Mecit Zapsu: Hassasiyet, İnkar Ve Direnişin Hafızası

Genel

Bazı duygular vardır; kişisel sanılır ama aslında kolektiftir. Bir insanın iç dünyasında hissettiği incinme, eğer paylaşılıyorsa artık bireysel değildir. Toplumsal hassasiyet tam da burada başlar: Tek tek insanların yaşadığı kırılmaların ortak bir hafızaya dönüşmesiyle. Bir halkın hassasiyetleri, onun zayıflığı değil; hafızasıdır.

Nerede yok sayıldığını, nerede bastırıldığını, nerede var olma iradesinin hedef alındığını hatırlama biçimidir. Bu yüzden otoriter akıllar, önce bu hafızayı dağıtmaya çalışır. Çünkü hatırlayan insan, itaat etmekte zorlanır. Devlet akıllarının en sık yaptığı hata şudur: Duyarlılığı güvenlik riski sanmak. Oysa çoğu zaman tehdit olarak görülen şey silah değil, taleptir. Bir halkın “ben de varım” demesi, “ben de eşitim” demesi, “benim de bir statüm, bir sözüm olmalı” demesi.

Kürt halkının yüzyılı aşan deneyimi bu gerçeği defalarca gösterdi. Dil, kimlik, kültür ve siyasal varlık talepleri her seferinde ya bastırıldı ya da ertelendi. Bu talepler bastırıldıkça ortadan kalkmadı; aksine daha derin bir hassasiyet yarattı. Çünkü inkâr, yarayı kapatmaz; onu derinleştirir. Elbette her devlet “güvenlik” der. Bu, anlaşılır bir refleks gibi sunulur. Ancak sorun şurada başlar: Güvenlik gerekçesi, ahlaki sınırları yok ettiğinde. O noktada artık kiminle yan yana gelindiği önemini yitirir; yeter ki hedef seçilen halk zayıflatılsın. Tarihte bunun sayısız örneği vardır. Devletler, kendi çıkarları için insanlık düşmanı yapılarla geçici ittifaklar kurmaktan çekinmemiştir.

Kürtlerin yaşadığı coğrafyada da bu tablo yabancı değildir. Bir halkın statü kazanma ihtimali, kimi zaman radikal ve karanlık güçlerin desteklenmesini “makul” kılacak kadar tehdit olarak algılanmıştır. İşte ahlaki çöküş tam burada başlar. Tarih şunu açıkça söylüyor: Bastırılan her hassasiyet, bir süre sonra direniş biçimine dönüşür. Bu yalnızca Kürtlerin değil, dünyanın her yerindeki ezilen halkların ortak deneyimidir. Siyahların sivil haklar mücadelesinde, Güney Afrika’daki apartheid karşıtı direnişte, Latin Amerika’daki yerli halkların isyanlarında aynı çizgi görülür. Kürtler açısından da bu süreç benzerdir. Her inkâr dalgası, yeni bir bilinç yaratmıştır. Yasaklanan dil, daha güçlü sahiplenilmiştir.

Yok sayılan kimlik, daha yüksek sesle ifade edilmiştir. Bastırılan siyasal irade, başka biçimlerde yeniden ortaya çıkmıştır. Direniş, romantik bir tercih değil; zorunlu bir savunma refleksi olarak doğmuştur. Burada gözden kaçırılan temel gerçek şudur: Toplumsal hassasiyetleri yok saymak, yalnızca ahlaki değil, aynı zamanda stratejik bir körlüktür. Çünkü bir halkın ortak duygularını bastırarak uzun vadeli istikrar sağlanamaz. Kısa vadede sessizlik sağlanabilir, ama bu sessizlik huzur değil; birikimdir.

Bugün Kürt halkının farklı parçalarda gösterdiği duyarlılık, tam da bu birikimin sonucudur. Nerede olursa olsun, bir yerde yaşanan saldırı başka bir yerde hissedilir. Bu, etnik bir refleks değil; tarihsel bir hafızanın doğal sonucudur. Hassasiyet artık bireysel değildir; ortak bir savunma bilincine dönüşmüştür. Toplumsal hassasiyet, bir halkın kendini koruma biçimidir. Ne geçicidir ne de tesadüf. Uzun bir tarih, ağır bedeller ve derin yaralarla şekillenir. Onu yok sayan her güç, aslında kendi meşruiyetini aşındırır.

Kürtlerin hassasiyeti, yalnızca Kürtlere ait bir mesele değildir. Bu hassasiyet, dünyanın her yerinde onuruyla yaşamak isteyen bütün halkların ortak dilidir. Çünkü insan kalmak, önce başkasının yarasını ciddiye almakla başlar. Ve bazen, en sessiz duyarlılık bile en güçlü direnişin temelini oluşturur.

İlginizi Çekebilir

Almanya’da kar fırtınası hayatı felç etti
Mesud Barzani ile Ahmed Şara Suriye’deki gelişmeleri görüştü

Öne Çıkanlar