Veysi Dağ: Sürecin temel hedefi Kürtlerin İran’da bir statü elde etmesi olmalıdır

GündemSöyleşi

*Orta Doğu’daki mevcut siyasi düzen büyük ölçüde Sykes–Picot Anlaşması ve Lozan Antlaşması gibi anlaşmaların şekillendirdiği bir yapı üzerine kuruludur. Bu düzen sarsıldığında doğal olarak yeni güç boşlukları ortaya çıkar ve bu durum Kürtler açısından fırsatlar yaratabilir.

*Bugün İran’ın içinden geçtiği süreç de yeni bir döneme işaret etmektedir. İran devlet yapısının zayıfladığı veya dönüşüme zorlandığı bir dönemde Kürtlerin, istikrarın sağlanması ve siyasi dönüşümün yönetilmesi açısından pozitif bir rol oynama potansiyeli bulunmaktadır. 

 *Rojava’da yaşananların Rojhilat’ta birebir tekrarlanıp tekrarlanmayacağını kesin olarak öngörmek zor. Ancak bazı koşullar Rojhilat açısından farklı bir tabloya işaret ediyor. Rojhilat’ta Kürt siyasi hareketinin kökleri oldukça eskidir. Şeyh Ubeydullah’tan Simko Ağa’ya uzanan direniş geleneği, modern İran’ın kuruluş sürecinde de devam etti. Kürtler tarih boyunca serhildanlar (direnişler) ve örgütlenmeler aracılığıyla kimliklerini, haklarını ve özgürlüklerini savunmaya çalıştılar.

*Kürtlerin İran’da siyasi bir statü elde etmesi, dış saldırılara karşı güvenceye kavuşması ve kendilerini savunabilecek askeri ve diplomatik destek mekanizmalarının oluşturulması bu sürecin temel hedefleri olmalıdır.

Ronî Riha

Orta Doğu, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırısıyla başlayan sürecin ardından hızla değişen yeni bir jeopolitik döneme girdi. İsrail’in Gazze’de başlattığı operasyon kısa sürede genişleyerek İran’ın bölgedeki vekil güçlerini de içine alan daha kapsamlı bir çatışma alanına dönüştü.

“On İki Gün Savaşı”nın ardından ABD ve İsrail’in İran’a yönelik yeniden başlattığı kapsamlı saldırılar ise bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillendiğine işaret ediyor. Bölge, giderek daha belirgin hâle gelen yeni bir Orta Doğu jeopolitiği ile karşı karşıya.

Bu yeni konjonktür yalnızca bölgesel aktörlerin stratejilerini değil, aynı zamanda statüsüz halkların ve özellikle Kürtlerin geleceğini de doğrudan etkileyebilecek gelişmeler barındırıyor. İran’daki Kürt hareketinin pozisyonu, Rojava deneyiminin bıraktığı dersler ve uluslararası güç dengelerinin olası etkileri bu tartışmaların merkezinde yer alıyor.

Berlin, Oxford, Londra ve Kudüs’te yürüttüğü akademik çalışmalarıyla tanınan ve bugün Kudüs İbrani Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde araştırmalarını sürdüren Dr. Veysi Dağ ile Orta Doğu’da hızla değişen güç dengelerini, İran’a yönelik askeri ve siyasi baskının muhtemel sonuçlarını ve bu süreçte Rojhilatlı Kürtlerin karşı karşıya olduğu fırsatları ve riskleri konuştuk.

7 Ekim’de Hamas’ın saldırısıyla başlayan süreç kısa sürede bölgesel ölçekte genişledi. Bugün ise ABD ve İsrail’in İran’ı tekrar hedef aldığı yeni bir aşamadayız. Bu aşamayı nasıl okumak gerekir? Bölgesel güç dengeleri nereye evriliyor?

Dr. Dağ: Ekim 2023’te Hamas’ın gerçekleştirdiği saldırıların ardından İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, “Orta Doğu’nun düzenini değiştireceğiz” açıklamasıyla bölgede köklü bir dönüşüm sürecinin başlayacağına işaret etmişti. Nitekim bu saldırıdan sonra İsrail, Gazze’de Hamas’a karşı kapsamlı bir operasyon başlatırken; Lübnan’daki Hizbullah, Yemen’deki Husiler ve Suriye’deki İran yanlısı milislerle de karşı karşıya geldi.

