukukun güvencesi, özgür basın ve açık toplumdur.

Toplumun burada üstleneceği rol tarihîdir. Çünkü barış sadece bir devlet projesi değil; halkların ortak iradesidir. Ve hiçbir iktidar, toplumsal vicdan kadar güçlü değildir. Bugün Kürt halkıyla onurlu bir barış, Alevi yurttaşlarla tam eşitlik, Roman topluluklarla gerçek adalet, bütün inançlar ve kimlikler için özgür yaşam ancak toplumsal cesaretle mümkün olabilir. Bu, sadece Kürtlerin değil; Türklerin, Lazların, Çerkeslerin, Ermenilerin, kadınların, gençlerin ve tüm ezilenlerin ortak çıkarınadır. Çünkü barış, yalnızca savaşın olmaması değil; herkesin kendisi gibi yaşayabildiği bir toplumsal düzenin adıdır.

Bu nedenle önümüzde iki yol var: Ya maskeleri tutup gerçeği gizlemeye devam edeceğiz, ya da onları çıkarıp kendi yüzümüzle, kendi sesimizle, kendi cesaretimizle yeni bir toplumu inşa edeceğiz. Bu ikinci yol zordur, bedelli ve sabırlıdır ama kalıcıdır. Çünkü hakikat, korkunun değil; cesaretin meyvesidir.

Ve unutulmamalı: Adaletin gerçek yüzü, ancak cesaretle görülebilir. Barışın sesi, yalnızca dilsiz kalmayan halklar tarafından duyulabilir.

İlginizi Çekebilir

A. Haluk Ünal: Sosyal çöp mü; yeni insanın tohumu mu?
İran’ın misillemesi nedeniyle İsrail’de 3 kişinin öldüğü 172 kişinin yaralandığı bildirildi

Öne Çıkanlar