Van Yüzüncü Yıl Üniversitesini kazanmanın büyük sevinciyle, Çocuk Gelişimi Bölümü hayallerini sırtlayıp yola çıkan 21 yaşındaki Rojin Kabaiş, 24 Eylül 2024’te babası Nizamettin Kabaiş tarafından üniversitesine teslim edildi. Bir babanın evladını geleceğe uğurlama gururu, ne yazık ki kısa süre sonra yerini bitmek bilmeyen bir kâbusa bıraktı.

Ronî Riha
Rojin’in yurda yerleştikten üç gün sonra şüpheli bir şekilde kaybolması ve 18 gün sonra cansız bedeninin bulunmasıyla başlayan süreç, Türkiye ve Kürdistan’da vicdanları uyandıran bir babanın adalet mücadelesine dönüştü.
Van Gölü kıyısında bulunan ve “suda boğulma” ihtimaliyle kapatılmaya çalışılan dosya, Rojin’in babası Nizamettin Kabaiş’in sarsılmaz mücadelesiyle her geçen gün daha da derinleşiyor. Kameraların silinmiş kayıtları, kurumların çelişkili ifadeleri, geç ve eksik aramalar ve en önemlisi Adli Tıp Kurumu raporunda tespit edilen iki farklı erkeğe ait DNA örnekleri, olayın basit bir intihar ya da boğulma olmadığını, aksine planlı ve kirli bir cinayet şüphesine işaret ediyor.
Bu zorlu ve yürek burkan süreci, acılı baba Nizamettin Kabaiş Nûpel’e anlatı. Kabaiş, kızının kaybolduğu anlardan cenazenin bulunmasına, Vali’nin ambulans içindeki tehditkâr tavırlarından Rektör’ün şüpheli hareketlerine kadar yaşadığı her detayı, tüm engelleme çabalarına ve sessizlik duvarına rağmen ilk kez bu kadar ayrıntılı ve net bir şekilde anlatıyor.
Nizamettin Kabaiş’in sesi, sadece kendi kızı için değil, karartılmaya çalışılan bütün karanlık cinayetlerin aydınlatılması, hakikatin ortaya çıkması için yükselen bir çığlıktır.
“Rojin artık sadece benim kızım değil; bütün vicdanların evladıdır,” diyen Nizamettin Kabaiş’in, bu vicdan savaşında tanıklık ettiği çarpıcı gerçekleri, tüm açıklığıyla bu röportajda okuyacaksınız.
Sevgili Nizamettin Bey, bir yıl önce kaybettiğiniz sevgili kızınız Rojin Kabaiş hakkında bugün sizinleyiz. Amacımız, adalet arayışınızda sesinize destek olmak ve Rojin’in bıraktığı izleri, hatıralarını sizin ağzınızdan dinlemek. Bu sürecin sizin için ne kadar zor olduğunun farkındayız. Bize zaman ayırdığınız için şimdiden teşekkür ederiz.
Kızınız Rojin’i üniversite hayaliyle Van’a götürdünüz. O gün, kızınızın heyecanı nasıldı? Bize Rojin’i, hayallerini ve Van’a bıraktığınız son anları anlatır mısınız?
Nizamettin Kabaiş: Kızım Rojin yirmi bir yaşındaydı. Okumaya, öğrenmeye ve eğitime büyük önem veren bir insandı. İnsanları çok severdi; özellikle de küçük çocuklara karşı büyük bir sevgisi ve düşkünlüğü vardı. Çocuk Gelişimi Bölümü’nü kazandıktan sonra internet üzerinden üniversite araştırmalarına başladı. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi ve Van şehri hakkında yaptığı araştırmaların ardından, kesinlikle Van’da okumak istediğini söyledi. Başka seçenekleri olmasına rağmen Van’ı ve oradaki denizi çok beğenmişti. Bundan dolayı Van’ı tercih etti.