Söz konusu aktörlerin önemli bir kısmı, İran’ın uzun yıllardır kurduğu, desteklediği ve yeni örgütlediği vekil güçlerdir. Tahran yönetimi bu ağ aracılığıyla Orta Doğu’daki askeri ve siyasi nüfuzunu genişletmiş, bölgedeki etkisini adeta bir “vekil güçler sistemi” üzerinden yaymıştır. Bu stratejiyle hem İsrail’in yok edilmesini hedef etmiş, hem de güvenlik tehditlerini kendi sınırlarından uzak tutmayı, Filistin meselesi üzerinden Müslüman dünyasında siyasi bir liderlik rolü üstlenmeyi amaçlayarak Sünni dünyasında da söz sahibi olma yolunda yeni bir hamle başlatmıştı. Aynı zamanda Batılı güçlerin bölgedeki ekonomik, ticari ve enerji çıkarlarını da zorlayan bir etki alanı oluşturmuştur.

Bu nedenle İsrail açısından mesele yalnızca güvenlik tehdidi değil, aynı zamanda bölgedeki varlığına yönelik stratejik bir meydan okuma olarak görülmektedir. İsrail’in İran’ın bölgedeki vekil güçlerine karşı sert bir pozisyon almasının temel nedeni de budur. Özellikle Türkiye devletinin iddia ettiği gibi, İsrail’in amacı bir hegemonya kurmaktan çok, İsrail’i yok etmeyi hedefleyen hegemonyaların ortadan kaldırılmasıdır. Bu varlık-yokluk tehdidine karşı İsrail, yalnızca savaş yoluyla değil; aynı zamanda ortaklık, karşılıklı saygı ve refah temelinde barış yoluyla da düşmanlıkları sona erdirmeyi amaçlamaktadır. İsrail’in Orta Doğu’daki geleceği açısından büyük önem taşıyan İbrahim Anlaşmaları da bu stratejinin bir parçası olarak hayata geçirilmeye çalışmaktadır. 

Bu bağlamda İbrahim Anlaşmaları’nın ortaya çıkışı nasıl okunmalı? Bu süreç Kürtler açısından yeni bir bölgesel fırsat yaratabilir mi?

Donald Trump döneminde, İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn ile Eylül 2020’de İbrahim Anlaşmalarını imzaladı. Bu anlaşmalar, Arap dünyası ile İsrail arasındaki diplomatik ilişkilerin normalleşmesini ve ekonomik-güvenlik iş birliğinin geliştirilmesini hedefliyordu. Ticaret koridorlarının oluşturulması, kültürel ve bilimsel iş birlikleri ile karşılıklı yatırımlar bu sürecin önemli başlıkları arasında yer aldı.

Ancak İran bu gelişmelere sert tepki gösterdi ve anlaşmaları Müslüman dünyasına yönelik bir tehdit olarak değerlendirdi. Aynı dönemde Hamas’ın 7 Ekim saldırısına verdiği destek de bölgedeki gerilimi daha da artırdı. Bu saldırılar sonucunda binlerce sivil hayatını kaybetti, yüzlerce kişi ise rehin alındı.

Kudüs İbrani Üniversitesi tarafından düzenlenen ziyaret programları kapsamında İsrail’in güney bölgelerinde bulunma ve Hamas saldırılarının izlerini yerinde görme fırsatım oldu. İsrail’deki değerlendirmelere göre İran, Hamas’a hem askeri hem de ekonomik destek sağlayarak bu saldırıların kapasitesini artırdı. Bu nedenle İsrail yönetimi, İran ve ona bağlı vekil güçleri doğrudan ulusal güvenliğe yönelik bir tehdit olarak görmeye başladı. 

Bugün İsrail’in Ekim 2023’ten bu yana İran ve bağlantılı aktörlerle birden fazla cephede mücadele ettiği görülüyor. Bu stratejinin nihai hedefinin İran’daki Humeyni rejimini değiştirmek olduğu değerlendirilmektedir.

İran’daki mevcut sistem yaklaşık yarım asırdır güçlü bir anti-Amerikan ve anti-İsrail söylemi üzerine kuruludur. Eğer bu yapı çökerse, Orta Doğu’da ciddi bir güç boşluğu ortaya çıkabilir. İsrail ise bu boşlukta doğrudan hegemonya kurmaktan ziyade, bölgesel iş birliği ağlarını genişletmeyi hedeflediğini savunmaktadır. Bu bağlamda İbrahim Anlaşmaları modelinin Suriye, Irak ve İran’a kadar genişletilmesi tartışılmaktadır.

