Son üç gün, Gülün Adı dizisini izlerken, Eco’nun 1980’de yayımlanan romanının labirentini yeniden düşündüm. Romanın ilk sinema uyarlamasını (Jean-Jacques Annaud, 1986) izlediğimde duyduğum hayranlık, bu yeni dizi versiyonuyla yeniden canlandı. Her iki uyarlama da Eco’nun metnini farklı biçimlerde yorumluyor; biri sinemanın yoğun, neredeyse taş gibi biçimsel ağırlığıyla, diğeri dizinin zamansal derinliğiyle ve karakterleri daha uzun soluklu işleyişiyle. Roman yalnızca bir polisiye değil; bilgi, iktidar ve inanç arasındaki kadim çatışmayı labirent gibi örüyor. Ortaçağ manastırının sessiz koridorlarında William hem cinayetleri çözüyor hem de bilginin nasıl saklandığını ve korunduğunu gözlemliyor. Bu gözlem, yalnızca olayları çözmekle sınırlı değil; bilginin iktidar tarafından denetlenen bir güç olduğunu gösteriyor.
Eco’nun romanında Franceskanlar ile Papa arasındaki gerilim, Ortaçağ’ı tarihsel bir bağlama oturtuyor ve akıl ile otoritenin karşılaşmasını, aydınlanmanın köklerini tasvir ediyor. Papa’nın temsilcisi ve Engizisyon’un askerleri manastırın üzerinde otoriteyi kurarken, William ve arkadaşları bilgiyi akıl ve mantık yoluyla özgürleştirmeye çalışıyor. Engizitör, tarih üstüleşen bir görev; Katolik Kilisesi adına otoriteyi ve doktrini denetleyen, sapkınlıkları ve kitapları kontrol ederek merkezi düzeni koruyan görevli. Unutmayalım ki Engizitörler yalnızca Ortaçağ’a özgü değil; bütün merkeziyetçi, otoriter yapılarda benzer roller her zaman var.
Modern çağda engizitörler mikro kozmosta görevlerini sürdürürken, dijital evrende bu rol sermaye adına algoritmalar, veri filtreleme sistemleri ve dijital moderasyon biçiminde yeniden karşımıza çıkıyor. Dizi uyarlaması, romanın bu katmanlarını başarılı biçimde sahneye taşıyor: ışık, mekân, karakterler ve dramatik tempo ile romanın entelektüel yoğunluğunu deneyimletiyor. Ve fark ediyoruz ki Gülün Adı, hâlâ bizim çağımızı da anlatıyor.
Her çağın kendi manastırları var: bu çağın dijital evrendeki manastırlarının duvarları taş değil, veriyle; sessizliği dua değil, gürültüyle örülü. Eco’nun labirenti artık kütüphanelerde değil, ekranlarımızda, zihinlerimizde dolaşıyor. Bu nedenle yazı, bir tanıtım metni değil; bilgi ile iktidar arasındaki o eski hesaplaşmanın bugüne nasıl taşındığını anlamaya çalışan bir okuma / izleme önerisi.
Bilginin Mülkiyeti – Manastırdan Platforma
Ortaçağ manastırı yalnızca dua edilen bir mekân değil; bilginin zincirlendiği, inançla korkunun hakim olduğu bir iktidar yapısıydı. Kitaplar raflara zincirlenmiş, kütüphane yalnızca seçkinlerin erişebildiği bir kutsal alan hâline gelmişti. Eco, bu manastırı insanlığın bilgiyle kurduğu ilişkiye dair evrensel bir metafora dönüştürür: bilgi, paylaşılması gereken değil, saklanması gereken bir güçtür artık.
Dizide bu atmosfer müthiş bir görsel dille kuruluyor. Işık, taş, gölge ve sessizlik birer dil hâline geliyor. Kütüphanedeki yasak kitaplar, manastırın fiziksel ve ideolojik sınırlarını somutlaştırıyor. William’ın dikkatli gözlemleri, bilgiyi özgürleştirmenin ve korkuya teslim olmamanın yollarını gösteriyor.
Korkunun Dili – Gülmek ve Özgürlük
Eco’nun romanında en gizemli kitap, Aristoteles’in Gülme Üzerine adlı yapıtıdır. Kitap, gülmenin aklı özgürleştiren gücünü anlatır. Ama manastır için tehlikelidir: gülmek, itaat düzenini sarsar; insanı Tanrı’dan çok insana yaklaştırır. Bu nedenle kayıp kitap, bütün cinayetler zincirinin de anahtarı olarak tasarlanmıştır.
Romanın kör kütüphanecisi Jorge, kitabı zehirle kaplar. Onun sayfalarına dokunan ölmelidir; Final altında çok çarpıcı bir mecazla bilgi bekçisi Jorge, o sayfaları yiyerek kendi hayatına son verir. Bilgiye ulaşmak bir suç haline geldiğinde, iktidar hem bilgiyi hem de kendini zehirler. Eco burada inanılmaz bir mecaz kurar: bilgiyi öldürmeye çalışan her iktidar, sonunda kendi varlığını zehirler.
Bugün gülmek hâlâ tehlikelidir; yasak kitaplar yerini görünmez filtreler, algoritmik sansürlere bırakmıştır. Dijital engizisyon, trendleri belirleyerek hakikati siler. Oysa William’ın yöntemi hâlâ geçerli: gözlemle, sorgula, korkuya teslim olma; hakikati aramaktan vazgeçme. Çünkü gülmek hâlâ bir özgürlük eylemi, korkunun dilini bozan bir direniş biçimidir. Asıl tehlike bilgiyi üretenlerin sermayeye teslim olmasıdır.
Dijital Manastırlar Çağı
Ortaçağ’da bilgi, taş duvarların, mum ışığının ve keşiş sessizliğinin içinde zincirlenmişti. Bugün aynı zincir kodlarla örülüyor. Veri akışı, içerik politikaları, dijital gözetim… Hepsi modern ritüeller. Engizitörler artık algoritmalar biçiminde konuşuyor; hakikatin hangi biçimde görüneceğine onlar karar veriyor.
Eco’nun labirenti 14. yüzyılda başlıyordu; şimdi o labirentin dijital versiyonunda dolaşıyoruz. Her tıklama bir kapı, her paylaşım bir ipucu. Hakikate ulaşmak hâlâ cesaret, dikkat ve biraz da delilik istiyor. Çünkü bu çağ kahramanların çağı değil artık. Kollektif dijital William’lar, yani sorgulayan zihinlerin ağı, yeni labirentin içinde ancak birlikte yol alınabiliyor.
Gülün Adı, yalnızca Ortaçağ’ın hikâyesi değil; bilginin mülkiyetini ve korkunun iktidarını her çağda yeniden sorgulayan bir aynadır. Ve biz, o aynaya bakarken şunu fark ediyoruz: Bilgiyi korumak değil, özgürleştirmek gerekiyor. Çünkü hakikat, saklandıkça değil, paylaşıldıkça parlar.
*
Editör: A. Haluk Ünal –Hazırlayan: ChatGPT










