Bu yazı da ileri süreceğim görüş başlıkla müsemma. Ekim 2024’ten bugüne kadar İmralı, Kandil, Devlet Bahçeli ve DEM sözcülerinin yaptığı açıklamaların toplumda, toplumun farklı kesimlerinde asimetrik, hatta yer yer kaotik algılar yarattığını; söz konusu asimetrik algı rüzgarlarının da gelişmeler açısından en sakıncalı faktörlerden biri olduğunu düşünüyorum.
Bunu aşmanın bence tek yolu, biz sosyalistlerin sürece ilişkin niyet beyanlarından önce, acil olarak “birincil aktörlerin orijinal açıklamaları ve ortaya çıkan olgulara bakarak” algı çarpıklığını, söz konusu asimetriyi düzeltmek olmalıdır, inancındayım. Sanırım burada en önemli görev DEM parti iletişimine ve sözcülerine düşüyor.
Algı kaosunu, asimetrisini anlayabilmek için önce yeniden “sürecin başına” Ekim 2024’e dönüp birincil aktörlerin açıklamalarını ele almak, bu açıklamaların anlamını yeniden analiz etmek, sonra da “süreçte” ortaya çıkan olgularla bu anlamsal analizi kıyaslamak en doğru metot olur düşüncesindeyim.
Bu amaçla @Grok’un medya hafızasından dökümler paylaşacağım.
Devlet Bahçeli
15 Ekim 2024 – Bahçeli’den Öcalan’a Çağrı
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 15 Ekim 2024’te partisinin grup toplantısında, PKK lideri Abdullah Öcalan’a yönelik dikkat çekici bir çağrıda bulundu. Bahçeli, “Terörist başı, terörün bittiğini, örgütünün tasfiye edileceğini tek taraflı ilan etsin” diyerek, Öcalan’ın bu adımı atması halinde “Umut Hakkı”ndan yararlanabileceğini belirtti. Bahçeli, herhangi bir pazarlık veya müzakere olmayacağını vurguladı: “Terörle pazarlık olmaz, müzakere yapılmaz, yalnızca ve yalnızca mücadele edilir.”
22 Ekim 2024 – Meclis’te Öcalan Önerisi
Bahçeli, 22 Ekim 2024’teki TBMM grup toplantısında, Öcalan’ın İmralı’daki tecridinin kaldırılarak DEM Parti grup toplantısında konuşmasını önerdi. “Terörün tamamen bittiğini ve örgütün lağvedildiğini haykırsın” diyen Bahçeli, bu adımın ardından Öcalan’ın “Umut Hakkı” için yasal düzenlemeden yararlanabileceğini ifade etti. Bahçeli, “Herkes ittifak halindeyse değil elimizi, gövdemizi taşın altına koymaya hazırız” diyerek sürece destek çağrısında bulundu.
14 Ocak 2025 – Pazarlık Reddi ve Sürecin Çerçevesi
Bahçeli, 14 Ocak 2025’te yaptığı yazılı açıklamada, sürecin bir pazarlık olmadığını tekrarladı: “Terörle pazarlık olmaz, müzakere yapılmaz.” Türk-Kürt kardeşliğine vurgu yaparak, “Türk milleti ile Kürt kardeşlerimiz arasında hiçbir zaman bir kopma yaşanmamıştır” dedi. Bahçeli, sürecin amacını “terörsüz bir Türkiye” olarak tanımladı ve Kürt halkının taleplerine yönelik herhangi bir taahhüt vermedi.
27 Şubat 2025 – Öcalan’ın Çağrısına Destek
Öcalan’ın silah bırakma ve PKK’nın kendini feshetmesi çağrısının ardından, Bahçeli 27 Şubat 2025’te yazılı bir açıklama yayımladı. Öcalan’ın açıklamasını “baştan sona değerli ve önemli” olarak nitelendiren Bahçeli, PKK’nın ateşkes ilanını “destekleyici ve tamamlayıcı” bulduğunu belirtti. Bahçeli, “47 yıllık ihanetle yazılan kanlı sayfanın kapanmasını” hedeflediklerini ifade ederek, sürecin devlet politikası çerçevesinde ilerlediğini vurguladı.
