Hakkari’nin dağları her zaman yüksek olmamıştır. Bazen bir adam, öyle bir durur ki dağın gölgesi onun ardında kalır. İşte Nasır da öyle bir adamdı. Vakur bir duruşu vardı. Yolda yürürken genellikle düşünceli olurdu, sanki içinde susturulmuş bir konuşma taşırdı. Yanık bir sesi vardı; Kürtçe ezgileri kendi tarzında söyler, onlara farklı bir ton, başka bir keder katardı. Kimi zaman halk arasında gülümseyerek dolaşır, kimi zaman kendi içine kapanırdı.
Ama ne olursa olsun, sokakta onu gören herkes bilir ve tanırdı. Hakkari’de herkesin seveni ve “Yaro”su olmuştu. Kimi ona “Şiriko” derdi, kimi sessizliğine saygıyla eğilirdi.
Bazıları , “Deli Nasır” derdi ona. Ama o deli kelimesini öyle onurlu taşıdı ki, yıllar sonra bile adı bir utanca değil, bir uyanışa işaret etti. Herkese ya “Yaro” ya da “Şiriko” derdi. Dünyayla arası farklıydı, ama halkıyla arasında hiçbir duvar yoktu. Kürtçe konuşulan sokaklarda, tertemiz Türkçesiyle konuşunca insanlar şaşırırdı: “Bu dili nereden böyle öğrendi?” Oysa bilinmezdi: Nasır 1970 lerin ilk yarısında öğretmen okulunda okumuştu. Ta ki bir gösteriye katıldığı gerekçesiyle gözaltına alınana kadar.
İşkence gördü. Ruh sağlığı bozuldu. Ama o bozulmuş zihin içinde bir parça hep dimdik kaldı: Onur.
1999 yılının Mart ayıydı. Ama bu Mart, sadece seçim ayı değildi. Bir yanda genel ve yerel seçimlerin coşkusu, öte yanda bastırılmış bir halk öfkesi sokaklara sinmişti. Çünkü 15 Şubat’ta, Abdullah Öcalan uluslararası bir komplo sonucu yakalanmış ve Türkiye’ye teslim edilmişti. Bütün bölgede olağanüstü bir gerginlik vardı. Gözaltılar, baskılar, devriye araçları…
Ama aynı zamanda meydanlarda bir direnç, halkın iç sesi gibi yükselen bayraklar da vardı. İşte o atmosferde, Hakkari şehir meydanına doğru birkaç arkadaşla birlikte yürüyordum. Ve anıtın yanında Nasır’ı gördüm. Elinde iki HADEP bayrağı tutuyordu. Karşısında iki emniyet görevlisi — her Hakkarilinin tanıdığı o karanlık simalar. Bizi görünce uzaklaştılar. Nasır sinirliydi. Yaklaşıp sordum: “Şiriko, onlar senden ne istiyordu?” Gözümün içine bakarak dedi ki: “Yaro, dediler ki o bayrakları bırak, bizim partiye oy ver, sana beş lira verelim.” Ben de takılarak sordum: “Yoksa kabul mü ettin, Şiriko?” Kahkahayla gülümsedi: “Yok yaro, ben de dedim ki: Ben size on lira vereyim, siz bizim partiye oy verin!” Güldük. Ama bu gülüşün içinde bir isyan, bir direniş, bir ahlak vardı.
Etrafımızda insanlar toplanmıştı. Seslendim: “Hadi hevalno, pamuk eller cebe! Herkes Nasır’a gönlünden ne koparsa versin.” Kısa sürede 125 lira toplandı. Nasır parayı aldı, gözlerini kaldırdı ve meydanda yankılanan o sözü söyledi: “İşte namuslu para!”
Bir İroni: Dağın Gölgesinde Karışan İsimler Nasır’ın hikâyesi, bazen sadece meydanlarda değil, dağ yollarında, devletin panik dolu operasyonlarında da yazılır. 1990’ların başıydı. Çukurca kırsalında yoğun operasyonlar sürüyordu. O dönemde Kürt özgürlük hareketinin bölgede etkin bir sorumlusu da “Nasır” adını taşıyordu. Devlet kayıtlarında bu isim “bölge komutanı” olarak geçiyor, telsizler sık sık bu ismi tekrar ediyordu. İşte o gün, bizim Nasır — Hakkari’nin herkesçe tanınan “Deli Nasır”ı — Çukurca’dan Hakkari’ye yürüyerek dönüyordu.