Van tercihi kabul olunca tarifsiz bir sevinç yaşadı. Gideceği günü sabırsızlıkla bekliyordu. Üniversitelerin açılmasına birkaç gün kala, Rojin’le Van’a gidip kayıt işlemlerini yapmak için ben de işi bırakıp eve geldim. Büyük bir heyecan içinde kendine yeni elbiseler ve gerekli malzemeleri aldı. Her ne kadar masraf olmasın diye, “Baba, istersen sen gelme, ben tek başıma gidebilirim,” dediyse de, ben, “Hayır kızım, ben de seninle geleceğim. Gelip yaşayacağın üniversiteyi ve kalacağın yurdu görmek isterim ki, içim rahat etsin,” diye karşılık verdim.
24 Eylül 2024 sabahı erkenden Van Otogarı’na indik. Rojin eğitim göreceği üniversitesini görmek için büyük bir heyecan içindeydi; bir an önce oraya varmak istiyordu. Ben ise, “Hayır kızım, önce çarşıya gidelim, beraber güzel bir kahvaltı yapalım, sonra üniversiteye gideriz,” dedim. Nihayet onu ikna ettim ve beraber bir yer aramaya başladık. O, ilk gördüğü basit bir yerde oturmak istiyordu. Ben ise, gönlümün rahat etmesi için güzel bir yer bulup, onunla huzurlu bir kahvaltı yapmak istiyordum. Biliyordum ki, masraf olmasın diye o basit bir şeyler yemek istiyordu; fakat ben, yüreğimi ardımda bırakacağım için, bir baba olarak içim rahat etsin diye onunla güzel bir zaman geçirmek arzusundaydım.

Kahvaltımızı yaptıktan sonra şehir içi minibüsüne binerek Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ne gittik. Yurt bahçesi ve üniversitenin alanları bitişikti. Kayıt işlemlerini tamamladıktan sonra bahçede biraz dolaştık. Güvenlik görevlileri yurda girmemin yasak olduğunu söyleyince ben orada bekledim, Rojin de eşyalarını yurt odasına yerleştirmeye gitti.
Yarım saat sonra yanıma geldi. İkimiz, baba-kızdan öte, iki sevgili, iki dost gibi üniversitenin keşfine çıktık. Kampüs çok güzel bir yerdi; geniş bir bahçesi vardı ve Van Denizi’nin hemen kıyısındaydı. Orayı çok beğenmiştim. Rojin’imin mutluluğu ve heyecanı gözlerine yansımış, sevinçten parlıyordu. Bahçede dolaşırken bu mutluluğu annesiyle paylaşmak için telefonumla videosunu çektim.
En sonunda yurdun önüne gelip birbirimizle vedalaştık. O yurdun girişine doğru yürürken arkama bakıp tekrar videosunu çektim. Son kez bana el sallayarak bina girişine doğru uzaklaştı. Meğer o el sallayışı, o görüntüsü, bu dünyadaki son görüntüsü olacaktı benim için.
Bir kız babası olarak büyük bir gurur ve huzur içinde Van Otogarı’na gidip Diyarbakır’a doğru yola çıkmadan önce onu tekrar aradım. Odasında olduğunu ve eşyalarını yerleştirdiğini söyledi. Ben, büyük maddi zorluklarla kızımı okutup üniversitesine yerleştirmenin huzur ve gururuyla eve dönerken, kızım da yaşadığım bütün zorlukların farkında olan bir evlat olarak okulunu okumaya koyuldu.
Rojin’in yurda dönmediği ilk ne zaman fark edildi ve bu kritik bilgi size kim tarafından, nasıl ve ne kadar gecikmeyle iletildi?