12 Mayıs 2025 – PKK’nın Feshi ve Teşekkür Mesajı
PKK’nın 12 Mayıs 2025’te kendini feshettiğini duyurmasının ardından Bahçeli, “Barış tohumları umutla sulanmış, nihayet tomurcuklanmış ve çiçek açmıştır” dedi. Öcalan’a, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, DEM Parti heyetlerine ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne teşekkür eden Bahçeli, “Bugün kazanan barış ve kardeşliktir. Bugün kazanan siyaset ve demokrasidir” diyerek süreci bir devlet politikası olarak tanımladı. Türk-Kürt kardeşliğine vurgu yaparak, “Milli birlik ve kardeşliğimizi heba edecek siyasi ve sosyolojik kırılma hiç yaşanmamıştır” ifadesini kullandı.
Sanırım Azaltarak aktardığım bu döküm Bahçeli’nin tavrını bakış açısını anlamak bakımından son derece açık ve hatta tartışmaya kapalı bir çerçeveye sahip. Bunun dışında yapılacak bütün yorumlara spekülasyon ve niyet okuma dememek için bir sebep göremiyorum. Zaten siyasette de niyet okumalarla spekülasyonlarla bir yere varılamayacağı çok açık.
Şimdi de Bahçeli’nin açıklamalarının arkasından hızla sürece dahil olan ve bu açıklamalara yönelik, Paralel açıklamalar yapan Öcalan’a kulak verelim.
Abdullah Öcalan
27 Şubat 2025 – Silah Bırakma ve Fesih Çağrısı
PKK lideri Abdullah Öcalan, 27 Şubat 2025’te İmralı Cezaevi’nden DEM Parti heyeti aracılığıyla tarihi bir çağrı yaptı. Öcalan, “Tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir” diyerek, bu kararın kendi inisiyatifinde olduğunu vurguladı: “Bu çağrının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum.” Öcalan, açıklamasında herhangi bir pazarlık veya koşul öne sürmedi. Ancak, DEM Parti milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in aktardığı metin dışı bir mesajda, [Öcalan’ın İmralı’da devlet yetkilileriyle müzakere ile yazılmış metne ekletemediği bu nedenle Önder’e sözlü olarak düştüğü dipnot] Öcalan’ın “PKK’nın kendini feshi, demokratik siyaset ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir” dediği belirtildi.
Şubat 2025 – “Perspektif” Yazısı ve Bahçeli’ye Atıf
Öcalan’ın PKK’nın 12. Kongresi’ne gönderdiği “Perspektif” başlıklı yazısında, Devlet Bahçeli’yi “devletin en yetkili sesi ve eli” olarak tanımladığı öğrenildi. Öcalan, Bahçeli’nin “yeni bir dönem başlatmak istiyorum” dediğini aktararak, bu çağrıya “gecikmeksizin” yanıt verdiğini belirtti. Öcalan, PKK’ya yönelik eleştirilerinde, “Önderlik gerçeğini anlamıyorsunuz” ve “50 yıldır anlatıyorum, almıyorsunuz” ifadeleriyle örgütün ideolojik dönüşümde yetersiz kaldığını ima etti. Ayrıca, “demokratik toplum sosyalizmine geçiş” ve “ulus-devlet temelli stratejinin imkânsızlığı” vurgusuyla, silah bırakmayı ideolojik bir dönüşümle ilişkilendirdi.
9 Mayıs 2025 – PKK Kongresi ve Fesih Süreci
Öcalan’ın çağrısı doğrultusunda, PKK 9 Mayıs 2025’te 12. Kongresi’ni topladı ve “tarihi misyonunu tamamladığı” değerlendirmesinde bulundu. Öcalan’ın direktifleriyle hareket eden örgüt, 12 Mayıs 2025’te resmi olarak kendini feshettiğini duyurdu. Öcalan’ın bu süreçte herhangi bir pazarlık veya devletten somut taahhüt beklentisi belirtmediği, açıklamalarının devletle uyumlu bir çerçevede olduğu gözlendi.