Bu tür bir bölgesel normalleşme sürecinin Kürtler açısından da önemli sonuçları olabilir. Böyle bir senaryoda düşmanlıkların azalması ve toplumlar arasında daha fazla etkileşim oluşması hedeflenmektedir. Bu şekilde Kürtler komşularıyla barışa daha gerçekçi bir biçimde ulaşabilir. Önemli Kürt aktörler de bunu amaçlamaktadır. Kürtlerin daha açık ekonomik ve akademik ağlara erişmesi, bölgesel işbirliği projelerine katılması ve teknoloji merkezleriyle bağlantı kurması mümkün hale gelebilir. 

7 Ekim sonrasında Orta Doğu’da yeni bir güç dengesi oluştuğu sıkça dile getiriliyor. Siz bu dönüşümün Kürtler için bir fırsat yaratabileceğini daha önce ifade etmiştiniz. Ancak özellikle Rojava deneyimi, Kürtlerin bu tür tarihsel fırsatları değerlendirmekte zorlandığını da gösterdi. Sizce Kürtler neden bu fırsatları kalıcı siyasi kazanımlara dönüştürmekte zorlanıyor?

Dr. Dağ: 7 Ekim’den hemen sonra katıldığım bir televizyon programında, Benjamin Netanyahu’nun sözünü ettiği bölgesel dönüşümün Kürtler açısından önemli fırsatlar yaratabileceğini ifade etmiştim. O dönemde de, mevcut düzenin sarsılmasının Kürtler için yeni imkânlar doğurabileceğini düşünüyordum. Çünkü Orta Doğu’daki mevcut siyasi düzen büyük ölçüde Sykes–Picot Anlaşması ve Lozan Antlaşması gibi anlaşmaların şekillendirdiği bir yapı üzerine kuruludur. Bu düzen sarsıldığında doğal olarak yeni güç boşlukları ortaya çıkar ve bu durum Kürtler açısından fırsatlar yaratabilir.

Ancak tarihsel fırsatlar kendiliğinden lehte sonuçlar doğurmaz. Bu fırsatların değerlendirilmesi için güçlü bir siyasi özne, net bir ulusal vizyon ve etkin bir diplomasi gerekir. Ne yazık ki Kürt hareketleri bu açıdan yeterince güçlü ve koordineli bir siyasi özne oluşturamadı. Ortak bir ulusal perspektif, etkili bir ulusal diplomasi ve pragmatik bir siyaset geliştirilemedi. Bu boşluk ise çoğu zaman Kürtlerin karşısındaki aktörler tarafından dolduruldu. Özellikle Türkiye, Kürtlerin yaşadığı siyasi dağınıklıktan önemli ölçüde yararlandı.

2011’de Suriye’de iç savaş başladığında Kürtler kendilerini örgütleyerek önemli bir aktör hâline geldiler. 2014’ten sonra ise cihatçı gruplara ve özellikle Islamic State’e karşı büyük bedeller ödeyerek mücadele ettiler. 2017’de Deyrizor’un düşmesiyle birlikte IŞİD askeri olarak yenilgiye uğratıldı ve Kürtler geniş bir bölgenin kontrolünü sağladı.

Yukarıda belirttiğim sebeplerden dolayı Kürtler bu askerî başarıyı diplomatik, siyasi ve hukuki bir statüye dönüştüremedi. Kürtlerin ABD ve uluslararası koalisyonla kurduğu ilişki, büyük ölçüde IŞİD’e karşı askeri iş birliği çerçevesinde kaldı. Oysa bu ilişkinin daha kalıcı bir siyasi zemine taşınması gerekiyordu. Nitekim Donald Trump’ın 2019’da ABD askerlerini çekme kararı sonrasında Türkiye ve ona bağlı silahlı gruplar Serêkaniyê’ye yönelik operasyon başlattı.

Bu süreçte Rojava yönetimi zaman zaman uluslararası desteğin önemini yeterince ciddiye almadı ve dış tehditlerin boyutunu küçümseyen açıklamalar yaptı. Oysa Kürt temsilcileri Washington ve Avrupa başkentlerinde diplomatik temaslar kurabilecek imkânlara sahipti. Bu ilişkiler daha güçlü bir siyasi statü oluşturmak için kullanılabilirdi.

Ayrıca Kürt hareketi, bölgesel güçlerin jeopolitik çıkarlarını gerçekçi bir çerçevede değerlendirmekte de zorlandı. Bölgedeki farklı aktörlerin oluşturduğu yeni ittifaklar ve dengeler yeterince doğru okunamadı. Bunun yerine zaman zaman ideolojik ve ütopik söylemlere dayalı projeler ön plana çıktı.