İki gün evde kaldıktan sonra, üçüncü gün Rojin’in üniversite kaydı için izin alıp döndüğüm Batman’daki inşaat işime geri gittim. Ertesi gün yeniden işe başladım. İşe başladığım gün, öğle vakti tanımadığım bir numara beni aradı. Arayan, Rojin’in kaldığı yurttan bir yetkiliydi. Bana, Rojin’in önceki gece yurda gelmediğini ve ortalarda olmadığını söyledi. Yani kızımın bir gece önce yurda gelmediğini fark eden yetkili, beni tam on yedi saat sonra, ertesi gün öğlen arıyordu.
Bu haberi alınca niye bu kadar geç haber verdiklerini sordum, öfkelendim, bağırdım. Hemen işi bırakıp üzerimdeki inşaat kıyafetlerini değiştirerek Van’a gitmek için harekete geçmek istedim. Korku ve telaş birden üzerime çökmüştü; dizlerim titriyordu. Sağ olsun, paniğimi gören ustam beni arabasıyla Batman otogarına bıraktı. Otogara vardığımda saat gündüz 13.00’tü. Bulduğum ilk dolmuşa binip Van’a doğru yola çıktım.
Batman–Van arası yaklaşık altı saattir ama o altı saat bana kahır ve kederle geçen bir ömür gibi geldi. Bitmek bilmedi… Yol boyunca Rojin’imin numarasını tekrar tekrar arıyordum; telefonu çalıyor fakat cevap vermiyordu. Büyük bir çaresizlik içindeydim. Allah böyle bir acıyı, böyle bir çaresizliği hiçbir babaya yaşatmasın… Hatta düşmanıma bile yaşatmasın.
Sürekli aramalarımdan sonra nihayet biri telefonu açtı. “Ben polisim,” dedi. “Kızım nerede?” diye sordum. “Kızınız kayıp,” dedi. “Telefonu, cebindeki keki, pet şişesi ve kulaklığını deniz kenarında bulduk. Şu an hepsi masamızın üzerinde.” Anlaşılan üniversite, durumu polise de bildirmişti. Telefonu polisin açmasıyla birlikte korkularım daha da büyüdü. Artık Rojin’in gerçekten kayıp olduğunu ve başına bir şey geldiğini iyice düşünmeye başladım.
Altı saatlik yolculuğun sonunda Van’a nihayet vardım. Saat akşam 19.00 civarıydı; karanlık yavaş yavaş çökmeye başlamıştı. Polislerin yönlendirmesiyle otogardan doğrudan polis karakoluna geçtim.
Karakola vardığınızda sizi nasıl bir atmosfer karşıladı? Polislerin ilk sözleri, tavırları ve orada hissettikleriniz nasıldı?
Karakola girer girmez, ilk iş olarak kızımın kaybolmasıyla ilgili bana bu kadar geç bilgi veren üniversite yönetiminden şikâyetçi olduğumu söyledim ve bu şikâyetimi dilekçeye dökmek istediğimi belirttim. Dilekçeyi yazdırıp imzaladıktan sonra bir kopyasını da yanımda almak istediğimi söyledim; ısrar ederek o kopyayı da aldım. Aynı akşam üniversiteye gidip yönetimle konuşmak istediğimi dile getirdim. “Bu gece burada kal, sabah erkenden seni götürürüz,” diye ısrar ettiler; ama ben kabul etmedim ve beni hemen üniversiteye götürmelerini istedim.
Yurt ile üniversite yan yana olduğu için önce yurda gittim. Bir sorumlu aradım, fakat kimse kendisinin sorumlu olduğunu söylemiyordu. “Müdür kimdir?” diye bağırmamın ardından, bir kadını işaret ederek müdür olduğunu söylediler. Kadın olduğu için bir şey yapamadım… O an elim kolum bağlandı, kendimi tutmak zorunda kaldım.