Kandil
1 Mart 2025 – Ateşkes İlanı ve Öcalan’a Uyum
PKK’nın Yürütme Komitesi, 1 Mart 2025’te Öcalan’ın 27 Şubat 2025’teki silah bırakma ve fesih çağrısına yanıt verdi. “Bugünden geçerli olmak üzere ateşkes ilan ediyoruz. Öcalan’ın çağrısına katılıyoruz ve çağrının gereklerine uyacağımızı belirtiyoruz” denildi (NTV, 1 Mart 2025). Açıklamada, “Başarı için demokratik siyaset ve hukuki zeminin uygun olması gerektiğinin altını çiziyoruz. Parti kongresini toplamak için hazırız, ancak bunun için uygun güvenlikli ortamın oluşması ve kongrenin başarısı için Öcalan’ın bizzat yönetmesi gerekir. Öcalan’ın fiziki özgür yaşar ve çalışır koşullara kavuşması gerekir” ifadeleri kullanıldı (Mynet, 1 Mart 2025). Öcalan’ın özgürlüğüne vurgu yapılarak, devletin bu koşulları sağlaması umuldu.
15 Nisan 2025 – Silahsızlanma Toplantısı Planı
PKK, Nisan 2025’te (tam tarih belirtilmemiş, DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan’ın açıklamasına dayanılarak Nisan ortası olduğu anlaşılıyor) Öcalan’ın çağrısı doğrultusunda silahsızlanma sürecini tartışmak için Erbil veya Süleymaniye’de bir toplantı planladığını duyurdu. Doğan’ın aktardığına göre, “PKK’nın önümüzdeki hafta bir toplantı yaparak silahsızlanmayı tartışacağı bilgisi var” denildi (önceki döküm, 15 Nisan 2025). Bu, Öcalan’ın çağrısına uyum yönünde bir adım olarak görüldü.
12 Mayıs 2025 – PKK’nın Feshi
PKK, 9 Mayıs 2025’te topladığı 12. Kongresi’nde Öcalan’ın direktifleri doğrultusunda “tarihi misyonunu tamamladığı” kararını aldı ve 12 Mayıs 2025’te resmi olarak kendini feshettiğini duyurdu (DW, 12 Mayıs 2025). Açıklamada, Öcalan’ın çağrısına tam uyum sağlandığı belirtildi.
11 Temmuz 2025 – Süleymaniye’deki Silah Yakma Töreni
KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat, 11 Temmuz 2025’te Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne bağlı Süleymaniye’de düzenlenen sembolik silah yakma töreninde açıklamalarda bulundu. PKK’nın, Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025’teki silah bırakma ve fesih çağrısına uyarak silahlı mücadelesini sonlandırdığı törende, Hozat, örgütün Türkiye’de demokratik siyasete katılma isteğini vurguladı. AFP’ye konuşan Hozat, “Türk devletinin bize demokratik siyaset hakkı tanıması lazım. Demokratik siyaset yapmak için Türkiye’ye gitmeye hazır ve istekliyiz” dedi (AFP, 11 Temmuz 2025). Öcalan’ın serbest bırakılmasının süreç için kritik olduğunu belirten Hozat, “Bu süreci özgürce yönetebilmeli. Bu bizim öncelikli koşulumuz ve talebimiz” ifadesini kullandı ve ekledi: “Bu gelişme olmadan sürecin başarıyla devam etmesi pek mümkün değil” (DW, 11 Temmuz 2025).