Sonuçta Kürtler askeri başarılarına rağmen uluslararası düzeyde kalıcı bir siyasi kazanım elde etmekte zorlandı. Bu durum, Rojava’nın geleceğini büyük ölçüde askeri dengelere bağımlı hâle getirdi. Oysa Kürtlerin en güçlü meşruiyet kaynağı, bölgedeki toplumsal varlıkları ve siyasi hak talepleridir.

Bugün yaşanan gelişmeler gösteriyor ki bölgedeki güç dengeleri hızla değişiyor. Böyle dönemlerde başarı, askeri güç kadar diplomasi, uluslararası meşruiyet ve stratejik öngörüye de bağlıdır.

Rojava deneyimi Kürtler açısından hem önemli kazanımlar hem de ciddi kırılmalar barındırıyor. Sizce Rojhilat’taki Kürtler bu deneyimden hangi temel dersleri çıkarmalı?

Dr. Dağ: Rojava’da yaşananların Rojhilat’ta birebir tekrarlanıp tekrarlanmayacağını kesin olarak öngörmek zor. Ancak bazı koşullar Rojhilat açısından farklı bir tabloya işaret ediyor. Bölgenin dağlık coğrafyası, nüfusun büyük ölçüde Kürtlerden oluşması, uluslararası toplumun İran rejimine yönelik değişen yaklaşımı ve rejimin kendi vatandaşlarına uyguladığı şiddet nedeniyle meşruiyetini ciddi ölçüde kaybetmesi bu farklardan bazılarıdır.

Buna ek olarak İsrail ve ABD’nin saldırıları sonucunda İran rejiminin askeri kapasitesinin, özellikle hava ve deniz savunmasının ciddi biçimde zayıfladığı görülüyor. Füze stoklarının azalması, istihbarat, milis ve polis yapılarındaki çözülme de rejimin kırılganlığını artırıyor. Bu tablo, Kürtler açısından tarihsel fırsatlar doğurabilecek bir moment yaratıyor. Nitekim ABD Başkanı’nın devletsiz bir siyasi aktörü temsil eden Mustafa Hijri ile görüşmesi de bu yeni dönemin işaretlerinden biri olarak okunabilir. Ancak bu fırsatların tek başına yeterli olduğunu düşünmüyorum.

Rojhilat Kürtlerinin bu fırsatları değerlendirebilmesi için Rojava’nın eksikliklerinden ders çıkarmaları gerekiyor. Pragmatik, proaktif ve cesur bir siyaset geliştirmeleri; güçlü bir ulusal birlik oluşturup net bir siyasi vizyon ortaya koymaları son derece önemli. Aynı zamanda yalnızca Kürt toplumuna değil, İran’daki diğer toplumsal kesimlere de demokratik ve kapsayıcı bir söylem sunabilmeleri gerekiyor. Ulusal çıkarlar temelinde bölgesel ve uluslararası aktörlerle taktiksel ortaklıklar kurulabilir; ancak bu sürecin temel dayanağı her zaman halkın kendi öz gücü olmalıdır.

Bu doğrultuda bazı önemli adımlar da atıldı. PDK-I, PJAK, PAK, Komele ve Xebat gibi Kürt siyasi aktörlerinin bir ulusal cephe oluşturma yönündeki girişimleri dikkat çekici. Bu birliktelik hem ortak bir vizyon ortaya koyma hem de uluslararası aktörlerin dikkatini çekme açısından önem taşıyor. Başkan Trump’ın Mustafa Hijri ile görüşmesi de bu çerçevede değerlendirilebilir.

Kürtlerin siyasi bir aktör olarak güç kazanması, İran iç siyasetinde de bazı değişimlere yol açtı. Örneğin Reza Pehlevi ilk kez Kürt kimliği ve kültürel haklarına ilişkin söylemler kullanmak zorunda kalmaya başladı. Öte yandan bazı çevrelerin ve özellikle sosyal medyada kendilerini “analist” olarak tanıtan kişilerin Kürt koalisyonunu dış güçlerin projesi gibi sunmaları da dikkat çekici. Oysa Kürtlerin birlik arayışı yeni değildir ve ABD ya da İsrail’in müdahalesiyle başlamış bir süreç değildir. 