Kızımın telefonunun bulunduğu yere gitmek istediğimi söyledim. Geç olduğunu, uzak olduğunu, “Yarın gidersin,” dediler. Kabul etmedim. Israrım üzerine polis arabasıyla beni oraya götürdüler. Tel örgülerin bittiği kör bir noktaydı telefonun bulunduğu yer. Fakat hemen 20–30 metre ilerisinde bir güvenlik kulübesi vardı. Eğer Rojin’in başına bir şey gelmişse ya da sonradan birileri telefonu ve eşyalarını oraya bırakmışsa, güvenliğin bunu görmemesi imkânsızdı.
Ertesi gün kendi arayışım ve üniversite ile verdiğim mücadele devam etti. Ortada birçok temelsiz, tutarsız bilgi dolaşıyordu. Bu bilgileri sorguladıkça hem polisle hem de üniversite yönetimiyle sık sık tartışmalar yaşadım. Benden her şeyi “usulca kabul etmemi” ve olayın üzerini kapatmamı istiyorlardı; bu apaçık ortadaydı.
Sabah olduğunda tekrar telefonun bulunduğu yere gidip kendi imkânlarımla iz sürmeye çalıştım. O ana kadar hiçbir arama yapılmamıştı ve Rojin kaybolalı iki gün olmuştu. Kısa bir süre sonra iki polis geldi. “Ne zaman arama yapacaksınız?” diye sordum. Su altı arama ekibinin geleceğini söylediler. “Peki, suya girdiğine dair bir bilginiz var mı?” diye sorduğumda “Hayır,” dediler. “O hâlde etraftaki köyleri, kuytu yerleri neden aramıyorsunuz?” dedim. Ama belli ki birileri bir şeylerin üstünü örtmeye çalışıyordu.
Biraz sonra Diyarbakır’dan ailem ve akrabalarım da geldi. Kendi imkânlarımızla biz aramaya başladık. Tel örgünün hemen ötesinde bir köy vardı; oraya gidip sorduk, onların da fikirlerini aldık. Fakat vali ve rektörün yönlendirdiği ekipler Rojin’i karada hiç aramadı. Varsa yoksa “boğulmuştur ihtimali” üzerinde duruyorlardı. Oysa telefonun bulunduğu kıyı hiç derin değildi.

Son olarak hem üniversitenin hem de yurdun güvenlik müdürünün yanına gidip kamera kayıtlarını görmek istediğimi söyledim. Önce kabul etmedi. Fakat tartışmanın ardından beni sakinleştirmek için polisleri çağırdı. Benim ısrarlarımın sonucunda polislerle birlikte kamera kayıt odasına gittim. Bu kez polisler, tüm kamera kayıtlarına bakmama engel olmaya çalıştılar. Yoğun bir mücadele sonucunda bazı kameraların görüntülerini inceleyebildim. Yurdun girişini gösteren birkaç kamerada, Rojin’in saat 18.30’da dışarı çıktığı net biçimde görülüyordu. Mevsim yaz sonu olduğu için güneş henüz batmamış, hava hâlâ aydınlıktı. Başka bir kamerada yolun yarısına geldiğinde kısa bir süre duraksıyor, bir yere bakıyor; muhtemelen kamera açısına girmeyen birileriyle konuşuyordu. Ardından yeniden yürümeye devam ediyor ve o kameranın açısından çıkıp başka bir kameranın alanına giriyordu.
Fakat tam o noktadaki kameranın o saat dilimine ait 25 dakikalık görüntüsü silinmişti. Bunu fark edince hem güvenlik müdürü hem de yurt müdürü olan kişiyi çağırdım ve görüntülerin neden silindiğini sordum. Ne diyeceğini bilemedi; kekelemeye başladı. Aynı açıya yakın başka bir kamera daha vardı, onun da aynı zaman diliminin 12 dakikası silinmişti. Şüphelerim her geçen an daha da güçleniyordu.