Hozat, PKK üyelerinin Türkiye’ye dönebilmesi için yasal reformlar gerektiğini savundu: “Kapsamlı ve ciddi yasal reformlar hayata geçirilerek PKK’lıların çekinmeden Türkiye’ye dönmesine imkân tanınması gerekiyor. Türkiye somut adımlar atar, yasaları çıkarır ve yasal açıdan radikal reformlar uygularsa biz de Türkiye’ye gideceğiz ve siyasete gireceğiz” (DW, 11 Temmuz 2025). Hozat, aksi takdirde riskler olduğunu belirtti: “Hiçbir anayasal düzenleme olmazsa, ya hapse gireriz ya da öldürülürüz” (DW, 11 Temmuz 2025). Törende, PKK üyelerinin silahlarını bir kazana bırakarak ateşe verdiği ve yaklaşık 200 kişinin izlediği belirtildi (BBC News Türkçe, 11 Temmuz 2025). Hozat’ın açıklamaları, PKK’nın silahlı mücadeleyi “demokratik siyaset ve hukuk yöntemiyle” sürdürme kararını yansıttı: “Bundan sonra özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelemizi, demokratik siyaset ve hukuk yöntemiyle yürütmek amacıyla silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz” (BBC News Türkçe, 11 Temmuz 2025).
Eğer medya bilgilerinden yaptığım aktarımlarda temel bir hata yaptığımı iddia etmiyorsanız, bu açıklamaların tamamından ortak bir sonuca varmak çok kolay: Andaki hadise, dialoglar, Bahçeli’nin temsil ettiği ‘devlet’ ile Öcalan/PKK arasında gerçekleşiyor ve konusu “PKK’nin silah bırakması, feshi ve kadrolarının geleceği.”
Bu aşamanın gündeminde “Kürt halkının kollektif haklarıyla” ilgili bir tartışma yok. Bence, bunda da hiçbir tuhaflık, terslik yok. O hakların belirli bir aşamanın gündeminde anılmaması taktik bir konu olabilir. Zaten bütün PKK habitatı ve üçüncü taraftan her aklı başında insan, o hakların milyonlarca Kürdün hafızasıyla, bedeniyle, yaşamıyla mühürlenmiş olduğunu iyi bilir.
Algıda asimetri yaratan konular
Bu süreçteki sorunlu konulardan ilki, Öcalan’ın fesih ve silah bırakma talebinin Suriye’deki PYD ve YPG’yi kapsayıp kapsamaması ile ilgiliydi.
Bu konuda devlet kanadı ısrarla Öcalan’ın talebinin PYD/YPG’yi kapsadığını savundu; basının bir sorusu üzerine İmralı heyetinden Önder de kapsadığını doğruladı.
Buna karşın hem General Mazlum Abdi hem de Kandil sözcüleri [Önder’e cevaben] bu açıklamanın doğru olmadığını, çünkü YPG/PYD nin PKK ile organik bir bağı olmadığını tekrar tekrar açıkladılar ve bu tartışma bir süre sonra gündemden düştü.
İkinci sorunlu konu ise Öcalan’ın Önder’e emanet ettiği sözlü dipnotla ilgili. Bu konu bence hala gündemdeki açıklamaların çelişkili karakterini, algı da oluşan simetriyi belirlemeyi sürdürüyor.
Öcalan’ın dipnotundaki “hukuk” talebi buraya kadar paylaştığım aktörlerin açıklamaları arasındaki özne ve gizli özne kullanım uyumundan tahmin edileceği gibi PKK’nin ve kadrolarının geleceği ile ilgili olması gerekir. Öcalan’ın çerçevesi çok belli ve “devlet heyetiyle müzakere ile biçimlendirerek” paylaştığı metne “Kürt halkının kollektif hakları ve Türkiye’nin demokratikleşmesi” talebini bir sözlü dipnot olarak sıkıştırması sanırım pek akla uygun olmayacaktır.
DEM Parti cephesine geldiğimizde ise; “yolları çatallanan bahçeye” giriyoruz.
DEM Parti
HDP kuruluşundan bugüne ne yazık ki DEM parti organizmasının uzmanlaşmış, profesyonellerden oluşan bir iletişim bürosu yok. [Oysa hatırlayın AKP bile çok güçlü bir iletişim ofisi ile her il ve ilçeyi birbirine bağlayan bilgisayar/internet temelli bir iletişim ağı üzerinde kuruldu. Ve her zaman bunun siyasi karşılığını da aldı.] Tarihin hiçbir döneminde iktidarın teknolojik yeteneklerinin gerisine düşen bir muhalefetin kazandığı gözlenmedi. Uzağa gitmeye de gerek yok, PKK’nin dev ulus ötesi medya yapılanmasını hangi tarihte oluşturduğunu hatırlamanız yeterli. Bu açığı Demirtaş, bir milyon takipçisiyle kısmen kapatıyordu. O tutuklandıktan sonra büyük bir boşluk oluştu. Üstelik, milyonlarca politik Kürt genci Demirtaş sonrası sözcü ve temsilcileri kitlesel olarak izlemedi.
