Kürtleri yok etmeye adanan yüz yıllık devlet enerjisi, Türkiye’yi kalkınmadan uzaklaştırdı. Bugün yaşanan ekonomik, siyasal ve toplumsal krizler, bu inkâr siyasetinin doğal sonucudur. Bir devletin gerçek başarısı, yalnızca güvenlik aygıtlarının gücüyle değil; sahip olduğu insan potansiyelini nasıl değerlendirdiğiyle ölçülür. Türkiye’nin son yüz yılına bu açıdan bakıldığında ortaya çıkan tablo açıktır: Ülkenin ekonomik, siyasal ve toplumsal enerjisinin önemli bir kısmı kalkınmaya değil, Kürtleri inkâr etmeye ve yok etmeye harcanmıştır.
Bugün gelinen içler acısı tablo, tesadüf değil; bu tarihsel tercihin kaçınılmaz sonucudur. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Kürt meselesi bir eşit yurttaşlık sorunu olarak değil, sürekli bir “tehdit” olarak ele alındı. Tanımak yerine bastırmak, birlikte yaşamın zeminini kurmak yerine topyekûn imhayı hedeflemek devlet aklının temel yönelimi oldu.
Olağanüstü hâller, köy boşaltmaları, zorunlu göçler, dil yasakları, cezaevleri ve yıkımlar bu yönelimin araçlarıydı. Bu politikalar yalnızca Kürtlere değil, ülkenin geleceğine de ağır bir bedel ödetti. Oysa Türkiye’nin coğrafyası, jeopolitiği, genç nüfusu ve tarihsel birikimi bambaşka bir hikâyeye imkân tanıyordu. İç düşman yaratmak yerine toplumsal barışı inşa etmeye yönelen bir ülke; bilimde, ekonomide, demokraside ve bölgesel işbirliğinde çoktan başka bir yerde durabilirdi. Kürtleri bastırmak için harcanan askerî bütçeler, güvenlik aygıtları, propaganda mekanizmaları ve süreklileşen krizler; ülkenin kalkınma potansiyelini sistemli biçimde tüketti.
Bugün Türkiye’nin yaşadığı ekonomik kırılganlık, siyasal tıkanmışlık ve derin toplumsal kutuplaşma bu politikaların doğrudan sonucudur. Sorunun kaynağı dış güçler ya da soyut komplolar değil; içeride sürdürülen inkâr ve düşmanlaştırma siyasetidir. Kürt meselesi çözülmedikçe, Türkiye’nin hiçbir alanda kalıcı bir istikrar yakalayamaması şaşırtıcı değildir. Bu süreçteki en büyük çelişki şudur: Devlet, Kürtleri yok etmeyi hedeflemiş; fakat bunu başaramamıştır. Buna karşılık Kürtler, her baskı dalgasında daha politik, daha örgütlü ve daha görünür hâle gelmiştir. Bugün Kürtler, yalnızca bastırılan bir topluluk değil; Ortadoğu’nun en politikleşmiş halklarından biridir. Uluslararası alanda tanınan, mücadele deneyimi biriktirmiş, kendi sözünü kurabilen bir halk gerçekliği vardır.
Rojava’ya yönelik saldırılar bu tıkanmışlığın en güncel örneğidir. Askerî müdahalelerle kazanımların yok edilebileceği sanıldı; oysa her saldırı, Kürt meselesini uluslararası gündemde daha görünür kıldı. Devlet sahada güç kullandıkça, masada meşruiyet kaybetti. Bu tablo bir başarıyı değil, derinleşen bir çıkmazı göstermektedir. Asıl iflas burada ortaya çıkar: Bir halkı yok etmeye çalışıp bunu başaramamak, ama bu uğurda kendi toplumunu yoksullaştırmak ve ülkenin geleceğini tüketmek.
Bunun bedelini artık yalnızca Kürtler değil, Türk halkı da ödemektedir. Ekonomik çöküş, siyasal güvensizlik ve toplumsal gerilimler bu politikanın faturasıdır. Bu noktada sorumluluk yalnızca devlete değil, onu ayakta tutan ırkçı, şoven ve gerici zihniyete de aittir. Bu zihniyet, yaşanan çöküşle yüzleşmek yerine suçu sürekli Kürtlere ve muhaliflere yıkmayı tercih etmektedir.
Oysa açık bir gerçek vardır: Kürtlerin kaybı üzerine kurulan hiçbir düzen, Türklerin de kazanımı olmamıştır. Yüz yılın sonunda gelinen yer nettir. Kürtler yok edilemedi, inkâr siyaseti çöktü, devlet meşruiyet kaybetti ve ülke çoklu krizlerin içine sürüklendi. Hâlâ aynı çizgide ısrar etmek bir güç göstergesi değil; tarihsel körlüğün devamıdır.
Gerçek başarı, bir halkı bastırmakta değil; birlikte yaşamanın adil ve eşit zeminini kurabilmektedir. Bu gerçeği görmeyen her siyaset, yalnızca Kürtlerin değil, bu topraklarda yaşayan herkesin geleceğini tüketmeye devam edecektir.









