“Bu bir pipo değildir.”
Rene Magritte, 1928’de yaptığı İmgelerin İhaneti adlı tablosunda çizdiği piponun altına bu cümleyi yazar. Çünkü gördüğümüz şey bir pipo değil, yalnızca onun görüntüsüdür. İçine tütün koyup içemezsiniz. Bu ifade, gerçek ile temsil arasındaki mesafeye işaret eder.
Hayatın süregelen akışı içerisinde aniden yaşanan büyük toplumsal olaylar, hayatın anlamla kurduğu ilişkiyi sarsar. Koca bir boşluk açılır ve hayat hiç olmadığı kadar derinleşir. Belleğimize sığdıramadığımız sayısız olayla birlikte unutma ve unutamama arasında gidip geliriz. Çünkü zihnimiz, bu tür acılarla sakatlanmıştır. Hayatlarımız, acıyla baş etmenin bir biçimine dönüşür. Hiç kimse eski kendi değildir.
6 Şubat’ın üçüncü yılı vesilesiyle dolaşıma giren deprem videoları, sesler, görüntüler, sözcükler, yıkıntılar, çığlıklar, hayatta kalanların yüzündeki solgunluk… Yıkımın zihni derin bir karanlığa hapsettiği görüntüler… Tüm bunlar, her gün zihnimizde kendini yeniden üretiyor. Bu görüntülerle baş etmeye çalışan milyonlarca zihinden biri de benim zihnim.
Gündem o kadar yoğun ki… Üstelik duyarlılığı parça parça eden başka acılar da var.
Bir dostumla telefonda konuşurken şöyle diyor:
“Rojava ile ilgili yapılan eleştiriler ya da orada hiçbir şey yokmuş gibi sürdürülen hayatlar, yapılan paylaşımlar zoruma gidiyor. Kanıma dokunuyor, çok öfkeleniyor ve üzülüyorum.”
Ne kadar sakinleştirmeye çalışsam da sonunda hesabını kapatıyor.
Modern hayatın öz evladı olan gösteri sahnesi sosyal medya, hepimizin yaşamında maalesef hatırı sayılır bir yer kapladı. Her şey bir tüketime, bir gösteriye dönüştü. Acılar da öyle…
Türkiye’de 11 ili etkileyen büyük bir deprem yaşandı. On binlerce insan hayatını kaybetti. Bundan dolayı hiç kimse yargılanmadı ya da istifa etmedi. Hayatta kalanların yarası hâlâ sarılabilmiş değil. Yüz binlerce insan göç etmek zorunda kaldı; bir o kadarı da konteyner kentlerde yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Hayatın gündelik telaşı içinde, yaşadıkları büyük kayıpla ve toplumsal travmayla baş etmeye çalışıyorlar. Depremden sonra üç ay kimseyle konuşmayan, sonra yavaş yavaş hayata ve sözcüklere tutunan insanlardan sadece biri benim babam.
Hayat devam ediyor; biz de acının içinden geçerek yaşamayı sürdürüyoruz. Tek bir ölüm karşısında bile sarsılan zihin, binlerce insanın ölümü karşısında derin bir sessizliğe gömülüyor. Hâlâ yaşananları anlatacak sözcükleri arıyor, öfkeden dudaklarını ısırıyor hayatta kalanlar.
Öte yandan, elektriği ve suyu kesilmiş, abluka altına alınmış, katliamla karşı karşıya bırakılmış halkların acısı da ekleniyor bu yüke. Suriye’de, İran’da ve Filistin’de direnen halkların karşı karşıya kaldığı tüm acılar ekleniyor.
Acılarımız nerede olursa olsun birleşiyor. Öfkemizi sokaklara taşıyor, yasımızı ortaklaştırıyoruz.
Devletlerin ayrı ayrı sebep olduğu toplu ölümler… Felaketler çağında insanlık, boş, anlamsız söz kalabalıklarıyla donatılıyor. Acılar ayrıştırılıyor, algılar duyarsızlaştırılıyor. Oysa her acının bıraktığı iz, diğeriyle aynı.
İktidarı ve gücü temsil eden bayraklar sadece bir bayrak değildir. Bir sözcüğün temsilidir yalnızca. Anlamlarını zihnimiz üretir. Depremde enkaz altından insan çığlıkları yükselirken orada olmayan bir devlet, devlet değildir o yüzden. Zihnimizde karşılığı olmayan, boş bir kavrama dönüşür. Artık kötülüğü ve liyakatsizliği temsil eder.
Egemen düşüncenin meşru kıldığı rant düzeni, hukuksuzluk, adaletsizlik karşısında öfkeyle dolmuş milyonlarca insanın çaresizliği, yoksulluğu ve yoksunluğu, kavramların içini fazlasıyla dolduracak kadar gerçek.
Birbirine sarılarak, örgütlenerek, dayanışarak ayağa kalkacak halklar…