Rojin’in telefonunun bulunduğu noktayı gören kameranın kayıtlarına da bakmak istedim. Bunu göstermemek için direndiler; fakat ben ve akrabalarım kararlıydık. O görüntülere de baktık. Aynı zaman aralığının tüm kayıtlarıyla oynanmıştı: görüntüler karanlık, karıncalı, tamamen kullanılamaz hâldeydi. Kimlerin telefonu oraya bıraktığı, saat kaçta bıraktığı… hiçbir şey görünmüyordu. “Rojin telefonunu buraya bırakmış,” diye bize gösterdikleri o en kritik noktanın kamerasına bile müdahale edilmişti; tıpkı diğer kameralar gibi.
Ez cümle: Rojin, üniversitenin bahçesinin ortasına kadar yürümüş, fakat sonrası meçhul. Kameralar onu oraya kadar takip ediyor ama bir yerde duraksıyor, bir tarafa bakıyor; belli ki birileri ona sesleniyor ya da biriyle konuşuyor. İşte tam o andan itibaren bütün kayıtlar karartılmış, silinmiş ya da bozulmuş. Rojin’in telefonunun bulunduğu noktanın solunu gören başka bir kamera daha vardı; ona bakmak istediğimde bu kez “bozuk” olduğunu söylediler. Kızımın başına ne geldiyse, bahçenin içinde geldi. Bu artık benim için tamamen berraktır.
Tüm görevliler ve yetkililer ağız birliği etmişçesine Rojin’in “suda boğulmuş olabileceğini” söyleyip durdular. Oysa Rojin, yurttan bahçeye doğru ilerlerken ayağında suda batmayacak sarı plastik terlikleri vardı. Diyelim ki kendi isteğiyle suya girdi ve boğuldu… Peki o hâlde yüzeye çıkması gereken terlikleri nerede? Telefonun bulunduğu yerde neden terlikleri yoktu? Dahası, gölün o kıyısının zemini tamamen kumdu. İnsan ne batar ne kaybolur ne de terlik… Ayrıca metrelerce ileride bile su derin değildi; en fazla diz ya da bel hizasına geliyordu. Yani o kıyıda suya girsen boğulma ihtimali neredeyse sıfırdı. Ayrıca ben kızımı tanıyorum, mutlu, sıkıntısı olmayan ve kendine zarar verecek biri değildi. Kızımın intihar etmediğinden adım gibi emindim.
Ortada apaçık bir cinayet ve bunu türlü dalaverelerle örtbas etme çabası vardı. Sorumlularla konuştukça ve zaman ilerledikçe bunu daha da iyi anladım.
Bir hafta boyunca suyun içinde, ellerinde çeşitli cihazlarla Rojin’i aradılar. Her akşam, emniyet müdürü beni bilgilendirmek üzere çağırıyor, haritanın üzerinde hangi bölgelerde arama yapıldığını tek tek gösteriyordu. Israrlarımdan sonra, ancak sekizinci gün bölgeye yakın bir köyde arama yapıldı. İşin ilginç yanı ne güvenlik görevlilerinin ne üniversitenin, ne de yurttan herhangi bir yetkilinin sorguya çekilmemiş olmasıydı; varsa yoksa, ‘boğulma’ ihtimaline saplanıp yalnızca suyun altını taradılar.
Üç gün yurtta kalan Rojin’le aynı odayı paylaşan bir kadın öğrenci vardı. Bu arama süreci boyunca bu öğrenciyle hiç karşılaşma imkânınız oldu mu? Bir de Üniversite Rektörü Prof. Dr. Hamdullah Şevli ile hiç yüz yüze geldiniz mi, konuşma fırsatınız oldu mu?
Rektörle görüşüyordum, fakat Rojin’le aynı odayı paylaşan kızla mutlaka konuşmak istedim. Ancak tüm ısrarlarıma rağmen beni sürekli oyaladılar, görüştürmediler. Benim görüşmeme izin vermeyince, “O hâlde Rojin’in annesi gitsin, o konuşsun” dedim. Bunu da kabul etmediler. Bir sürü bahane uydurdular; “hasta”, “izne gitti” gibi gerekçelerle bizi sürekli geri çevirdiler.