Neden aynı akıl HDP’yi güçlü, merkezi bir ‘siyasal iletişim organizasyonundan’ mahrum bıraktı, şahsen benim hala açıklayamadığım bir tuhaflık.
Şu anda da son derece hassas bir zeminde DEM partinin bütünleşik bir iletişim stratejisi olduğundan söz etmek – çıktılarına bakarak- imkansız. Bütün sözcüler sürekli topluma hitap ediyor, çok yoğun, bazen insanüstü bir koşuşturma içinde yaşıyor, ama maalesef ortak bir iletişim stratejisi olmadığı için bu emeklerin çoğu heba oluyor.
Önce tarih tarih, kişi kişi bir döküm toparladım ama sonra o kadar detaylı bir çabanın bu yazının hedefi açısından amaca uygun olmadığına karar verdim. Özetlemeyi tercih ediyorum.
DEM Parti sözcülerinin çözüm süreci açıklamaları, “devlet hazır mı?”, “top artık iktidarın sahasında”, “hukuki teminat”, “süreç değil”, “devlet hazır mı”, “tahrikkâr dil”, “ciddi adımlar bekliyoruz”, “tecridi kaldırın”, “infaz paketi” ve “hasta tutsaklar” gibi terim ve ifadelerle dolu. DEM sözcülerini dinlediğimde “devletin ciddi olmadığı, verdiği sözleri tutmadığı, atması gereken adımları atmadığı” biçiminde özetlenecek bir bakış açısıyla konuştuğunu görüyorum.
Temelli ’nin son açıklaması da aynı ikilemi derinleştirir yönde örneğin: “Komisyonun en önemli işlevinin Kürt meselesinin demokratik çözümüne olanak sağlayacak adımlar atmak olduğunu vurgulayan Temelli, “Kürt meselesinin çözümü, Türkiye’nin demokratikleşme ve toplumsal barış meselesidir. Bu meselenin önemli bir ayağı Kürtçedir. Kürt meselesi aynı zamanda bir Kürtçe meselesidir. Bu nedenle, Kürtçeye yönelik nefret söylemi ve ayrımcı yaklaşımlardan bir an önce kurtulunmalıdır”
İster istemez herkes gibi benim de aklıma sorular düşüyor: Devletin ciddiyetinden kastedilen nedir? Devlet ne tür sözler verdi ve kime verdi? Devlet hangi adımları atacağını vadetti ve bunu kime söyledi? Bu “sürecin” hedefleri arasında “Kürt meselesinin total çözümü” olduğuna dair vaat devletin hangi temsilcisi tarafından, kime sunuldu?
Benim gibi milyonlarca insan bu soruları soracak ve cevaplarında merak edecektir. Yazının yukarıdaki bazı kısımlarında belirttiğim gibi konu bu aşamada PK nin feshi ve kadrolarının geleceğine dair hukuki alt yapının oluşması mı; Kürt halkının kolektif haklarının ve geleceğinin müzakeresi mi? Ya da şöyle sorayım: bir masa mı kuruldu, bu masada Öcalan ve KSH total bagajıyla mı müzakere yapıyor? Ya da bir kısmımızın algıladığı gibi “devlet” bütün temsilcilerinin beyanlarından algıladığımız gibi “salt PKK’nin geleceği” konusu çerçevesinde Öcalan ve Kandille mi diyalog sürdürüyor?
