Mecit Zapsu: Aydınlanmanın Bedeli…

Genel

 Kant’ın “Aydınlanma, insanın kendi aklını kullanma cesaretidir” cümlesiyle ilk karşılaştığımda, bunu bir filozofun kibirli bir meydan okuması sandım. Sonra zaman geçti, hayat geçti, insanlar geçti… Ve bugün o cümlenin aslında bir itiraf olduğunu biliyorum: Aklını kullanmak kolay değildir. Hatta çoğu zaman en ağır bedeli gerektirir. Ben bu bedeli ufak ufak ödemeye çocukken başladım. Mahallede bir amca vardı; konuşurken gözleri sürekli kenara kayardı. Bir gün merak edip bir soru sormuştum. Cevabı bilmiyordu, belli. Ama bilmediğini söylemek yerine kulağıma eğilip şu cümleyi fısıldadı: — Çocuk, fazla soru sorma. Kötü olur.

Kötü olan sorunun kendisi değildi. Kötü olan korkunun miras gibi aktarılmasıydı. O fısıltı yıllarca içime bir gölge gibi çöktü. Bir insanın aklının önüne ilk engeli koyan çoğu zaman devlet değildir; evin içindeki nefes, mahallenin suskunluğu, ailenin “Bunu kurcalama” bakışıdır. Ben de o bakışlarla büyüdüm. Yıllar sonra Kant’ı okuduğumda zihnimde bir kıvılcım falan çakmadı. Tam tersine, içimde bir karanlık belirginleşti. Çünkü akıl, benim için hâlâ bir tehditti, özgürlük değil. Düşünmek tehlikeliydi. Sorgulamak terbiyesizlikti.

Merak etmek başa bela açardı. “Başa bela” denen şeyin toplum içinde nasıl dolaşıma sokulduğunu, nasıl nesilden nesile aktarıldığını çok geç fark ettim. Bizde düşünce bir hak değil, çoğu zaman bir risk yönetimi meselesidir. Bunu söylerken haritada tek bir ülke işaret etmiyorum; ama bu cümleyi en iyi, darbelerle, fişleme defterleriyle, yasaklı kelimelerle büyümüş toplumlar tanır. Galileo’nun yargılanma tutanaklarını okurken bir cümlenin altını çizmiştim: “Gördüğünü inkâr et; yoksa seni yakarız.” Bu sadece tarihin değil, bugünün de gerçeğidir. Bugün kimse kimseyi meydanda yakmıyor belki, ama tehdidin dili hâlâ dolaşımdadır: “Sus, işinden olursun.” “Sus, başın derde girer.” “Sus, yanlış anlaşılır.” “Sus, bu ülkede akıllı olmanın yolu sessiz olmaktır.” Bir süre sonra insan bu cümleleri başkalarından duymayı bırakır; kendi kendine söylemeye başlar. Aydınlanmanın en zorlu düşmanının dış otorite değil, insanın içindeki küçük gardiyan olduğunu işte o zaman anladım. Benim içimde o gardiyan hâlâ yaşıyor. Üniversitedeyken bir arkadaşımın başına gelen bir sahne vardır; hâlâ zihnimde durur.

Bir derste, hocanın söylediği bir şeyin yanlış olduğunu fark etmişti. Sessiz, çalışkan, dikkat çeken biri değildi. Ama o gün elini kaldırdı. — Hocam… Bu konuda emin misiniz? Sınıf bir anda döndü. Kırk çift göz aynı noktaya kilitlendi. Hoca gözlüklerini çıkardı, arkadaşımın yüzüne baktı. Ne bağırdı, ne azarladı. Hiçbir şey söylemedi. O sessizlik, bir insanı dövmekten daha incelikli bir cezaydı. Çünkü sessizlik, bedene değil, özsaygıya vurur. Arkadaşım o gün utandı. Ama utancı sorduğu sorudan değil, o soruyu sormuş olmaktan duyduğu korkudan kaynaklanıyordu. Bunu bana yıllar sonra anlattığında şunu fark ettim: Bazen düşüncenin bedeli bir tokat değildir. Bir bakış, bir duraksama, bir suskunluk yeter. İnsanı asıl orada kırarlar. Ve o hikâye, benim kendi korkularımı anlamamda uzun süre sessizce durdu.