Sadece şu ifadeyi ilettiler: Sözüm ona Rojin, odada kalan kıza “suyun kenarına gidip çakıl taşları toplayalım” demiş. Bu ifadenin de müdürlerin kızın ağzına koyduğu bir cümle olduğu çok belliydi.
Rojin’in kaybolduğu gün, akşam 18.30’da annesi ona “müsait misin, seni aramak istiyorum” diye mesaj atıyor. Rojin de “yemeğimi yedikten sonra arayacağım” diye yanıt veriyor. Hatta yediği yemeğin fotoğrafını çekip annesine gönderiyor. Bir süre sonra odasına dönüp annesini görüntülü arıyor. Annesi durumunu, yurttaki yemeği ve daha birçok şeyi soruyor; Rojin ise hepsine pozitif cevaplar veriyor, mutluluğunu dile getiriyor.
Görüntülü konuşma sırasında, annesine markete gideceğini söylüyor. Market de yurdun hemen yanında. Annesiyle konuşurken markete doğru yürüyor. Marketin kapısına geldiğinde, “Anne, markete gireceğim, kapatmam gerekiyor” deyip telefonu kapatıyor. Fakat büyük ihtimalle markete hiç girmiyor. Kamera kayıtlarında açıkça görünüyor: Marketin içine yönelmek yerine sahile doğru gidiyor ve telefonla biriyle konuşuyor. Buna dikkat çekmeme rağmen yetkililer, “Hayır, kimseyle konuşmuyor, müzik dinliyordu” dediler.
Oysa sahile doğru yürürken biriyle konuştuğu görüntülerde çok net.
Rojin’in kaybı ve vefatından yaklaşık bir buçuk ay sonra tekrar Van’a gidip emniyet müdüründen rica ettim: “Rojin’in sahile doğru giderken telefonda konuştuğu görüntüyü bir daha izlemek istiyorum” dedim. Sağ olsun müdür kabul etti. O görüntüleri bana tekrar izlettikten sonra, o an konuştuğu kişinin oda arkadaşı kız olduğunu söyledi. Emniyet müdürü, Rojin’in annesiyle konuşmayı bitirdikten sonra oda arkadaşıyla iki kez daha konuştuğunu, odada olmadığında da arkadaşıyla şarj kablosunu istediğini söyledi.
Rojin’in sahilden sonra masa tenisinin bulunduğu salona gittiği görülüyor. Muhtemelen telefonunu şarja koymayı düşünüyordu. Fakat ortada Rojin’in şarj kablosu yok. Büyük ihtimalle oda arkadaşı şarj kablosunu ona götürdü ve o esnada bir şeyler oldu; kız da kendini kurtardı. Çünkü Rojin’in şarj kablosu odasında değil.
Emniyet müdürü bu bilgiyi bana kayıt dışı olarak verdi: Rojin’in oda arkadaşının ifadesini dört kez aldığını ve her seferinde farklı şeyler söylediğini anlattı. İfadeler birbiriyle hiç uyuşmuyordu…
Muhtemelen üniversite yönetimi tarafından tehdit edildi ve onların dayattığı ifadeyi vermek zorunda bırakıldı. Emniyet müdürünün anlattığına göre ifade sırasında sürekli ağlıyormuş. Benim edindiğim izlenime göre, Rojin’in başına ne geldiğini en iyi bilen kişi oda arkadaşı.
Rojin’in oda arkadaşı nerelidir? Kendisi hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz?
İlk etapta bize Mardinli olduğunu söylediler. Daha sonra Hakkârili olduğunu söylediler. Fakat anladığım kadarıyla Hakkari Yüksekovalı’dır. Hiçbir şekilde görüşmemize izin vermediler ve kimlik bilgilerini bizden sakladılar. Güya onunla bir sorun yaşamamamız için böyle yaptıklarını söylediler; bu bahaneye sığındılar.