Üst üste iki palto giymişti, saçı gür sakalına karışmıştı, heybetli bir duruşu vardı her zaman olduğu gibi.
Dağ yolunun tozuyla karışmış bir yüz ifadesi taşıyordu.
Tam o sırada operasyon timiyle karşılaştı. Komutan onu görünce bağırdı:
— Dur! Ellerini başının üstüne koy ve yavaşça yaklaş!
Nasır usulca yaklaştı. Komutan gözünü ondan ayırmadan sordu:
— Kimsin sen?
— Ben Nasır, Yaro.
— Hangi Nasır?
— Hangi Nasır olacak? Kaç tane Nasır var!
— Hani şu… Bildiğimiz… Meşhur Nasır mı?
— Evet komutan, o meşhur Nasır benim işte.
Bu sözlerle komutan hemen telsize sarıldı: “Bölge sorumlusunu yakaladık!” diye üstlerine bilgi geçti.
Korucular itiraz etti: “Komutanım, bu bizim Nasır. Hakkari’nin delisi. Herkes tanır.” Ama kimseyi inandıramadılar.
Helikoptere bindirip Hakkari’ye götürdüler. Alay komutanlığına indiğinde onu istihbarat, emniyet ve JİTEM mensupları karşılamışlardı.
Ama sorgu başlamadan, içeridekilerden biri hemen tanıdı: “Aman bu o değil, bu bizim Nasır!”
Ve işte o anda, Nasır döndü, kendisine onca ciddiyetle bakan adamlara şöyle dedi:
“Yaro, size zahmet oldu… Borcum ne kadardır?”
Yıllar sonra Nasır’ın vefat ettiğini duyduğumda çok üzülmüştüm. Hâlâ onun “Şiriko” ve “Yaro” söylemlerini bazı arkadaşlarımla konuşurken kullanırım. Saygıyla anıyorum sevgili Nasır’ı…
EDelilik, Onur ve Toplumsal Norm: Nietzsche ve Foucault Işığında Nasır’ın Tanıklığı Toplumun “Deli” Dediği Kimdir? Michel Foucault’ya göre delilik, yalnızca tıbbî bir mesele değil, aynı zamanda toplumsal bir dışlama biçimidir. Delilik, çoğu zaman bastırılmış bir hakikatin dışavurumudur. Nasır’ın hikâyesi, bu anlamda klasik bir “delilik” anlatısı değildir. Deliliği bireysel değil, sistemsel bir travmanın sonucudur. Nietzsche: “Gerçek Deliler, Çağın Dışında Kalanlardır.” Nietzsche için delilik, bireyin normlara başkaldırdığı, kendi iç hakikatini keşfettiği bir eşiğe de dönüşebilir. Nasır’ın meydandaki çıkışı, Nietzsche’nin “hakikat rahatsız edicidir” fikriyle örtüşür.
Delilik mi, Ahlaki Üstünlük mü? Nasır’ın deliliği, sistemin yozlaşmasına karşı bir duruş olarak okunabilir. Günümüz toplumunda ihale/çıkar karşılığı onur kaybı yaşanırken, Nasır kendi “deliliği”yle bu çürümeye karşı durur. Sonuç: Bir Halkın Vicdan Aynası Nasır’ın hikâyesi, susturulmuş ama unutulmaması gereken bir halk vicdanıdır. “İşte namuslu para!” sözü, günümüzün etik pusulası olmaya devam ediyor.
Kaynakça
• Foucault, Michel. *Deliliğin Tarihi*. İmge Kitabevi Yayınları.
• Nietzsche, Friedrich. *Böyle Buyurdu Zerdüşt*. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
• Nietzsche, Friedrich. *Ahlakın Soykütüğü Üzerine*. Say Yayınları.
• Foucault, Michel. *Toplumu Savunmak Gerekir*. Yapı Kredi Yayınları.
• Foucault, Michel. *Hapishanenin Doğuşu*. İmge Kitabevi Yayınları.










