Toplum, dışarıdan bakıldığında bir kaos gibi görünebilir: Savaşlar, göçler, yoksulluklar, isyanlar, dirençler…Oysa bu karmaşanın içinde gizli bir düzen, derin bir bağ vardır. Çünkü toplumlar kaotik değildir; realitenin bütün yanları zorunlu ve karşılıklı bağlarla birbirlerine bağlıdır.
İşte bu yüzden Rojava, yalnızca bir bölgesel mesele değil; tarihin, hafızanın ve halk iradesinin iç içe geçtiği bir gerçekliktir.
Amerikan Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın “tek yol Şam’dır” şeklindeki sözleri, bu bağları görmezden gelen bir diplomatik buyurganlığın dışavurumudur. Bu söz, yalnızca SDG’ye değil; bir halkın kurduğu yaşam biçimine, siyasal iradesine, toplumsal sözleşmesine yöneltilmiş bir vesayet tehdididir.
Çünkü Rojava bir sınır çizgisi değil; halkların ortak iradesiyle kurduğu bir siyasal örgütlenme modelidir. Ve bu model, öylesine örülmüş bir denklem değildir; her bileşeni, kadın özgürlüğünden halk meclislerine, çok kültürlü katılımdan özyönetime kadar, birbirine bağlanmış bir sistematiğe dayanır.
Bu bağlar tesadüfi değil, tarihsel ve zorunludur. Çünkü Kürt halkı, yüz yıl boyunca “tek yol” diyen haritaların nereye çıktığını gördü:
Qamişlo Katliamı’na…
Serêkaniyê’nin işgaline…
Şengal’de kadınların köleleştirilmesine…
Ve Şam’ın sustuğu, Ankara’nın yön verdiği, Washington’ın izlediği bir çaresizliğe…
Ama artık tarih tekerrür etmiyor. Çünkü artık eski Kürtler yok.
Rojava halkı, yaşadığı her acıyı bir toplumsal örgütlenme biçimine dönüştürdü. SDG’nin “ağır davranmakla” suçlanması, bu halkın geçirdiği tarihsel travmaların, yaşadığı yok sayılmaların ve ödedikleri ağır bedellerin unutulmasıdır.
SDG ağır değil; ağır sorumluluklarla davranıyor. Çünkü Rojava’da inşa edilen yalnızca bir savunma gücü değil, aynı zamanda
yeni bir toplumsal yaşam biçimidir. Buradaki gerçeklik, birbirine bağlanmış, her bileşeni anlamlı kılan bir bütünlük içerir. Kadınların eşbaşkan olduğu bir sistem, Arap, Kürt, Süryani, Êzidî halkların birlikte karar aldığı meclisler, laik ve demokratik bir yönetim modeli…
Bunlar tek bir kişinin ya da ideolojinin ürünü değil; tarihten, acıdan ve direnişten süzülerek gelen zorunlu bağların sonucudur.
Tom Barrack ve benzerleri, bu yapının üzerine “tek yol” haritasını tekrar dayatmak istiyor. Oysa bu, yalnızca bir siyasi hata değil; aynı zamanda epistemolojik bir körlüktür. Çünkü toplumlar, özellikle de halkların direnişle var ettiği yapılar, dışarıdan bir tasarımla yönetilemez. Rojava bir projeyle değil, bir tarihsel zorunlulukla doğdu.
İlham Ahmed’in diplomatik diliyle ifade ettiği endişe yerindedir; ancak halkın cevabı nettir: Zorla barış olmaz. Teslimiyetle çözüm gelmez.
Bu halk barış ister, ama eşitlik temelinde. Müzakere ister, ama statüyle. Ve bu talepler, ne Şam’ın merkeziyetçiliğine, ne Ankara’nın düşmanlığına, ne de Washington’ın kibirli “akıl hocalığına” sığmaz.
Salih Müslim’in ifşa ettiği gibi, “geçici hükümet” adı verilen cihatçı bloklarda ne Kürtler, ne Êzidîler, ne de başka inanç ve kimlikler yer alıyor. Bu da bize şunu söylüyor: Ortadoğu’da çizilen her “tek yol” haritası, halkların çoğulluğuna değil, yokluğuna çıkar.
Rojava bugün sadece bir bölge değil; direnişle örülmüş bir hakikatler ağıdır. Kadın devriminden yerel meclislere, halk savunma birimlerinden toplumsal cinsiyet eşitliğine kadar örülmüş bu sistem, ne silinebilir, ne teslim alınabilir.
Çünkü Rojava’daki Kürtler ve diğer halklar, yalnızca kendi topraklarını savunmadı; dünyayı IŞİD karanlığından kurtaran tarihi bir direnişin taşıyıcısı oldular. Bugün Avrupa’nın sokaklarında özgürce yürüyen her demokrat bireyin bu hakikate karşı bir sorumluluğu vardır. Eğer demokrasiye gerçekten inanılıyorsa, ABD’nin bu tekçi ve vesayetçi zihniyetine karşı Rojava’nın yanında durmak gerekir. Ancak o zaman Tom Barrack gibi tüccar akıllar, halkların ortak kazanımlarını pazarlık konusu yapmaya cüret edemez.
Çünkü artık toplumun dokusu çözülmüyor; yeniden örülüyor. Kaotik değil, bilinçli. Dağınık değil, bağlı. Ve bu bağların merkezinde duran şey tek bir kelime: İrade.