İşin ilginç yanı, bütün Türkiye ve Kürdistan bu olayla çalkalanırken ne Rojin’in oda arkadaşı ne de ailesi bizimle iletişime geçti. Buna gerçekten çok üzüldüm. Sonuçta o da benim evladım sayılır; Rojin’in yaşadıklarıyla ilgili şahitlik etmekten başka ne suçu olabilir ki?

Burada ona ve ailesine düşen, gelip bize destek olmak, acımızı paylaşmak ve bildiklerini açıkça söylemektir. Aynı coğrafyanın, aynı kültürün insanlarıyız. En azından evimize gelip bir baş sağlığı dilemeleri gerekirdi. Eğer Rojin’in oda arkadaşının başına böyle bir şey gelselerdi, ben kızımı yanıma alıp Hakkâri’ye gider, ailesinin acısını paylaşırdım.
Buradan Rojin’in oda arkadaşına ve ailesine bir çağrınız var mı? Ne söylemek istersiniz?
Ben özellikle babasına ve aile büyüklerine seslenmek istiyorum. Ricam şudur: Kızları ne biliyorsa çıkıp anlatsın. Rojin’in katilinin bulunması için bildiği her şeyi bizimle paylaşsın. Gerekirse birlikte ilgili mercilere gidip bu bilgiyi iletelim. Tekrar etmek isterim: Rojin’in oda arkadaşının babası benimle iletişime geçsin. Kızı ne biliyorsa söylesin. Çünkü Rojin, onların da kızıdır.
Kızınız Rojin’in cenazesi 18 gün sonra bulundu. Haber size nasıl ulaştı? O günden biraz bahseder misiniz?
Rojin’in cansız bedeni, Van Gölü kıyısındaki Mollakasım Mahallesi sahilinde bulundu. Kızımın kaybolduğu yer, yani üniversite ile Mollakasım Mahallesi arası yaklaşık 24 kilometredir. Oranın yerlileri ve Van Gölü’nü iyi bilen uzmanların hepsi, üniversite sahilinde boğulan birinin bedeninin Mollakasım’da bulunmasının hem mesafe hem de akıntı yönü bakımından imkânsız olduğunu söyledi.
Eğer dalgalar bedenini sürükleseydi bile Mollakasım’a değil, Gevaş ya da Edremit tarafına gitmesi gerekirdi. Ayrıca ilk günlerden itibaren üniversite civarında suyun altı sualtı ekipleri tarafından didik didik aranmıştı.
Ortada çok acemice yazılmış bir senaryo vardı. Savcı ve rektör, Rojin’in bedeninin güya 18 gün suyun altında kaldığını iddia ediyorlardı. Oysa ne elbiselerinde bir çürüme veya renk solması vardı ne de bedeninde bu kadar süre su altında kalmış birine dair çürüme ya da sualtı canlılarının izleri…
Morga girip kızımı görmek istedim. Morgun kapısından içeri girdiğimde Van Valisi, Başsavcı, emniyet müdürü ve rektör birlikte içerideydiler. Ben içeri girdim, onlar da dışarı çıktılar.
Rojîn’in elbiseleri göğüs kafesine kadar yukarı sıyrılmıştı. İlk dikkatimi çeken şey belindeki darbe izi oldu. Bize 18 gün suyun altında kaldığını söylüyorlardı ama ne karnında ne göğsünde hiçbir şişkinlik yoktu. Normalde suda boğulan birinin iç organlarına su dolar ve şişkinlik oluşur. Kızımın bedeninde buna işaret eden en ufak bir belirti yoktu. Belli ki öldürüldükten sonra suya atılmıştı; yani suda boğulmamıştı.
Bir de kazağının ön tarafına takılmış bir iki tane kuru ot vardı. Bu da gözümden kaçmadı. Su altında kuru ot olmaz. Hele ki 18 gün boyunca suyun içinde kalmış incecik otların bu kadar sağlam durması mümkün değildir.
