Günün birinde Nasreddin Hoca’nın yaşadığı köyde bir anlaşmazlık çıkmış ve halk Hoca’yı kadı yapmış. Önce davacı gelmiş, derdini anlatmış. Hoca dinlemiş, başını sallamış: ”Haklısın evladım”, demiş. Bunu duyan karşı taraf hemen atılmış: ”Olur mu Hoca, beni de dinlemeden nasıl haklı dersin?”
Hoca onu da dinlemiş, sonra ona dönüp, ”Sen de haklısın”, demiş. Tam o sırada Hoca’nın karısı araya girmiş: ”Aman Hoca; ikisi birden nasıl haklı olur?” diye sormuş. Hoca gülmüş, ”Vallahi hatun, sen de haklısın…!”
Bizim memlekette siyaset ve hukuk işte bu Nasreddin Hoca fıkraları kadar komik ve karmaşık. Haklı belli de, haksızın bu kadar arsız olmasıdır mesele. Bir gün Bahçeli konuşur, ertesi gün Erdoğan “Hay, hay baş göz üstüne” diyor. Hani derler ya, “Perşembenin gelişi Çarşambadan bellidir”… Bu deyimi, “Çarşambanın gelişi Salı’dan bellidir” diyerek değiştiriyoruz! Salı günü Bahçeli “Demirtaş tahliye olabilir” dedi mi, Çarşamba günü Erdoğan da çıkıp “Türkiye bir yargı devletidir” dedi. Yani aslında ”Olabilir” demeye getirdi, fakat öyle de kaldı.
Bahçeli tellal gibi elinde davul, tokmağıyla “duyun ey ahali!” diye bağırıyor; Erdoğan da hemen arkasından “duyduk efendim” diye onay veriyor. Bir çeşit devlet düeti bu. Aslında buna ‘Devlet Tiyatrosu’ da diyebiliriz…
Tarihi şöyle bir geriye saralım: Mesela Demirel yaşasaydı, o da çıkıp diyecekti ki: ” Selahattin Demirtaş hapisten çıktı da, çıkmasın mı dedik. Yargı ‘tahliye olsun’ da diyebilir, ‘olmasın’ da diyebilir. Binaenaleyh Demirtaş tahliye olabilir de, olmayabilir de. İcabı olup olmadığı tartışılabilir. Ama icabı varsa tahliyesi fevkalade güzel bir şeydir…”
Demirel, çok şey demiş gibi olur, hiçbir şey dememiş olurdu. Özal olsaydı, “Açık seçik ifade edeyim, fifty-fifty kardeşim. Bir koyar üç alırız,” der, işin içinden sıyrılırdı.
Ama işin aslı şu: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi zaten “bırakın” dedi. Türk Tipi siyaset ise on yıldır içeride tuttukları Demirtaş’ı şimdi bırakırken sanki büyük bir iyilik yapıyorlar! Demirtaş’ı suçsuz yere 10 yıl yatıranlar, şimdi ‘Tahliye olsun’ diye müjde veriyor! Bu da ancak bizim memlekette olur. Mecburiyetle yapılan şeyi lütuf diye sunuyorlar. Tam bunlar konuşulurken, bir de “Milli Birlik, Dayanışma ve Demokrasi Komisyonu” nun İmralı’ya gidip gitmeme meselesi var.
Genelde bu işlerde adında ne kadar “birlik” geçiyorsa, sonunda o kadar “ayrılık” çıkıyor. Bu topraklarda ne zaman “milli birlik” dense, bilin ki birileri öteki ilan edilmiştir. Ne zaman ” Birlik ve Beraberliğe ihtiyaç duyulan bugünlerde” denilse, eyvah, yine Kürtlerin başına bir şey gelecek” diyorum. Tecrübeyle sabit!
E madem birlik olacağız, neden gidip İmralı’da Sayın Öcalan’ı dinlemiyorsunuz? Koster mi bozuk. İmralı’ya gidilmesine karşı çıkan bir siyasi ya da toplumsal muhalefette yok. Yoksa denizde hava muhalefeti mi endişe ediyorsunuz? Bahçeli konuşmuş, Erdoğan onaylamış, hâlâ gidemediler. Erbakan olsaydı şimdiye “Kardeşim, kadayıfın altı kızarmıştır” der, çoktan yola çıkardı.
Bu arada CHP Genel Başkanı Özgür Özel de 2016’daki HDP tutumları için özür diledi. İyi ama bu memlekette özür dilenecek öyle çok şey var ki! Dersim var, Zilan var… “Yetmez ama evet” diyorum; devamını da bekliyoruz. Ya işte böyle heval! Demokrasi treni dediler, bir türlü gelmedi. Demokrasi bu ülkede Yılan Hikayesine dönüştü. Biz hâlâ istasyondayız, valizlerin üstüne oturmuş bekliyoruz.
Giden gitsin… Ben o treni bekleyeceğim.