Rojhilat’ta Kürt siyasi hareketinin kökleri oldukça eskidir. Şeyh Ubeydullah’tan Simko Ağa’ya uzanan direniş geleneği, modern İran’ın kuruluş sürecinde de devam etti. Kürtler tarih boyunca serhildanlar (direnişler) ve örgütlenmeler aracılığıyla kimliklerini, haklarını ve özgürlüklerini savunmaya çalıştılar.

İran devleti ise 1925’ten bu yana birçok Kürt liderine yönelik ağır baskı politikaları uyguladı. Simko Ağa, Qazi Muhammed, Dr. Qasimlo ve Abdülrahman Şerefkendi gibi isimlerin öldürülmesi bu tarihsel sürecin önemli kırılma noktalarıdır. Kürtler açısından bu olaylar ortak bir tarihsel hafıza oluşturmuş durumda.

Bugün ise İran rejimi ciddi bir krizle karşı karşıya. İsrail ve ABD’nin saldırıları rejimin askeri kapasitesini zayıflatırken, bölgede yeni bir güç dengesi oluşmasına da yol açıyor. Bu durum, Doğu Kürdistan’da faaliyet gösteren Kürt güçleri açısından hareket alanını genişletebilir. Ancak bu tür fırsatlar her zaman kalıcı değildir.

Bu nedenle Rojhilatlı Kürt aktörlerin stratejik hareket etmeleri gerekiyor. Eğer mücadele Kürtlerin kendi toprakları ve hakları için yürütülüyorsa meşru bir zemine sahiptir. Ancak Kürtlerin kendi coğrafyaları dışındaki çatışmalarda bir milis gücü hâline gelmemeleri de büyük önem taşır. Rojhilat’ın Sine, Seqiz, Merivan, Bane, Mahabad ve Kirmanşah gibi şehirleri ağırlıklı olarak Kürt nüfusun yaşadığı yerlerdir ve mücadele bu toplumsal zemine dayanmalıdır.

Biraz daha açıklarmısınız? 

Kürtler Ortadoğu’da siyasi realizm iyi anlamalılar. Büyük güçler arasındaki çatışmalarda tamamen tarafsız kalmak genelde risklidir. Tarafsız kalan aktörler savaş sonrasında hem galiplerin hem de mağlup olanların gözünde etkisiz bir konuma düşebilir. Bu nedenle siyasi aktörlerin stratejik tercihler yapmaları gerekebilir.

Tarihsel olarak bakıldığında dış müdahalelerin bölgedeki rejim değişimlerinde önemli rol oynadığı görülür. Saddam Hüseyin rejiminin yıkılması ve Güney Kürdistan’da federasyonun kurulması buna örnektir. Benzer şekilde Rojava’da da Kürtler, uluslararası koalisyon ile birlikte İŞİD’e karşı mücadele ederek önemli kazanımlar elde etti.

Rojhilatlı Kürtlerin de kendi ulusal çıkarları doğrultusunda Şeyh Ubeydullah ve Qazi Muhammed’in yolunda uluslararası aktörlerle ilişkiler kurma arayışından vazgeçmemeleri gerekir. Ancak bu ilişkiler dikkatli yürütülmeli ve açık siyasi çerçevelere dayanmalıdır. Kürtlerin İran’da siyasi bir statü elde etmesi, dış saldırılara karşı güvenceye kavuşması ve kendilerini savunabilecek askeri ve diplomatik destek mekanizmalarının oluşturulması bu sürecin temel hedefleri olmalıdır.

 

ABD Başkanı Donald Trump’ın Mesut Barzani, Bafel Talabani ve Mustafa Hicri ile yaptığı telefon görüşmeleri dikkat çekti. Bu temasların arka planına ve olası anlamına dair değerlendirmeniz nedir?

Dr. Dağ: Bunu yalnızca bir arka plan meselesi olarak değil, artık ortaya çıkmış bir gerçeklik olarak görmek gerekir. Kürtler, Orta Doğu’da yeniden şekillenmesi ve sisteme entegre edilmesi tartışılan ülkelerin merkezinde yer almaktadır. Suriye, Irak, İran ve Türkiye gibi ülkelerde Kürt nüfusu bazı bölgelerde yüzde 30’a kadar ulaşmaktadır.

Kürt toplumu aynı zamanda güçlü bir örgütlenme ve siyasal bilinç düzeyine sahiptir. Yaşadıkları ülkelerde önemli bir siyasi etki potansiyeline sahip olan Kürtler, bu devletlerin yeniden şekillenme süreçlerinde belirleyici rol oynayabilecek bir konumdadır. İran hariç, yaşadıkları hemen her ülkede hem yasal hem de ciddi bir askeri varlığa sahiptirler.