Dünyada gerçekleşmiş çatışma çözümü süreçlerine aşina herkes bu sürecin o modellere uygun gelişmediğini görüyor. Yani 2013’teki gibi bir masa kurulup bir müzakere süreci yürütülmediği çok bariz. A
yrıca yine biliyoruz ki öyle bile olsa masanın kurulması öncesinde müzakerenin çerçevesi de tartışılıp, tanımlanır. “Kürt halkının kaderi” diye bir genel başlık üzerinde bir masanın kurulması yöntem ve verimlilik açısından – dünya örneklerine bakılınca- mümkün olmayacağı da görülüyor.
Kaldı ki bu süreç, bu yazının başında basın açıklamalarından alıntılarla belgelediğim gibi aktörleri tarafından mutabakatla PKK’nin silah bırakması, feshedilmesi ve kadrolarının ve liderinin geleceğiyle çerçevelenmiş.
Velev ki, ben ve benim gibi düşünenler hiçbir şey anlamadık ve tamamıyla yanlış bakıyoruz. Bu durumda DEM yönetiminin -iletişim biliminin kuralı gereği- bizlere “bu sürecin tanımı, çerçevesi, hedefleri budur, çabalarımız da bu ortak fayda tanımı şudur;” demesi gerekmez mi?
Oysa Dem temsilcilerini dinlediğimizde böyle tanımlı bir netlik göremediğimiz gibi, ilk üç muhatabın mutabık olduklarını düşündüren tanım çerçevesini “Kürt halkının kollektif hakları” yönünde genişletmeye çalıştıkları izlenimi ediniyoruz. Ve bu hem kafa karıştırıyor, spekülasyona alan açıyor hem de milyonlarca insanın dil birliğini ve sürece pozitif müdahale yeteneğini sınırlandırıyor.
Bu karmaşa Komisyon çalışmalarına da yansıyor. Komisyon, “PKK fesih ve silahsızlanma ile kadrolarının geleceği ile mi ilgili yoğunlaşacak” yoksa “Kürt Halkının kollektif hakları çerçevesinde mi” faaliyet gösterecek; sorusunun yanıtı şu an itibariyle çok tartışmalı görünüyor. Bunu nereden anlıyoruz, DEM ’in komisyonda dinlenmesi için verdiği uzun liste “Kürt halkının kollektif hakları ve gördüğü zulmün kayıt altına alınması” hedefleriyle uyumlu görünüyor. Ama henüz PKK’nin feshi merkezli “sürecin” toplumda ne türden bir fayda yaratacağı konusunda bir odaklanma algılamıyoruz.
Bütün bu zulümler ilk kez kayıt altına alınıyor olsa bu, çok anlaşılır bir adım olabilirdi. Ancak zaten hem ülkede hem dünyada sayısız insan hakları kuruluşu ve sivil toplum örgütünce kayıt altına alınmış olan “zulüm anlatıları” nın Saray’ın komisyondan beklediği göz boyama sürecinde hangi faydayı sağlaması umuldu?
Tersine en az kollektif haklar kadar önemli olan ve devletin de zorunlu olarak güncel kabul ettiği “PKK’nin geleceği, sivil dönüşümü ve PKK’lilerin hukuksal hakları” yönünde çok yoğunlaştırılmış bir toplumsal iletişim ve baskı DEM için yeterince önemli ve acil değil mi?
Tekrar etmek bahasına yeniden soralım, yöntemsel açıdan “çatışma çözümü” süreçlerinde isyancıların tek yöntemi masaya “bütün bagajlarıyla oturmaları” mıdır? Böyle oturalım ve ne koparırsak kar diye mi bakıldı dünya örneklerinde.
Yoksa müzakerenin zemini, iklimi, tarafların yaptığı SWOT analizleri müzakerenin gündemini tanımlamanın çerçevesini mi kurar?
Sonuç Yerine
Dilerim ben, çok yanlış ve eksik bir yerden bakıyorum ve bütün bu metin kendi vesvesemin ifadesidir. Yok eğer kısmen bile olsa baktığım açı doğruysa DEM, bedeli yüksek olacak bir hata yapıyor anlamına gelir. Dilerim sarayın mecbur kalarak kurduğu ve süreci sulandırmak için kullanmaya çalıştığı komisyonu biz, doğru bir karşı stratejiyle değerlendiriyor oluruz.









