Filiz Deniz: Rosa Luxemburg’dan Halep’e

Yazarlar

15 Ocak 1919’da Rosa Luxemburg öldürüldü. Cesedi Berlin’de bir kanala atıldı; üç ay sonra parçalanmış halde bulundu. Katilleri cezasız kaldı; bir kısmı kısa süre sonra Hitler’in taburlarında yer aldı. O zaman da, bugün de, bir kadının bedeni politik bir hedeftir.

Birkaç gün önce Halep’te benzer bir sahne yaşandı. Barbar HTŞ militanı, binadan kadın savaşçıyı Zeyneb Kirdelî bedenini attığı o anlar…

Bir kez daha direnişçi bir  kadının varlığını hedef alındı. IŞİD ve benzeri yapılar, kadın bedeni üzerinden korku salarak iradeyi parçalamayı ve toplumsal direnişi zayıflatmayı amaçlıyor.

Rosa Luxemburg’un duruşu da 107 yıl önce, tam da bu tehdide yanıt niteliğindeydi.

Siyasi yaşamını erkek egemen ideolojik yapılar ve bürokratik disiplinin tahakkümüne karşı inşa etti; kadın olmanın ve düşünmenin politik olduğunu savundu. Onun felsefesi, yalnızca işçi sınıfının özgürlüğünü değil, kadınların kendi bedenleri, iradeleri ve sesleri üzerinde söz sahibi olma hakkını da kapsıyordu.

Kürt kadınlarının direnişi, Rosa’nın mirasını günümüzde somutlaştırıyor.

Kadınlar sadece cephede savaşmıyor; erkek egemen savaş anlayışına ve kadın bedeni üzerindeki tahakküme karşı da direniyor.

Bugün IŞİD’in ve HTŞ’nin saldırdığı kadın bedeni ile Rosa’nın Berlin’de katledilen bedeni arasında tarihsel bir bağ var: Her ikisi de sistematik olarak susturulmak, etkisizleştirilmek istendi. Ama özgürlük arayışı, düşünce ve kadın iradesi asla öldürülemez.

Rosa Luxemburg’un Berlin’deki hücresinde yazdığı mektuplar, yalnızca bir devrimcinin düşüncelerini değil, bir kadının ruhunun derin çırpınışlarını da barındırır.

İçlerinde hem kararlılık vardır hem kırılganlık; hem öfke hem sevgi. Onun satırlarında, devrimin acımasızlığı ile kadın olmanın, bir bedenin ve bir ruhun eşzamanlı kırılganlığı yan yana gelir. Rosa, yalnızca politik bir öznedir; ama politikliği, kadının bedeni ve duygusuyla beslenir. Hapishanenin soğuk duvarlarında, kalemiyle dünyaya direnirken, kadın olmanın getirdiği incelik ve sezgiselliği asla kaybetmez.

Rosa’nın örgüt içi çelişkilerle mücadelesi, felsefesini yalnızca teoriye değil, pratiğe de taşıdı. Parti içindeki erkek egemen disiplin onun özgür aklına dar geliyordu. Eleştirileri, hiyerarşilerin sertliği ve stratejik anlaşmazlıklar kimi zaman parti arkadaşlarını rahatsız etti; fakat Rosa için özgürlük, her zaman farklı düşünenin özgürlüğü demekti. Örgütün disiplinine boyun eğmedi; gerektiğinde kendi doğrularını haykırdı, çatışmayı bir devrimsel hak olarak gördü.

Alman tarihinin o karanlık döneminde, Rosa’nın ölümü sadece bir siyasi cinayet değil; faşizmin ilk provasının, şiddetin devlet aracı olarak nasıl meşrulaştırıldığının işaretidir. Berlin’in kanalları, sokakları, işçi sınıfının mücadelesi ve kadınların sesi, erkek egemen politikaların gölgesinde sıkışmıştı. Katillerinin bir kısmının kısa süre sonra Hitler’in taburlarına katılması, tarihsel ironiyi değil, sistemin sürekliliğini gösterir.

Sinema filmi “Rosa Luxemburg”un yönetmeni Margarethe von Trotta öldürülmesi ile ilgili şöyle der: “Onu üç kere öldürdüler. Önce dipçikleriyle beynini zedelediler. Sonra kafasına kurşun sıktılar. Yetmedi, Landwehr kanalına attılar. Ondan öylesine korkuyorlardı ki.”

Bugün hâlâ dünya, Rosa’nın cesedini parçalayamıyor. Çünkü düşüncesi ve kadın duyarlılığı, örgüt içi anlaşmazlıkları, Berlin’in faşizmle sınanmış sokaklarını, tüm acıları ve kayıpları aşarak yaşamaya devam ediyor. Rosa Luxemburg bize hatırlatıyor: Kadın bedeni susturulabilir; ama kadın düşüncesi ve direnişi asla. Ve Halep’te, Kürt gerillasında, bugün ve yarın her direnen kadın, Rosa’nın mirasını taşıyor.

İlginizi Çekebilir

Yehuda Ben Yosef: Kürdistan ile Kudüs arasında; Yahudiler ile Kürtler arasındaki bağ modern bir icat değildir
Bandırma’da makine mühendisi Muammer Sünger intihar etti

Öne Çıkanlar