Bu askeri kapasite, Kürtlerin yüzyıllardır karşı karşıya kaldıkları baskıcı ve sömürücü rejimlere karşı direnç geliştirebilmelerinde önemli bir rol oynamıştır. Bununla birlikte Kürt toplumu genel olarak seküler bir yapıya sahiptir. Kadınlara yönelik görece ilerici tutumları, farklı etnik ve dini topluluklara karşı sergiledikleri daha eşitlikçi yaklaşım ve radikal İslam’a mesafeli duruşları, onları Batı dünyasıyla daha uyumlu bir aktör hâline getirmektedir.

Güney Kürdistan’daki Kürtler ise uluslararası alanda giderek daha fazla meşru bir aktör olarak kabul edilmektedir. Irak ve çevre ülkelerdeki sorunların çözümünde ve siyasi istikrarın sağlanmasında önemli bir rol oynadıkları görülmektedir. Rojava Kürtlerine yönelik Türk destekli cihatçı saldırıların engellenmesinde de Başkan Mesut Barzani’nin belirli bir rol oynadığı görülmüştür.

Bugün İran’ın içinden geçtiği süreç de yeni bir döneme işaret etmektedir. İran devlet yapısının zayıfladığı veya dönüşüme zorlandığı bir dönemde Kürtlerin, istikrarın sağlanması ve siyasi dönüşümün yönetilmesi açısından pozitif bir rol oynama potansiyeli bulunmaktadır. Bu tabloya bakıldığında, Kürtlerin yeniden şekillenen Orta Doğu düzeninde belirli bir yer edindikleri söylenebilir.

Tarihsel olarak bakıldığında ise, İngiltere ve Fransa’nın Sykes–Picot Anlaşması ile Kürt coğrafyasını bölmesi ve ardından Türkiye ile imzalanan Lozan Antlaşması ile Kürt kimliğinin uluslararası sistemde görmezden gelinmesi, Kürtleri uzun süre bölgesel devletlerin baskılarıyla karşı karşıya bırakmıştır. Ancak bugün ABD ve İsrail merkezli olarak şekillenen ve İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde gelişen yeni bölgesel düzende Kürtlere daha farklı bir rol biçildiği de görülmektedir. 

Buna rağmen Kürtlerin son derece dikkatli hareket etmeleri gerekmektedir. Rojava’da ortaya çıkan dayanışma ve direnç örneğinde olduğu gibi, her koşulda kendi siyasi ve toplumsal dayanıklılıklarını korumaları önemlidir. Kürtler, kendi ulusal birliklerini güçlendirerek ve daha pragmatik bir siyaset izleyerek kendilerine açılan alanı kalıcı kazanımlara dönüştürebilirler.

Bir Kürdistan devletinin kurulması elbette kolay değildir; ancak artık bunun tamamen bir hayal olduğu da söylenemez. Güney Kürdistan’da 2017’de yapılan bağımsızlık referandumu da bu açıdan önemlidir. Her ne kadar sonuçları fiilen engellenmiş olsa da referandumun meşruiyeti ortadan kalkmış değildir ve ileride yeniden gündeme gelebilir.

Kürtlerin Orta Doğu’daki jeopolitik konumu onları hem büyük güçlerin rekabet alanına sokmuş hem de önemli bir aktör hâline getirmiştir. Bu nedenle Kürt siyasetinin vizyonunun net olması ve zaman zaman taraf seçme zorunluluğuyla karşılaşması da kaçınılmazdır. Bazen risk alarak karar vermek gerekebilir. Trump’ın Kürt liderlerle yaptığı telefon görüşmelerini de bu daha geniş jeopolitik çerçeve içinde değerlendirmek mümkündür.

ABD ve İsrail’in uzun vadeli ve açık desteği olmaksızın İran’daki Kürt aktörlerin geniş çaplı bir çatışmaya yönelmesi mümkün mü? Mevcut koşullarda nasıl bir strateji izlemeleri daha rasyonel olur?

Dr. Dağ: Yukarıda da belirttiğim gibi, Rojhilat Kürtlerinin ana topraklarında yaşanan bir savaş karşısında gözlemci ya da tarafsız bir pozisyon almalarının mümkün olmadığını düşünüyorum. Böyle bir lükse sahip değiller ve bu gerçeğin farkındalar. Sonuçta Kürtler için kimse savaşmaz ve kimse Kürtler adına bedel ödemez; bu sorumluluğu esas olarak Kürtlerin kendisi üstlenmek zorundadır.

