Bir insan gider; ardında rüzgâr gibi dolaşan sessiz bir boşluk bırakır, yapışkan bir acı süzülür duyguların arasından, günlerin üzerine gizlice örülür, sözcükler çoğalsa da çoğu zaman gecikir.
Bu topraklarda duygular yan yana yaşar; acı, duanın külleri arasında saklanır, hüzün sabrın gölgesinde ağırlaşır, iyilik sessiz adımlarla geçer, nankörlük ise çıtasını yükseltir ve gölgesini bırakır.
Riya da duyguların arasında dolaşır; sahte sözler, gösteriş uğruna söylenen övgüler, gerçek değerin önüne geçmeye çalışır.
Gidenin ardından sözler çoğalır. Dile gelmeyen ne varsa yoklukta filizlenir; mezar başlarında açan çiçekler gibi, zarif ama geç.
Şimdi Hüseyin Aykol’un ardından dökülüyor sözcükler; yasını tutan samimi, yastan ve yaşanmışlıktan bihaber sahte sözcükler aynı anda dile geliyor.
Geride kalan ise hayatın tam ortasında durmaya devam ediyor… Aynı göğe bakıyor, aynı rüzgârı soluyor; ama adı günlerin arasından sessizce süzülüyor.
Biz vedayı biliriz; ardından güzel konuşmayı, yokluğa anlam giydirmeyi. Ama vefa bir kişiye ya da tek bir hatıraya bağlı kalmaz. Riyayı bırakır, gönülden gelen sadeliğe yer açar.
Vefa, geçmişe, gidenlere, kültüre, değerlere ve insan olmanın gereğine duyulan sessiz bir borçtur. İnsanın kendine ve sevdiklerine duyduğu en derin saygının adıdır.
Değer çoğu zaman zamanla geciken bir niyet gibi dolaşır aramızda. Oysa insan, varlığında sevilmek ister. Bir bakışta tanınmakta, bir ismin incitilmeden anılmasında, bir kalbin yanından kırmadan geçebilmekte…
Vefa, zamanın derinliklerinden yankılanan sade, içten, titrek bir teşekkürdür. Mezar taşına kazınan değil, hayatın içine bırakılan izdir.
Ve insan, toprağa verildiğinde değil, hatırlandığını hissettiği anda yaşar.