Orada kısa bir süre sonra bayılmışım. Beni dışarı çıkarıp ambulansa almışlar. Tıbbi müdahale sonrası kendime geldiğimde hâlâ sedyenin üzerinde yatıyordum. Bu sırada vali, emniyet müdürü ve rektör ambulansa geldiler. Başımda duran hemşireye “Bizi yalnız bırak” dediler. Hemşire çıktı, ben onlarla baş başa kaldım.
Vali, sedyenin yanına gelip, “Kızın intihar etmiş,” dedi. Ortada böyle bir kanıt olmadığını söyleyip itiraz ettim. Vali sesini yükselterek aynı iddiayı tekrar etti. Giderek daha da sertleşen bir tonla, tehditkâr bir ifadeyle, “Kızınız intihar etmiş. Yapılacak, kurcalanacak bir şey yok,” dedi.
Peki, Vali bunu söylediğinde otopsi tamamlanmış mıydı?
Hayır, otopsi daha yapılmamıştı. Kızımın cansız bedeni yeni bulunmuştu ve otopsi için yeni getirilmişti. O anda şunu da fark ettim: Beni bu açıklamaya ikna edip aynı çerçevede bir rapora imza attırmak istiyorlardı. En son, tehditkâr bir ses tonuyla, “Bundan sonra otopsi ne derse onu kabul edeceksin Nizamettin Efendi,” deyip ambulanstan çıktı.
Dediğim gibi, beni ikna etmeyi ve bu doğrultuda hazırlayacakları bir belgeyi imzalamamı planlıyorlardı. Çünkü yanıma geldiğinde elinde boş bir kâğıt ve bir kalem de vardı.
O gün saat 02.00’ye kadar sürdü her şey. Tam sekiz saat boyunca otopsi işlemleri devam etti. Bu süre içinde Vali ve rektör oradan hiç ayrılmadı. Bu durum, zaten var olan şüphelerimi daha da güçlendirdi. Bir şeyleri örtmeye çalıştıkları çok açıktı. Otopsi raporunu istedikleri şekilde şekillendirmek istiyorlardı. Özellikle rektörün davranışları ve paniği beni iyice kuşkulandırmıştı.
Nihayet sekiz saatin ardından otopsi tamamlandı. Belediyemizden bir ambulans ve kalabalık bir heyet geldi; cenazeyi alıp Diyarbakır’a doğru yola çıktık. O dönem Van Belediyesi bizdeydi, henüz kayyım atanmamıştı. Rektörün de bizimle geleceğini düşünmüştüm. Sonuçta ben kızımı okumaya gönderirken ona teslim etmiştim; onun sorumluluğu altındaki üniversitede kızım şüpheli bir şekilde ölmüştü. Makam aracına binip cenaze konvoyunun başında olması gerekirdi.
Diyarbakır’a vardığımızda en büyük taziye salonunu kiraladık. Taziye başlar başlamaz polisler etrafta nöbet tutmaya başladı. Durum rahatsız edici bir hâl alınca yanlarına gidip neden orada olduklarını sordum. “Güvenliğiniz için buradayız,” dediler. Oysa Rojin’in ölümü siyasi bir vaka değildi; bunu neden yaptıklarını anlayamadım. Taziye boyunca üniversite yönetiminden hiç kimse başsağlığına gelmedi. Sekiz saat boyunca otopsiyi takip eden, raporun kendi kontrolünde hazırlanmasını sağlayan rektör bile gelmedi. Tam tersine, taziye boyunca başımıza polis diktiler; ne konuştuğumuzu bile gözlediler. Bu durum, rektör ile polis arasında bir ilişki olduğu yönündeki şüphemi daha da artırdı.
Sonraki üç ay boyunca, rektörün bu şüpheli tutumunu televizyonlarda ve verdiğim röportajlarda dile getirdim.
Devam edecek…