Bu nedenle her Kürdün, kendi kimliğini ve ülkesini özgürleştirme mücadelesinde potansiyel bir sorumluluk taşıdığı bilincine sahip olması önemlidir. İsrail ve ABD Kürtler adına savaşmazlar; ancak sağlayabilecekleri desteğin önemi büyüktür. Nitekim İran rejimine yönelik hava saldırılarıyla Kürtlere dolaylı ama önemli bir destek sundukları da söylenebilir.

Bununla birlikte belirleyici olan, Kürtlerin güçlü bir siyasal özne hâline gelmeleri, kendi iradelerine güvenmeleri ve ulusal cephelerini güçlendirmeleridir. Askeri mücadele kadar diplomatik mücadeleye de önem verilmesi gerekir. Aynı zamanda Kürt siyasi hareketinin ortak vizyonunu daha net ve anlaşılır biçimde ortaya koyması önemlidir. Bu süreçte partilerin dar ideolojik çıkarlarını geri plana bırakmaları gerektiğine inanıyorum.

Yahudi toplumunun tarihsel deneyiminde görüldüğü gibi, varlık-yokluk mücadelelerinde farklı siyasi eğilimlerin —iktidar ve muhalefetin, sağın ve solun, dindarların ve sekülerlerin— ortak bir varoluş mücadelesinde birleşmeleri kaçınılmazdır. Kürtler açısından da benzer bir ulusal birlik yaklaşımı hayati önem taşımaktadır.

Öte yandan uluslararası diplomasi ve lobi faaliyetleri de son derece kritiktir. Bazen Washington’da, Avrupa başkentlerinden birinde ya da Kudüs’te yürütülen başarılı bir diplomatik girişim, binlerce savaşçının sahadaki etkisinden daha belirleyici sonuçlar doğurabilir.

Kürtlerin ayrıca İran’daki farklı toplumsal ve siyasal gruplarla da ilişkilerini geliştirmeleri gerekir. Bu kesimlere, demokratik haklar ve özgürlükler temelinde ortak bir mücadele zemini sunabilmeleri önemlidir. Aynı şekilde Kürtlerin kendilerini uluslararası kamuoyuna —özellikle sosyal medya aracılığıyla— İranlılara, Amerikalılara, İsraillilere ve Avrupalılara daha etkili biçimde anlatmaları gerekmektedir.

Son olarak Kürtlerin, bölgesel rakiplerini ve tehditleri doğru analiz etmeleri önemlidir. Özellikle Türkiye’nin yanıltıcı ve manipülatif politikalarını hesaba katmaları gerekir. Ancak tüm bu stratejik hesaplar yapılırken esas alınması gereken, Kürt halkının ulusal hassasiyetleri ve uzun vadeli çıkarlarıdır.

 

Türkiye, Suriye’de Kürtlerin kazanım elde etmesini engellemek için uzun süredir aktif bir politika izledi. Benzer bir yaklaşımın Rojhilat bağlamında da devreye girebileceğine dair yorumlar yapılıyor. Sizce İran’daki Kürtler, Suriye’de yaşananlara benzer bir senaryoyla karşılaşabilir mi?

Dr. Dağ: Bugün İran rejimine karşı bir savaş yürütülürken ve Kürtlerin bu rejimin zayıflamasında ya da devrilmesinde rol oynama ihtimali tartışılırken, Türkiye’de özellikle medya üzerinden Yahudilere ve Kürtlere yönelik düşmanlığın sınır tanımadığını görüyoruz. Bu durum, Türk devletinin Kürtlerin herhangi bir kazanım elde etmesini engelleme konusunda ne kadar kararlı olduğunu göstermektedir.

Türk devleti tarihsel olarak Kürt varlığını bastırmayı ve sınırlamayı ulusal güvenlik meselesi olarak görmüştür. Bu nedenle farklı dönemlerdeki tüm yönetimler, Kürtlerin siyasi kazanımlarını engellemek için ciddi çabalar göstermiştir. Son yirmi yılda Güney Kürdistan’a yönelik ambargolar uygulanması, hava sahasının kapatılması ve kapsamlı askeri operasyonların düzenlenmesi bu politikanın örnekleridir. Aynı şekilde Kürtlerin özgür iradeleriyle gerçekleştirdikleri 2017 bağımsızlık referandumu da Türkiye ve İran’ın ortak baskısıyla fiilen engellenmiştir.