Aydınlanma üzerine yazılan kitaplar Sokrates’in cesaretinden söz eder. Kimse şunu yazmaz: Sokrates’in çocukları vardı. Bir evde sofraya oturuyordu. Onun ölümü sadece bir filozofun ölümü değildi; bir ailenin dağılışıydı. Hakikat bedel ister. Bedeli ödenmeyen hakikat, zamanla hurafeye dönüşür. Bunu büyüyünce anladım. Aklını kullanan herkesin kahraman olmadığını, çoğunun yalnızca korkmuş insanlar olduğunu da… Tıpkı benim gibi. Bruno’nun yakıldığı meydanın fotoğrafına baktığımda ateşten çok kalabalığı gördüm. Kimse bağırmıyordu. Kimse müdahale etmiyordu. Hakikatin yakıldığı yerde en çok sessizlik büyüyordu. Fotoğrafı kapatırken kendime sordum: Orada olsaydım ne yapardım? Ateşe koşar mıydım, yoksa başımı çevirip uzaklaşır mıydım? Cevabı bilmiyorum.

Ama şunu biliyorum: Ben hâlâ kendimden şüphe ediyorum. Bugün en çok korktuğum şey devlet değil, toplum değil, otorite değil. En çok korktuğum şey, kendi içimde sessizce büyüyen itaat. Nazi laboratuvarlarının görüntüsü hâlâ aklımda: Bembeyaz önlükler, steril masalar… Kimse bağırmıyor. Kimse öfkeli değil. Sadece görev yapıyorlar. O adamlar canavar değildi. Çoğu aile babasıydı. Bu gerçeği kabul etmek acı: Zulüm çoğu zaman kötülerden değil, işini “doğru yapan” akıllılardan çıkar. O görüntüyü kapatırken şunu sordum: “Ben aklımı nereye bağlayacağım?” Aydınlanma yalnızca akıl değilmiş; aklın yönüymüş. Beni asıl değiştiren bir akşam sokakta gördüğüm çocuk oldu. Hava soğuktu. Ayakkabısının ucu açıktı; parmağı kızarmıştı. Montu inceydi. Yanımdan geçti, hiçbir şey söylemedi. Ama ben yüzümü çevirmeye utandım. Bir filozofun cümlesi değil, bir çocuğun titremesi beni aydınlattı. Bir gece de karakolun önünde bekleyen bir kadın gördüm. Saçları dağılmıştı. Kaç saattir orada olduğunu bilmiyordum. Gitmeye de cesaret edemiyor, içeri girmeye de. Yanından geçenler hızlanıyor, bakışlarını kaçırıyordu. Kadın bana baktı. Bakışında tek bir soru vardı: “Ben ne yapacağım?” O an Kant’ı düşünmedim.

Sadece şunu düşündüm: Bir insanın aklı nasıl bu kadar yalnız bırakılır? Uzun süre aklın zihne ait bir şey olduğunu sandım. Meğer akıl, insanın verdiği kararların sıcaklığında ortaya çıkıyormuş. Aklın bir parçası cesaretmiş; ama cesaretin de bir parçası acıymış. Bir gün kendime şunu sordum: “Ben gerçekten neye inanıyorum?” Bu soru ağır geldi. Çünkü inandığını sandığın her şey, korkunun gölgesinde şekillenmiş olabilir. Bir dost meclisinde “Ben buna inanmıyorum” dediğimde kimse bana bağırmadı. Ama konuşma yön değiştirdi. Ben masanın dışında kaldım. O gece anladım: Cesaret bazen sofrada tek başına kalmaktır. İşte o zaman Kant’ın cümlesi yeniden anlam kazandı: Kendi aklını kullanmak, kendinden vazgeçmek değil; kendini bulmaya razı olmaktır.

Aydınlanma bir mucize değilmiş. Bir sabah ansızın özgür olmak da değilmiş. En zor olan şey, kendini değiştirmekmiş. Kendi korkunu kabullenmekmiş. Bugün hâlâ korkuyorum. Bunu saklamıyorum. Yanlış anlaşılmaktan, dışlanmaktan, yalnız kalmaktan… Bazen de hakikati gerçekten görmekten. Ama şunu biliyorum: Cesaret korkusuzluk değildir. Korkunun içinden geçebilmektir.

Ben artık cesareti büyük laflarda aramıyorum. Bir yanlış cümleye itiraz etmekte, bir haksızlık karşısında susmamayı seçmekte, yalnız kalmayı göze almakta görüyorum. Belki dünyayı değiştirmiyor bunlar, ama insanın kendisini bütünüyle kaybetmesini engelliyor. Aydınlanma bir fikir değil, bir direniş biçimidir. Bir çocuğun sorusunda, bir kadının bekleyişinde, bir öğrencinin “Hocam bu doğru değil” demesinde saklıdır. Ben o bir adımı hâlâ atıyorum. Ve evet… Hâlâ titriyorum.

İlginizi Çekebilir

Oktay Candemir: ‘İyiliksever’ Bir İşkenceci
Meclis kreşinde Yerli Malı Haftası ürünleri: SİHA, roket ve bomba…

Öne Çıkanlar