Rojava örneği bu yaklaşımın en açık göstergelerinden biridir. Türk devleti başlangıçta dolaylı yollarla İŞİD ve bazı radikal El Kaide bağlantılı grupların Kürtlere karşı kullanılmasına göz yummuş ya da destek sağlamıştır. Daha sonra ise doğrudan askeri müdahalelerle bu politikayı sürdürmüştür. Kobani kuşatması sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dile getirdiği “Kobani düştü, düşecek” sözleri bu yaklaşımın sembolik bir ifadesi olarak hatırlanmaktadır. Aynı şekilde Afrin’in işgali ve sonrasında yaşanan etnik temizlik iddiaları da bu politikanın devamı olarak değerlendirilebilir. Rojava’nın farklı bölgelerinde hastanelerin, ekmek fırınlarının ve sivil yerleşimlerin hedef alınması da Kürtler açısından hafızada yer eden olaylardır.

Bu nedenle Türk devletinin Kürtlerin kazanımlarını engellemek için farklı ve bazen örtülü yöntemlere başvurabileceğini göz ardı etmemek gerekir. Örneğin yakın zamanda Türkiye’de bir roketin düştüğüne dair haberler yapıldı, ancak bu roketin kim tarafından ve nereden atıldığına dair net bilgiler ortaya konulmadı. Bu tür olaylar geçmişte tartışılan bazı güvenlik stratejilerini hatırlatmaktadır. Ayrıca Türkiye’nin İran’la güvenlik ve istihbarat alanındaki ilişkileri de zaman zaman Kürt hareketlerine karşı ortak koordinasyon iddialarına konu olmuştur.

Bunun yanında bölgedeki farklı etnik ve siyasi aktörlerin Kürtlere karşı mobilize edilmesi gibi dolaylı yöntemlerin de kullanılabileceği yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. Dolayısıyla mesele sadece doğrudan askeri müdahale değil; aynı zamanda siyasi, istihbari ve psikolojik yöntemleri de içeren daha geniş bir stratejidir.

Bu bağlamda, Abdullah Öcalan’ın İmralı’daki durumu da zaman zaman bölgesel siyasetin bir unsuru olarak tartışılmaktadır. Öcalan’ın özgür koşullarda siyaset yapamadığı ve bilgiye erişiminin sınırlı olduğu yönündeki eleştiriler uzun süredir dile getirilmektedir. Öcalan’ın önemli konular hakkında okumak istediği yazı ve kitapların, talep etmesine rağmen yetkililer tarafından kendisine ulaştırılmadığı yönünde çeşitli duyumlar bulunmaktadır. Yani yayımlanmış bir yazıya, bir makaleye ya da bir kitaba dahi engel konuluyorsa, bilgi akışının ne ölçüde kontrol edildiğine dair ortada oldukça net bir tablo vardır.

Bu tür kısıtlamalar, Öcalan’ın bölgedeki gelişmeleri ne ölçüde bağımsız ve objektif biçimde değerlendirebildiği sorusunu da gündeme getirmektedir. Sonuçta Öcalan, Kürt siyasi tarihinde önemli bir figürdür ve pek çok Kürt tarafından tarihsel bir lider olarak görülmektedir. Bu nedenle onun hangi bilgilere erişebildiği meselesi Kürt siyaseti açısından önem taşımaktadır. Bu çerçevede, Kürt siyasetçilerinin proaktif ve pragmatik bir şekilde inisiyatif geliştirmesi; Orta Doğu’daki değişimleri sömürgeci devletlerin stratejileri çerçevesinde değil, Kürtlerin statü elde etmesi perspektifiyle değerlendirmesi hayati önemdedir.

Kısacası Türkiye’nin Kürt meselesine yaklaşımında açık ve örtülü pek çok yöntem kullandığını söylemek mümkündür. Bu nedenle Kürt aktörlerin, özellikle Rojhilat bağlamında hem bölgesel dengeleri ve fırsatları hem de Türkiye’nin olası stratejilerini dikkatle analiz ederek hareket etmeleri ve her türlü siyasi ya da güvenlik senaryosuna karşı hazırlıklı olmaları büyük önem taşımaktadır.

 

İlginizi Çekebilir

Gazeteci Çiviroğlu: İran’daki gelişmeler Ortadoğu’nun dengelerini değiştirebilir
İran, Suudi Arabistan’daki Amerikan üssünü balistik füzeyle vurdu

Öne Çıkanlar